sel
Rüya Tabirleri
Açılış  Giriş Sayfası Yap
Favori  Sık Kullanılanlara Ekle
MC ÜYE İŞLEMLERİ
Üyeadi:
Parola :
Ansiklopediler
Sponsorlu Bağlantılar
Secme Konular
· Kur'ân-ı Kerim'de İçkinin Haramlığı ve Yasaklanma Aşaması
· Nâs ve İnsan Kelimelerinin Anlam ve Mâhiyeti
· Allah'ın Kulu, Kulun Allah'ı Sevmesinin Belirtileri
· İslâm Kelimesinin Anlamları
· HAYY-KAYYUM
· İnsan İle Diğer Canlılar Arasındaki Farklar
· Kur’an’da Ruh Sağlığı, Psikolojik Denge ve Huzur
· Hikmetin Kur’andaki Dört Anlamı
· Kumarın Zararları
· Kur’an’da Unutkanlık Tedavisi

Burayada Bak
· 1- Müşâvirin Durumu
· İslam’a Göre Din Gerçeği
· Karar/Yargı Bildirme
· 18) Tavaf Etmek
· KUR'ÂN-I KERÎM...
· Hıristiyanlar
· Oruçluya Mekruh Olan Hususlar
· Deve
· İstidrâc
· Putları Kırmak
· 1- Kur'an'a Göre
· Tuğyanın Cezası
· Abdestin Sünnetleri
· Kurban Keserek İbadet
· 4- Vâzia

Son Okunanlar
· Zafer
· Metot Farklılığı
· b- Zekât, İmanın Göstergesidir. Zekât, İbâdet ve Cihad Coşkusu Verir
· Duâ, Râhun Gıdâsı ve İlâcıdır
· Istişfâ’
· Rasulullah (s.a.v.)’in “Kötülük Sana ulaşamaz” Sözünün Manası
· NEFS.
· Milliyetçilik/Ulusçuluk/Ulusalcılık.
· Kur’ân-ı Kerim’de Emr-i Bi’l-Ma’ruf
· Teslimiyet Çeşitleri a) Kevni Teslimiyet



Kavramlar Ansiklopedisi     A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T V Y Z 0 1 2 3 4 5 6 7 8 9

