Kavramlar Ansiklopedisi | Kategoriler | Konular

Tefsirlerden İktibaslar

Tefsirlerden İktibaslar


Tefsirlerden İktibaslar



Elmalılı Hamdi Yazır, 4/Nisâ sûresi 58. âyetin
tefsirinde diyor ki: ?Allah size, emânetleri ehline vermenizi ve insanlar
arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emrediyor. Allah, bununla
size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz ki Allah her şeyi hakkıyla işiten, hakkıyla
görendir.?

Emânet: Aslında insanın emin (güvenilir ve
itimad edilen kimse olması) yani kendisine maddi veya manevi her hangi bir şeyin
gönül rahatlığı ile korkusuz bir şekilde teslim edilebilir ve istendiği zaman
eksiksiz alınabilir bir şekilde bulunması anlamına masdar ve kısaca masdar
olduğu gibi insanın emin olma durumuna, gerek Allah ve gerek insanlar tarafından
herhangi bir şekilde bırakılmış olan şeye de ismi meful (edilgen ortaç) mânâsına
gelen masdarın ismi olmuştur ki, burada emânet bu mânâyadır. Ve bunların
sahiplerine verilmesi ile insanlığın, Allah'ın bir emâneti olan şeref ve namus
emânetinin korunması emredilmiştir. "Biz emâneti, göklere, yere ve dağlara
sunduk; onu yüklenmekten kaçındılar, onun sorumluluğundan korktular; onu insan
yüklendi; (bununa beraber onun hakkını tam yerine getirmedi) çünkü o, çok zâlim,
çok câhildir." (33/Ahzâb, 72), yüce âyeti gereğince insan, Allah Teâlâ'nın
emânetini taşıyan bir emini, bir vekili olmayı üstüne alan yegâne yaratıktır ki,
bu sayede diğer yaratıklar üzerinde hüküm ve tasarruf etmeye güç yetirebilir. Bu
sâyededir ki, insanlar da birbirinden emin olarak birbirlerine karşılıklı olarak
ve sıra ile birçok hakları ve emâneti bırakırlar. İşte insanlar, gerek Allah'a
ve gerek kullara karşı emânetle ilgili bu şereflerini ne kadar güzel korurlar ve
emâneti ne derece yerli yerine koyabilirlerse o oranla değer ve iyiliklerini
artırmış bulunurlar ve bu şekilde Allah'ın devamlı gölgesine (himayesine)
girerler ve halk arasında açıktan ve gizli olarak etkili bir hakimiyet şerefini
elde etmiş olurlar. "Ey Dâvud! Biz seni yeryüzünde (senden öncekilerin
yerine) hükümdar yaptık. İnsanlar arasında adâletle hükmet, keyfine uyma, sonra
seni Allah'ın yolundan saptırır..." (38/Sâd, 26) buyurulmuştur. Sırf emânet,
aslında hiçbir şeyle telafi edilebilecek değildir. Emânetlerin bir garantisi
varsa, o da hainlik veya hainlik şüphesi ile emânetin yüce onurunun kırılması
veya kaybedilmesi ve emniyet ile vekilliğin garantisinin düşmanlığa
dönüşmesidir. Bunun için eminliği kötüye kullananlar Allah'a ve kullarına karşı
başkalarının hakkını gasbedenler ve eşkiyâlar gibi itibardan düşerler ve dış
görünüşe göre olmasa bile, içten kalplerde düşmanlıkla mahkum olurlar. Güvenilir
olmakla hakimiyetin bu önemli ilişkisine dayanan bu âyette, emâneti sahibine
vermek ile adâletle hükmetmek ayrı ayrı olarak emredilmiş ve güvenilir olma
emri, hükmetme emrinden önce zikredilmiştir. Bundan dolayı insanın Rabbine ve
kendine ve halka karşı olmak üzere üç çeşit güvenilirlik muamelesi vardır. İlk
önce Rabbine karşı emânete riâyet etmesi Allah'ın hükümlerinin ve kanunlarının
tatbikatı yani vazife meselesi ile ilgilidir ki, bütün uzuvların vazifelerini
içine alır. İbn Mes'ud hazretleri demiştir ki: "Emânet her şeyde lazımdır.
Abdestte, cünüplükte, namazda, zekatta, oruçta vs. de." İbn Ömer hazretleri de
demiştir ki: "Allah insanın tenasül uzvunu yarattı ve buyurdu ki, 'Bu bir
emânettir, senin yanında sakladım, bundan dolayı bunu muhafaza et. Ancak
hakkıyla (helâl yerde) kullanılması hariç." İşte bütün organların da böyle birer
emânet olan vazifeleri vardır. Kendine karşı din ve dünya emânetinde, kendine en
faydalı ve en uygun olanı seçmesi, öfke ve şehvet veya câhillik ile sonunda
zararlı olan şeyleri yapmamasıdır. Halka karşı, hakların emânetini gözetmek,
alış verişte aldatmamak, zarar veren olmamaktır ki idarecilerin halka adâleti,
âlimlerin halkı batıl taassuba sevketmeyip dünya ve âhirette faydalı olan
amellere ve doğru inançlara sevketmesi, halkın da onlara karşı hainlik yapmaktan
sakınması, aynı şekilde kocanın karısına, karının kocasına karşı sadâkatle
(doğrulukla) ırzlarını ve çocuklarının soylarını korumaları ve çocukların
terbiyesine dikkat etmeleri bunların içindedir.