Zafer

Zafer
Zafer:
  Zafer, tırnak anlamındaki “zufur”dan alınmıştır. Kuşun tırnağı, silâhı durumunda olduğundan zufur kelimesi, kuşun tırnağına teşbîhen silâh anlamında da kullanılır. Zafer ise başarmak, gâlip gelmek demektir. “Mekke’nin göbeğinde, sizi onlara gâlip getirdikten (azferakum) sonra onların ellerini sizden, sizin ellerinizi onlardan çeken O’dur. Allah, yaptıklarınızı görmektedir.” (48/Fetih, 24). Bu âyette “azferakum” fiili, “sizi gâlip getirdi” demektir. Şimdi, Allah’ın müslümanlara yardım edip onları zafere ulaştırdığını belirten bazı âyetleri gözden geçirelim: “(O gün) Onları siz öldürmediniz, fakat onları Allah öldürdü; (Ey Muhammed,) attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı. Mü’minleri güzel bir imtihanla sınamak için (bunu yaptı). Doğrusu Allah işitendir, bilendir.” (8/Enfâl, 17). Bu âyette, Yüce Allah’ın, Peygamber’e ve iman edenlere olan büyük yardım ve desteği belirtiliyor. Mü’minler, Bedir Savaşında İslâm düşmanlarını öldürmüşler, ama gerçekte o kâfirleri, onlar vâsıtasıyla öldüren Allah’tır. Çünkü Allah mü’minlere yardım etmiş, onlara güç ve cesâret vermiş; düşmanlarının yüreklerine korku salmış; Allah’ın yardımıyla ve sarsılmaz iman ile savaş alanına atılan mü’minler, aslanlar gibi düşmanı biçmişlerdi. Bu, onların kendi güçleriyle değil; Allah’ın yardımıyla olmuştu. Âdetâ Allah, mü’minlerin ellerini kullanarak kâfirleri öldürmüştü. Allah’ın elçisi (s.a.s.), savaş başlamadan önce yerden bir avuç taş-toprak alıp kâfirlere doğru: “Yüzleri kötü olsun!” diyerek atmıştı. Âyette Rasûlullah’ın bu atışına işaret edilerek: “Attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı!” buyurulmuştur. Allah’ın elçisi o bir avuç çakıl taşını atarken Allah ile öylesine rûhânî bir yakınlık içinde ve öylesine Allah sevgisi ile dolu idi ki, kendisini Allah yönetiyordu. “Kulum öyle bir dereceye gelir ki, onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı Ben olurum. Benimle görür, Benimle işitir, Benimle tutar, Benimle yürür.” (Buhârî, Rikak 38) kudsî hadisinin belirttiği mânevî yüceliğe ermişti. İşte bu halde attığı çakıl taşlarını, gerçekte onun eliyle Allah atmıştı. Artık bu İlâhî tecellî, bu İlâhî yardım karşısında hangi maddî güç durabilir? “O zaman şeytan onlara yaptıkları işi süslemiş: ‘Bugün insanlardan sizi yenecek kimse yoktur (korkmayın), ben sizin yanınızdayım!’ demişti. Fakat iki topluluk birbirini görünce iki ökçesi üzerine (geriye) dönüp: ‘Ben sizden uzağım, ben sizin görmediğinizi görüyorum, ben Allah’tan korkarım, zira Allah’ın cezâsı çetindir!’ demişti. Münâfıklar ve kalplerinde hastalık bulunanlar (sizin için): ‘Bunları dinleri aldatmış, (baksana başa çıkamayacakları bir kuvvetle savaşmaya kalkıyorlar)’ diyorlardı. Oysa, kim Allah’a tevekkül edip dayanırsa şüphesiz Allah, daima gâlip, hüküm ve hikmet sahibidir.” (8/Enfâl, 48-49). Bedir savaşı konusunda inen bu âyetlerin öncesinde Allah’ın, çoğu az göstermesinden bahsedilir. Böylece müslümanların korkup morallerinin bozulması, cesâretlerinin kırılması, birbirleriyle savaş konusunda anlaşmazlığa düşmesi engellenmiş oluyordu. Savaş öncesi, Ebûbekir’le birlikte gölgelikte duran Peygamber (s.a.s.), Rabbine duâ ediyordu. Bir aralık daldı, ayıldığında yanındaki Ebûbekir’e: “Müjde! Allah’ın yardımı geldi. İşte Cebrâil, ağzında su bulunan bir atın yularını tutmuş güdüyor” dedi. Sonra dışarı çıkıp ashâbını savaşa teşvik etti: “Muhammed’in nefsini elinde bulunduran Allah’a yemin olsun ki, bugün sabırla, sebatla, Allah rızâsı için, kaçmadan düşmanla savaşanı Allah cennete sokar” dedi. Umeyr ibn el-Humâm, elinde yemekte olduğu birkaç hurmayı atarak: “Demek şimdi benimle cennete girmem arasında şu adamların öldürmesi varmış” dedi. Kılıcını