Bu şekilde ister Allah'a ait haklarda ve ister
insan hakları, başka bir ifade ile ister genel haklar ve ister özel haklardan
insanların emânet zimmetleri ile ilgili fiilî veya sözlü veya inançla ilgili,
maddî veya manevî, malî ve malî olmayan hakların hepsini kapsadığı gibi
hitabının hükmü de bütün mükellefleri kapsar. Özel haklarla ilgili ve emniyetle
bırakılan emânet ve diğer şeyler, emânetlerden olduğu gibi, kamu işlerine ve
haklarına ait olan yönler, makamlar, velâyet (valilik), imamlık ve hüküm sürmek,
nasihat ve fetva vermek de emânetlerdendir. Bir de kelimesi sahip ve ehliyetli
mânâlarını kapsadığı için bu emir, verilmiş olan emânetlerin sahibine geri
vermek ve ulaştırmaktan başka, emânet edilecek şeylerin de ehline ve hak etmiş
olanlara emânet ve havale edilmesi mânâsını da ifade eder. Ve bu mânâ kamu
hakkından olan emânetlerde önem arzeder ve ancak o itibarla emredilmiş bir
vazife olur. Öyle olmakla beraber bu da Allah'a ait haklardan olan emânetleri
sahibine vermek ve ona ulaştırmak demektir. Nitekim bu âyetin iş başında bulunan
kimseler hakkında indiği de rivâyet edilmiştir.

Âyetin indirilmesinin sebebi hakkında meşhur
olan rivâyet şudur: Mekke'nin fethi günü Rasûlullah Mekke'ye girdiği zaman
Kâbe'nin anahtar taşıyıcısı olan Osman b. Talha b. Abdüddar kapıyı kilitlemiş,
anahtarını Rasûlullah'a (s.a.s.) teslim etmekten kaçınmış, "Allah'ın elçisi
olduğunu bilseydim engel olmazdım." demiş. Derhal Hz. Ali de Osman'ı tutmuş,
kolunu bükmüş anahtarı alıp Kâbe'nin kapısını açmış ve Rasûlullah (s.a.s.)
Kâbe'ye girip iki rekat namaz kılmış idi. Çıktığı zaman, amcası Hz. Abbas
anahtarın kendine verilmesini ve eskiden sorumluluğunda bulunan Zemzem sakalığı
(hacılara su dağıtma vazifesi) ile beraber sedânetin (yani Kâbe kapıcılığının)
birleştirilmesini istedi. Bunun üzerine bu âyet indirildi. Bundan dolayı Hz.
Peygamber (s.a.s.) anahtarları Osman'a geri vermesini ve ona teslim etmesini ve
kendisinden özür dilemesini Hz. Ali'ye emretti. Hz. Ali de anahtarları götürüp
özür dileyince Osman: "Beni zorladın, bana eziyet verdin, sonra geldin (hatanı)
düzeltmeye çalışıyorsun." dedi. Hz. Ali de: "Senin hakkında Allah Teâlâ Kur'ân
indirdi." deyip âyeti okudu. Bunun üzerine Osman, şehâdet getirerek hemen
müslüman oldu.

Kâbe kapıcılığının (anahtarının taşınması
görevinin) ebedî olarak Osman'ın zürriyetinde kalması hakkında bir de vahiy
geldi. Sonra Osman Mekke'den hicret edip anahtarı birâderi Şeybe'ye verdi ki
bugün de Kâbe'nin anahtarı Şeybe'nin torunlarındadır. Şüphe yok ki sebebin özel
olması, hükmün genel olmasına engel değildir. Aksine bu sebep "emânetlerin" pek
genel kapsamlı olduğunu gösterir. Bakınız, Allah size ne güzel öğüt veriyor!
Emâneti sahibine vermek, adâletle hükmetmek, bunlar ne güzel şeylerdir. Ve sizin
için ne kadar faydalıdır. Her zaman (mutlaka) bu emirleri tutmalı, hainlik ve
zulümden sakınmalı. Çünkü "Allah her şeyi işiten ve görendir." Bundan dolayı
hükümlerinizi işitir, emânet hakkında yaptıklarınızı görür.

Bu şekilde idarecilere ve hakimlere, işin
başında bulunan herkese genel olarak veya özel bir şekilde emânetleri
sahiplerine vermek ve adâlet ile hükmetmek ve memleketi idare etmek
emredildikten sonra, şimdi de diğer iman ehline bunları yapan idarecilere itaat
etmeyi ve fakat kayıtsız bir şekilde değil, Allah ve Peygambere itaat etme
içinde şu genel hitabı ile emrediyor.

Ellmalılı Hamdi Ahzâb Sûresi 72. âyetin
tefsirinde de şöyle diyor ki: ?Biz o emâneti göklere, yere ve dağlara arz ettik,
onlar, onu yüklenmeye yanaşmadılar, ondan korktular da onu insan yüklendi. O
gerçekten çok zâlim ve çok câhildir.?

Emânet, aslında emene-ye'münü fiilinden masdar
olup eminlik, yani başkasının hakları güvenilip inanılabilir, inanç olmak,
inançlık huyu demektir. Sonra güvenilip inanılan şeye de isim olmuştur ki,
"Şüphesiz ki Allah size emânetleri ehline vermenizi emrediyor." (Nisâ, 4/58)
âyetinde bu mânâya idi. "Emânet" "vedîa"dan daha geniştir, denilir. Burada her
iki mânâ da olabilirse de önceki daha uygundur. Çoğunlukla tefsirciler bunu
"yükümlülükler" ve "farzlar" diye tefsir etmişlerdir. Bunu şöyle anlamak
gerekir. Allah'ın gerek kendi hakları ve gerek insanların hakları ile ilgili
emirlerinin ve yasaklarının, hükümlerinin yerine getirilmesine Allah'ın emîn'i,
inanç memuru olmak demek olan emânetini, yani Allah'ın diğer eşyada olduğu gibi
zorlama ile cebren değil, hoşnutluk ve gönülden tercihle yaptırmak istediği
serbest fiillerden emrine itaatle halifeliği demek olan görev ve yükümlülüğü o
göklere ve yere ve dağlara, yukarıda ve aşağıda o ağır ve büyük varlıkların ve
gök cisimlerinin hepsine teklif eyledik de onlar onu yüklenmekten kaçındılar ve
çekindiler, gerçi gökler ve yeryüzü, Allah Teâlâ'nın "İsteyerek veya
istemeyerek buyruğuma gelin" (41/Fussılet, 11) gibi kâinata yönelttiği
emirlerini "İsteyerek geldik" (41/Fussılet, 11) diye isteyerek kabul
ettiler. Öyle iken başkalarının haklarının yüklenmek mânâsını ifade eden emânet
kendilerine teklif olunduğu zaman çekindiler ve ondan korktular. Emânet, böyle
göklerin ve yeryüzünün ve dağların dayanamayacakları derecede ağır, yerine
getirilmesi zor, sorumluluk getiren büyük ve korkunç bir yüktür. Burada "teklif"
etmeyi ve "yüz çevirme"yi gerçek mânâsı üzere anlayan tefsir bilginleri varsa
da, çokları emânetin büyüklüğünü beyan için "temsili istiare" biçiminde bir
ifade olduğu kanaatine varmışlardır. Emânet ifa edildiği takdirde sonuçları çok
büyük bir keramet olduğu gibi, yerine getirilmediği takdirde de hıyanet ve
tazmin etmek cezası ile büyük bir rüsvaylıktır, rezâlettir. İnsan ise onu
yüklendi, (belâ) dedi, teklifi ve halifeliği kabul etti. O insan çok zâlim ve
çok câhil bulunuyor. Her ferdi değil, insan cinsi.

Zalûm: Çok zâlim, zulme haksızlığa çok yatkın,
Allah'ın ve Allah'ın kullarının haklarını yüklendiği halde, gerektiği gibi ifa
etmeyip kendine yazık ediyor.

Cehûl: İddiâsı gibi âlim değil, aksine çok
câhil, çünkü akıbetinin nasıl olacağını bilmiyor, onun için zulmediyor.


Seyyid Kutub, Nisâ Sûresi 58. âyetin tefsirinde
şunları söyler: ?Allah size emânetleri, onları taşıyabilecek olanlara
yüklemenizi ve insanlar arasında hüküm verirken adâlete uygun hüküm vermenizi
emreder. Allah size ne güzel öğüt veriyor! Hiç kuşkusuz Allah işiten ve
görendir.?

Bu iki görev, müslüman cemaatın hem
yükümlülükleri hem de ahlâk kurallarıdır. Emânetleri, onları taşıyabilecek
yetenekte olanlara yüklemek ve "insan"lar arasında adâlete uygun, yüce Allah'ın
sistemi ve direktifleri uyarınca hüküm vermek.

Emânetler, "en büyük emânet"le başlar. Yüce
Allah'ın, insan fıtratına sunduğu, insan hamurunun mayasına kattığı, "göklerin,
yeryüzünün ve dağların yüklenmekten kaçınmalarına, ağırlığından ürkmeleri"ne
rağmen "insan"ın omuzlarına aldığı emânet. Bilinçli, irâdeli, istikametli ve
yoğun bir çaba ile yüce Allah'ı bulma, bilme ve O'na inanma emâneti. Bu insan
fıtratına özgü bir emânettir. İnsan dışında kalan canlı-cansız bütün varlıklara
gelince yüce Allah onlara kendine inanmayı, kendine varmayı, kendisini tanımayı,
kendisine kulluk etmeyi, kendisine uymayı ilham yolu ile empoze etmiş, onları
evrensel yasalarına uymaya zorlamıştır. Bu konuda onların bilinçli, irâdeli,
istikametli ve yoğun bir çaba harcamalarına gerek bırakmamıştır. Yalnız insan
fıtratına, insan aklına, insan bilgisine, insan irâdesine, insan yönelişine ve
yoğunluklu insan çabasına, yine kendi yordamı ile Allah'a ulaşma görevini
yüklemiştir. "Allah'ın yardımı ile" diyoruz. Çünkü yüce Allah "Bizim
uğrumuzda cihad edenleri kesinlikle yollarımıza iletiriz" (29/Ankebût, 69)
buyuruyor. İşte bu emâneti insan yüklendi ve gereğini yerine getirmekle yükümlü
olduğu emânet budur.

Yüce Allah'ın yerine getirilmelerini emrettiği
diğer emânetler, bu "en büyük emânet"in dalları olarak karşımıza çıkar.

Bu ikinci derecedeki emânetlerin biri bu dini
tanıtma, onun için tanıklık etme emânetidir. Bu emânetin ilk aşaması kişilik
aracılığı ile tanıtma, tanıklık etme görevidir. Yani müslüman öyle bir kişilik
örneği ortaya koymalı ki, bu dinin canlı tanığı olmalı, bilinci ve davranışları
ile onun tercümanı olmalıdır, insanlar bu inanç sistemini onun kişiliğinde
somutlaşmış görerek "Bu ne güzel, ne iç arındırıcı vè yararlı bir inanç sistemi!
Taraftarlarının vicdanlarını ne örnek bir ahlâk ve olgunlukla yoğuruyor!"
demelidirler. Müslümanın başkalarına böyle dedirtebilmesi kişilik aracılığı ile
yapılan ve dışa dönük etkisi kısa zamanda görülen bir tanıtma, bir tanıklık
yapma olur.

Müslümanın bu dini kişiliğinde özümlemesinden ve
yapısında somut ifadeye kavuşturmasından sonra tanıtmanın ikinci aşamasına sıra
gelir. Bu aşama insanları bu dine çağırma, onlara bu dinin üstünlüğünü ve
seçkinliğini tanıtma aşamasıdır. Mümin, İslâm'ı sadece kendi şahsında
uygulamakla ve uygulamanın sağlayacağı tanıtma imkânı ile yetinemez. Bunun yanı
sıra insanları bu dine çağırmakla da yükümlüdür. Bu yükümlülüğü yerine
getirmedikçe omuzlarındaki bu dini tanıtma, anlatma emânetini yerine getirmiş
sayılamaz.

"En büyük emânet" ağacının dallarını oluşturan
ikinci derecedeki emânetler arasında şunları sayabiliriz: İnsanlar arasında
sağlıklı ilişkiler kurma, hiç kimsenin hakkını çiğnememe emâneti;
alış-verişlerde, sözleşmelerde, verilmek üzere alınan her türlü eşyada güveni
bozmama emâneti; yönetenlere ve yönetilenlere yönelik nasihat, doğruyu söyleme
emâneti; ailede ve toplumda çocuklara bakma, onları iyi yetiştirme emâneti;
toplumun dokunulmaz haklarını, mallarını ve sınır boylarını kollama-gözetme
emâneti; kısacası hayatın bütün alanlarında İlâhî sistemin insanlara yüklediği
görevleri yerine getirme emâneti. Bu saydıklarımızın tümü yukarda okuduğumuz
âyetin yaygın anlamlı kapsamına giren ve bu nitelikleri ile yerine getirilmeleri
yüce Allah'ın emri olan emânetlerin başlıcalarıdır.

"İnsanlar" arasında adâlete uygun hükümler verme
görevine gelince yüce Allah bu görevi tüm "insanları" içerecek biçimde kayıtsız,
yaygın ve geniş kapsamlı tutuyor. Başka bir deyimle İslam'ın istediği adâlet
sadece müslümanlar arasında geçerli olacak ya da müslümanlar dışında bir de
kitap ehlini şensiye altına alarak diğer insanları kapsamı dışında tutacak
sınırlı bir adâlet değildir. İslâm'a göre adâlet, her insanın, sırf "insan"
olmasından kaynaklanan doğal hakkıdır. Bu sistemde adâlet hakkının tek gerekçesi
insanın "insan" olmasıdır. İnsan niteliği olduğuna göre insanlar arasında adâlet
dağıtılırken mümin-kafir, dost-düşman, siyah derili-beyaz derili, Arap-Arap
olmayan ayırımı yapılamaz.

Müslüman ümmet, insanlar arasında hüküm verme
görevi ile karşılaşınca onlar arasında adâlet uyarınca hüküm etmekle yükümlüdür.
Adâlet ilkesinin böyle ayırımsız, böyle kayırmacasız uygulamasını insanlık
sadece İslâm'ın eli altında, müslümanların egemenlik dönemlerinde, İslâm
toplumunun insanlığa önderlik ettiği yerlerde ve zamanlarda görebilmiştir.
İslâm'dan önce ve İslâm'ın egemenlik yetkisini yitirdiği andan itibaren
insanlık, böylesine onurlu, böylesine herkesi kucaklayan bir adâlet düzeni ne
görmüş ve ne de tadını tadabilmiştir. Bütün insanların ortak sıfatı olan
"insan"likan başka hiçbir nitelik gözetmeyen adâlet uygulaması, müslümanların
söz sahibi olmadıkları toplumlarda ve dünyada tatlı bir rüya olmaktan ileri
gidemez.

İslâm'da toplumsal hayatın temelini nasıl -geniş
kapsamı ve bütün anlamları ile- emânet oluşturuyorsa egemenliğin, hükümranlığın
temelini de adâlet oluşturur.

Emânetleri, taşıyabilecek olanlara yüklememizi
ve insanlar arasında adâlete uygun hükümler vermemizi emreden ifadeleri izleyen
yorum cümlesi bize bu ilkelerin yüce Allah'ın öğüdü ve direktifi olduğunu, O'nun
ne güzel öğütler ve direktifler verdiğini hatırlatıyor. Okuyoruz: "Allah size
ne güzel öğüt veriyor!"

Bu İlâhî cümle üzerinde birazcık durarak onun
üslubundaki incelikleri, anlatımının içerdiği esprileri irdelemeye çalışalım:
Bilinen sözdizimi kurallarına göre bu cümle "Ne güzeldir size Allah'ın verdiği
öğüt!" şeklinde olur. Fakat âyetteki cümle yapısında "Allah" kelimesi başa
alınarak özne yapılıyor ve cümlenin diğer kelimeleri yüklem konumunda bu özneye
bağlanıyor. Böylece verilen öğüt ile yüce Allah arasında son derece güçlü bir
bağ olduğu mesajı veriliyor.

Ayrıca bu cümlede şu incelik de dikkatimizi
çekiyor. Burada "öğüt" değil, "emir" söz konusudur. Fakat "emir" denmiyor da
onun yerine "öğüt" deniyor. Çünkü öğüt, emre göre kalbi daha çok etkileyen,
vicdana daha çabuk işleyen; gönüllü, arzulu ve saygılı uygulamaya dönüşmeye daha
elverişli bir mesaj türüdür.

Bu cümleyi âyetin sonunda yer alan yorum cümlesi
izliyor. Bu cümle âyetin içeriğini yüce Allah'a, O'nun yönetimine, O'nun
korkusuna ve O'na yöneltilen umuda bağlıyor. Okuyoruz: "Hiç şüphesiz Allah
işiten ve görendir."

Âyette emânetleri lâyık olanlara yükleme ve
insanlar arasında adâlete uygun hükümler verme yükümlülükleri dile getirilmişti.
Bu yükümlülükler ile yüce Allah'ın "işitici ve görücü" oluşu arasında hem açık,
dolaysız ve hem de esprili, düşündürücü bir uyum, bir çağrışım var. Sebebine
gelince, yüce Allah, adâlete ve emânete ilişkin meseleleri "işitir" ve "görür".
Ayrıca adâlete ilişkin uygulamalar titiz bir "dinleme" ve görme duyarlığım,
olayları iyi değerlendirme yeteneğini, şartları ve olguları tutarlı biçimde göz
önünde bulundurmayı, bunların yanı sıra şartların ve dış olguların derinine inen
bir irdeleme çabasını gerektirir. Son olarak da bu iki emir, her şeyi "bilen" ve
"gören" yüce Allah'tan geliyor.

Peki, emânetin ve adâletin ölçüsü, kriteri
nedir? Bu ilkeler hayatın bütün alanlarında, bütün faaliyetlerinde hangi yönteme
göre kavramlaştırılacak, tanımlanacak, belirlenecek ve uygulanacaktır?

Acaba emânet ve adâlet kavramlarının
belirlenmesini, uygulama ve gerçekleştirme yöntemlerini insanların
geleneklerine, uzlaşmalarına, akıllarının yargılarına ya da keyfî isteklerine mi
bırakacağız?

Akıl, insanın doğruyu bulma ve bilgi edinme
araçlarından biridir. Bu niteliği ile önemli bir ağırlığı ve değeri vardır. Bu
doğru. Fakat insan aklı, pratikte belirli bir toplumda yaşayan fertlerin ve
gurupların, çeşitli faktörlerin etkisi altında olan akılları demektir. yani
ortada mutlak bir kavram olarak "insan aklı" diye adlandırabileceğimiz bir
yetenek yoktur. Bunun yerine "benim aklım", "senin aklın", "falancanın ya da
filâncanın aklı", belirli yerlerde ve dönemlerde yaşayan "belirli insan
guruplarının akılları" vardır. Bu ayrı ayrı akıllar da çeşitli faktörlerin
etkisi alımda kimi zaman bu tarafa ve kimi zaman şu tarafa doğru eğilim
göstermekle yakınlaşmaktadırlar.

Buna değişmez bir ölçü gereklidir. Bu çok sayıda
aklın hakemliğine başvuracağı, hükümlerinde ve düşüncelerindeki doğru ve
yanlışları terazisinde belirleyeceği, yargılarında ve tasarımlarındaki
saçmalıkları, taşkınlıkları, yanılgıları ve yetersizlikleri mihenk taşına göre
tespit edeceği ortak bir kritere ihtiyacı vardır. Bu noktada aklın değeri,
fonksiyonu şudur: Bu keyfi arzulara göre eğilim değiştirmeyen, değişik
faktörlerin etkisi altında yön değiştirmeyen kararlı ölçekte ve sabit kriterde
tartılacak hükümlerinin ortaya çıkacak olan göreceli ağırlıklarını bilecek olan
araç yine odur, başka bir deyimle akıl, kendisi hakkında verilecek olan yargıyı
yine kendisi onaylayacaktır.

Bu alanda insanların kendileri tarafından ortaya
konacak ölçülere, kriterlere güvenemeyiz, bel bağlayamayız. Çünkü bu ölçülerin
kendileri de bozuk olabilir. O zaman bütün değerler alt-üst olur. insanlar
mutlaka dediğimiz nitelikte değişmez, sağlam bir ölçeğe başvurmak zorundadırlar.

İşte Yüce Allah bu değişmez ölçüyü bizzat ortaya
koyuyor. İnsanlar için ortaya konan bu İlâhî ölçü, emânet ve adâlet de dahil
olmak üzere bütün değer yargılarına, bütün hükümlere ve hayatın bütün alanlarına
ilişkin faaliyet türlerine değişmezlik ve istikrar kazandırır.

Seyyid Kutub, Ahzâb Sûresi 72. âyetin tefsirinde
de şöyle der: "Biz emâneti, göklere, yere ve dağlara sunduk; onu yüklenmekten
kaçındılar, sorumluluğundan korktular. Pek zâlim ve câhil olan insan onu
yüklendi."

Kur'ân-ı Kerim'in burada (örnek olsun diye)
sözünü ettiği gökler, yeryüzü ve dağlar... İnsanın içinde veya bir köşesinde
yaşadığı bu dehşet verici varlıklar küçük ve basit şeyler olarak beliriyorlar.
Bu yaratıklar, herhangi bir çabaya gerek duymadan, dolaysız olarak
yaratıcılarını bilirler. Yaratıcının koyduğu ve kendi yaratılışlarına,
yapılarına ve düzenlerine hükmeden yasaya uygun olarak hareket ederler.
Düşünmeye ve aracıya gerek duymadan dolaysız olarak yaratıcının koyduğu yasaya
itaat ederler. Bu yasaya uygun olarak ve bir saniye bile geri kalmadan sürekli
hareket ederler. Bilinçsizce ve seçme hakkına sahip olmadan yaratılışları ve
tabiatları doğrultusunda görevlerini yerine getirirler.

Şu güneş, kendi yörüngesinde her zamanki
dönüşlerini hiçbir zaman aksatmadan sürdürüyor. Işınlarını göndererek yüce
Allah'ın kendisi için planladığı görevini yerine getiriyor. Bunun yanı sıra
kendisinden kaynaklanan bir irâde söz konusu olmaksızın kendi sisteminde yer
alan uydularını kendine çekiyor, böylece evrensel rolünü eksiksiz olarak yerine
getiriyor...

Şu yeryüzü kendi yörüngesinde dönüyor,
ekinlerini, bitirip yeşertiyor. Üzerindeki canlıları besliyor, ölülerini
bağrında saklıyor, kaynaklarını fışkırtıyor... Ama kendi irâdesi dışında yüce
Allah'ın evrensel yasası uyarınca...

Şu ay... Şu yıldızlar ve gezegenler. Şu
rüzgarlar ve bulutlar. Şu hava ve şu su. Şu dağlar. Şu tepeler. Hepsi... Hepsi
bir şeyler yapıyor. Rabbinin izniyle işini görüyor. Yaratıcısını biliyor,
kendinden bir çaba, bir emek ve bir girişim olmak-sızın yaràtıcısının irâdesine
boyun eğiyor. Bunlar sorumluluk emânetini, irâde emânetini, kendini bilme
emânetini, özel girişim emânetini yüklenmekten kaçınmışlardı: "Onu insan
yüklendi"

Kendi kavrama gücü ve bilinciyle Allah'ı tanıyan
insan. Kendi düşüncesi ve görüşüyle Allah'ın yasasını bulan insan. Kendi çabası
ve girişimleriyle bu yasaya göre hareket eden insan. Kendi irâdesiyle, kişisel
sorumluluğu ile, sapma ve azgın arzulara karşı direnci ile, eğilim ve
ihtiraslara karşı verdiği mücadele ile Allah'a eden insan bu emâneti yüklendi.
İnsan attığı bütün bu adımlarda bilerek ve isteyerek hareket eder. Yolunu
seçerken bu yolun kendisini nereye götüreceğini bilir.

Hacmi küçük, gücü az, çalışması yetersiz, ömrü
sınırlı, çeşitli ihtirasların, arzuların, eğilim ve isteklerin etkisinde kalan
bu yaratığın yüklendiği bu emânet hiç kuşkusuz büyük ve ağır bir emânettir.

Kuşkusuz insanın bu ağır yükün altına girmesi
büyük bir tehlikedir. Bu yüzden "çok zâlim" yani kendine haksızlık eden ve "çok
câhil" yani kendi gücünü ve kapasitesini bilmeyen birisi olarak
nitelendirilmiştir. İnsanın kendi isteğiyle yüklenmeye koştuğu bu ağır yük
karşısında bu husus geçerlidir. Ama sorumluluğunu yerine getirince... Kendisini
yaratıcısına ulaştıracak, doğrudan doğruya O'nun yasasına iletecek, eksiksiz bir
şekilde Rabbinin irâdesine boyun eğmesini sağlayacak bir bilgiyi elde edince...
Doğrudan doğruya bilen, yollarını bulan, boyun eğen, kendileri ile yaratıcıları
ve onun yasası arasına hiçbir engel girmeyen sayısız yaratıkların göklerde,
yerde ve dağlarda kolayca, rahat ve eksiksiz bir şekilde tabiatları ve
davranışları ile yollarını bulmalarını sağlayan bilgiye, hidâyete ulaşıp,
eksiksiz olarak itaat edince... Hiçbir şekilde itaatten; boyun eğmekten ve
görevini yerine getirmekten geri durmayınca. İnsan bilinçli olarak, bilerek ve
isteyerek bu dereceye ulaşınca, gerçekten onurlu bir makama, yüce Allah'ın
yarattığı varlıklar içinde eşsiz bir dereceye ulaşır.

Kuşkusuz, özgür irâde, kavrama yeteneği, kişisel
girişim ve sorumluluk yüklenme... İşte bunlardır insanı, yüce Allah'ın yarattığı
birçok varlıktan ayrıcalıklı kılan. Yüce Allah'ın yüceler aleminde duyurduğu ve
onunla melekleri Ademe secde ettirdiği bu onurun gerekçesi budur. Yüce Allah,
insana verilen bu onuru kalıcı kitabı olan Kur'an'da şu sözlerle duyuruyor:
"Biz Ademoğullarını gerçekten çeşitli ayrıcalıklarla donattık." (17/İsrâ,
70). Şu halde insan, yüce Allah'ın katındaki ayrıcalığının gerekçesini
bilmelidir, göklere, yere ve dağlara sunulan ama onların yüklenmekten kaçınıp,
korktukları ve fakat kendisinin isteyerek yüklendiği emâneti yerine
getirmelidir!...

Mevdûdî, Nisâ Sûresi 58. âyetinde şöyle der:
?Hiç şüphe yok Allah, size emânetleri ehline (sahiplerine) teslim etmenizi ve
insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emrediyor.88 Bununla
Allah, size ne güzel öğüt veriyor!.. Doğrusu Allah, işitendir, görendir.?

Burada müslümanlar, İsrâiloğulları'nın daha önce
düştükleri hatalara düşmemeleri için uyarılıyorlar. Onların düştükleri en büyük
hata, dejenere oluşları sürecinde yetkiyi hep beceriksiz ve ehil olmayan
kişilere vermeleriydi. Sorumluluk isteyen, dinî ve siyasî liderlikleri hep
beceriksiz, ehil olmayan, dar kafalı, ahlâksız, şerefsiz ve adâletsiz kişilere
vermeye başladılar. Bunun sonucu, tüm toplum yapısı çöktü. Müslümanlara bu
konuda dikkatli olmaları ve sorumluluk isteyen yetkileri ehil, sorumluluğunun
idrakinde ve iyi ahlâklı kişilere vermeleri söyleniyor.

Yahûdîler arasında yaygın olan bir diğer kötülük
ise adâletsizlikti. Onlar adâlet ruhunu çoktan unutmuşlar, açıkça adâletsiz,
şerefsiz, zâlim olmuşlar ve hiçbir vicdan azabı duymaksızın rahatlıkla zulüm
işleyebilecek dereceye düşmüşlerdi. Bizzat müslümanlar bu zulmü acı bir şekilde
tatmışlardı. Yahûdîler, iki tarafın yaşadığı hayat, hangi tarafın doğru yolda
olduğunu gösterdiği halde, müminlere karşı putperest Kureyş'in yanında yer
alıyorlardı. Bir taraftan Hz. Peygamber (s.a) ve O'na inananların saf ve temiz
hayatı, diğer tarafta ise kız çocuklarını diri diri toprağa gömen, üvey anneleri
ile evlenen, Kâbe'yi çırılçıplak tavaf eden ve daha nice ahlâksızlıkları yapan
putperestlerin iğrenç ve kirli hayatı vardı. "Ehl-i kitap" bunlara rağmen hâlâ
putperest kâfirlerle işbirliği yapıyor ve soğukkanlılıkla onların müminlerden
daha iyi ve daha doğru bir yolda olduğunu söylüyorlardı. Allah müminleri bu tip
haksızlıklara karşı uyarıyor ve onlara her zaman hakkı söylemelerini; dost
olsun, düşman olsun, insanlara adâletle hükmetmelerini emrediyor.

Mevdûdi, Ahzâb Sûresi 72. âyetin tefsirinde de
şunları söyler: En sonunda Allah insandan dünyadaki konumunun farkına varmasını
istiyor. Eğer bu durumda insan dünya hayatını sadece oyun ve eğlence olarak
kabul ediyor ve dikkatsizce yanlış bir tavır takınıyorsa, sadece kendi kötü
âkıbetini hazırlıyor demektir.

Burada "emânet" kelimesi, Kur'an'a göre
yeryüzünde insana verilen "hilâfet" görevi yerine kullanılmıştır. İnsana isyan
ve itaat etme seçeneğinin ve bu özgürlüğü kullanırken kendisine sayısız yaratık
üzerinde hakim olma yetkisinin verilmesi kaçınılmaz olarak insanın yaptığı
hareketlerden sorumlu olmasını ve iyi amelleri için mükafatlandırılıp, kötü
amelleri için cezalandırılmasını gerektirir. İnsan bu güç ve yetkileri kendisi
kazanmadığı gibi, bilakis bunlar kendisine Allah tarafından ihsan edildiği ve
Allah'a bu güçlerin iyiye veya kötüye kullanılmasının hesabını vereceği için
bunlar, Kur'an'ın başka yerlerinde hilâfet, burada ise emânet olarak
tanımlanmıştır.

Bu emânet'in ne kadar önemli ve ağır olduğu
konusunda bir fikir verebilmek için Allah, göklerin ve yerlerin büyüklüklerine,
dağların da sabitlik ve muazzam ölçülerine rağmen bu emâneti yüklenme güç ve
cesaretini göstermediklerini bildirir. Fakat insan, zayıf ve câhil insan, bu
ağır yükü üzerine almıştır.

Emânetin göklere ve yerlere teklif edilmesi ve
onların bunun ağırlığından korkup kabul etmemeleri gerçekten vaki olmuş
olabilir, ama mecazî olarak böyle söylenmiş olması da muhtemeldir. Bizler
Allah'ın yaratıkları ile olan ilişkisini asla anlayıp kavrayamayız. Yeryüzü,
güneş, ay ve dağlar, bize göre kör, sağır ve cansızdırlar, fakat Allah'a göre
böyle olmayabilirler. Allah yarattıklarından hepsiyle konuşmaya kadirdir ve biz
anlayamasak da yarattıkları O'na cevap verebilirler. O halde Allah'ın bu emâneti
onlara sunmuş olması ve onların da bundan korkup çekinerek yaratıcıları ve
Rablerine teslim olup şöyle demiş olmaları muhtemeldir:

"Rabbimiz, biz senin güçsüz kulların olarak
kalsak bizim için daha iyi. Çünkü isyan etme yetki ve özgürlüğüne sahip olup
onun hakkını vermeye ve hakkını veremediğimizde ise senin azabına çarptırılmaya
cesâretimiz yok."

Aynı şekilde bu yaşadığımız hayattan önce
Allah'ın insanlığa farklı bir yaratılış ve varlık vermiş ve onu kendi huzuruna
çağırmış olması, insanın da isteyerek bu güç ve yetkileri kabul etmiş olması
muhtemeldir. Bunun imkansız olduğunu iddia edebileceğimiz hiçbir delil ve
dayanağa sahip değiliz. Ancak kendi zihni yetenek ve güçlerini tam anlamıyla
kavrayamayan kimseler bunun imkansız olduğunu düşünebilirler.

Bununla birlikte Allah'ın bunları mecâzî olarak
ifade etmiş olması da mümkündür. Bu meselenin olağanüstü önemini vurgulayabilmek
için, insanların gözünde kendi huzurunda bir tarafta gökler, yeryüzü ve
Himalayalar gibi büyük dağların, diğer tarafta da 5-6 fit boyundaki insanın yer
aldığı bir manzarayı canlandırmayı murat etmiş olabilir. Bu karşılaşmada Allah
şöyle sormuştur: "Yarattıklarımdan birine, benim mülkümün bir kulu olarak,
dilerse üstünlüğümü kabul etme ve emirlerime itaat etme gücünü vermek istiyorum.
Diğer taraftan bu yaratık beni inkar etme, hatta bana isyan etme gücüne de sahip
olacaktır. Ona bu seçme özgürlüğünü verdikten sonra kendimi ondan sanki yokmuşum
gibi gizleyeceğim. Bu özgürlüğünü kullanabilmesi için ona büyük güçler, sınırsız
yetenekler ve kâinatta istediğini yapabilmesi için sayısız yaratıklarım üzerinde
hakimiyet hakkı vereceğim. Daha sonra onu belirli bir zamanda hesaba çekeceğim.
Benim emânet ettiğim özgürlüğü kötüye kullanan kimse büyük ve acıklı bir azaba
çarptırılacak; isyan etmesi için elinde birçok fırsat ve şans olduğu halde bana
itaati seçen kimse ise yaratıklarımdan hiçbirinin ulaşamayacağı yüce makamlara
ulaştırılacak. Şimdi söyleyin bakalım, hanginiz bu imtihanı yaşamaya hazırsınız?

Bunu duyunca bütün kâinat bir müddet için büyük
bir sessizliğe gömülmüş olmalı. Daha sonra muhtemelen Allah'ın yarattığı büyük
varlıklardan her biri huzura gelip secde etmiş ve bu şiddetli imtihandan
bağışlanmaları için yalvarmışlardır. En sonunda bu zayıf yaratık kalkmış ve
emâneti kabul etmiştir: "Rabbim, ben bu imtihana girmeye hazırım. İmtihanı
geçtiğimde senin mülkünün en yüce makamının bana lütfedileceği ümidi ile bu
seçme özgürlüğü ve bağımsızlıkta varolan bütün tehlikeleri göğüsleyeceğim."

İnsan ancak böyle bir manzarayı gözü önünde
canlandırarak, kâinatta ne kadar hassas bir konumda olduğunun farkına varabilir.
Allah bu âyette imtihan alanında dikkatsiz bir hayat süren, ne kadar büyük bir
yükü omuzladığının ve dünya hayatında bir davranış veya tavrı seçerken aldığı
yanlış veya doğru kararların hangi sonuçlara yol açacağının farkında olmayan
kimseleri "zâlim ve câhil" olarak tanımlamaktadır. Böyle bir kimse câhildir,
çünkü bu zavallı insan hiç kimseye hesap vermeyeceğini zannetmektedir; zâlimdir,
çünkü kendi kötü âkıbetini ve kendisiyle birlikte daha nicelerin felâketini
hazırlamaktadır.



Hüseyin K. Ece, İslâm'ın Temel Kavramları, s.
163-166

Yusuf Kerimoğlu, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c.
2, s. 92

Nur'dan Kelimeler, Alâaddin Başar, Zafer Y. (c.
1), s. 98-101

Ârif Çevikel, Emâneti Ehline Vermek, Vakit, 12
ve 19 Ağıustos 2002

Fahrettin Yıldız, Kur'an Işığında Hayatı Doğru
Yaşamak, s. 304-307

Cafer Tayyar Soykök, Emanet Kavramı, Haksöz,
sayı 72, Mart 97

Hüseyin Kayapınar, Şamil İslâm Ansiklopedisi ,
c. 6, s. 328-329

Muammer Ertan, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2,
s. 94-95

Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 99


Hikmet Zeyveli, Kur'an ve Sünnet Üzerine
Makaleler, Birun Y. s. 185-187