alıp savaşa daldı ve şehid edilinceye dek savaştı (İbn Hişâm, Sîret II/267-268). Enfâl Sûresinin 47-48. âyetlerinde, kâfir Kureyş ordusunun durumu resmedilmektedir. Onların bütün çabası, gösteriş ve Allah yoluna engel olmaktır. Şeytan onların yaptıkları kötü işleri gözlerine süslü göstermiş, kalplerine kendilerini kimsenin yenemeyeceği gururunu sokmuş, kendisinin de onlarla beraber olduğunu söyleyerek, onları aldatıp savaşa sürmüş, fakat iki topluluk karşılaştığı zaman kâfirlerin göremediği şeyleri; mü’minlerin sarsılmaz durumunu, Allah’ın onlara yardımını görünce aldattığı insanları bırakıp dönmüş, onların yaptıklarından uzak olduğunu, Allah’tan korktuğunu söyleyip gitmiştir. Âyetteki “şeytan” kelimesiyle Arapların ileri gelen liderlerinden birinin kastedilmiş olması da kuvvetli ihtimaldir. Çünkü Kur’ân-ı Kerim’de kötülüğe teşvik eden insanlara da şeytan denmiştir. “De ki: ‘Sığınırım ben, insanların Rabbine. İnsanların pâdişahına, insanların ilâhına: O sinsi vesvesecinin şerrinden. O ki, insanların göğüslerine (kötü düşünceler) fısıldar. Gerek cinlerden, gerek insanlardan (olan bütün vesvesecilerin şerrinden Allah’a sığınırım).” (114/Nâs, 1-6), “Böylece Biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık.” (6/En’âm, 112)
İşte bu gerçeği göz önünde tutarak bu âyetteki şeytan tâbiriyle de Kureyşlileri kışkırtıp savaşa sürükleyen, işin ciddiyetini görünce de savaş alanından dönüp giden veya hiç savaşa katılmayan müşrik liderlerden birinin kastedildiği değerlendirilebilir. Yahut, bu âyetle kâfirlerin, şeytanın vesveselerine kapılarak, kaba kuvvetlerine güvenerek kendilerini felâkete sürükledikleri anlatılmıştır. Hasan-ı Basrî’ye göre şeytan, insan kılığına girmemiş, fakat vesveseleriyle müşriklerin kalplerine attığı düşüncelerle, onların yaptıkları işi gözlerine süslü göstermiştir (F. Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, 15/174). İki topluluğun durumunda tam bir tezat simetriği vardır: Biri Allah’a güveniyor, ötekisi kendi gücüne. Birinin yardımcısı Allah, ötekinin teşvikçisi şeytan. Melekler mü’minlerin yanından ayrılmazken, dostlarını kışkırtıp savaşa süren şeytan, onları kritik anda yalnız bırakıp kaçıyor ve yaptıkları işten de uzak duruyor. Kâfirler güçlerine dayanarak yola çıkmışlardı. Müslümanların dayanağı ise Allah’a imanları, O’nun yardımına güvenleri idi. Enfâl Sûresi 49. âyette münâfıkların ve kalbi hasta olanların, Kureyş ile çarpışmaya giden müslümanlar için “bunları, dinleri aldatmış, ne yaptıklarını bilmiyorlar. Şu bir avuç insanla kendilerinden kat kat fazla bir kuvvete karşı nasıl çarpışacaklar?” dedikleri anlatılmakta, Allah’ın, kendisine tevekkül edenlere Azîz ve Hakîm sıfatları ile tecellî edeceği vurgulanmaktadır. Yani Allah, güçlüdür, daima gâliptir. Kendisine tevekkül edenlere yardım eder, güç verip onları gâlip getirir. O hükümdardır, dilediğini yapar, hiçbir şey O’nun irâdesini engelleyemez. “İnkâr edip kâfir olanlar, Allah yolunda engel olmak için mallarını harcarlar ve harcayacaklar da. Sonra bu, kendilerine dert olacak, nihâyet mağlûp olacaklar ve kâfirler cehenneme sürüleceklerdir. Ki, Allah, murdarı temizden ayıklasın ve bütün murdarları birbiri üzerine koyup yığsın da hepsini cehenneme atsın. İşte ziyana uğrayanlar onlardır.” (8/Enfâl, 36-37). Bu âyetlerde anlatıldığı gibi, kâfirler topladıkları malları nasıl birbiri üstüne yığarlarsa, Allah da onların eylemlerine uygun olarak kendilerini birbiri üzerine koyup yığmakta ve hepsini cehenneme atmaktadır. Yahut onların eylemlerini, harcadıkları malları birbiri üstüne koyup cehenneme atar. Her iki mânâ da muhtemeldir (F. Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, 15/161).
Kâfirler bu malları müslümanlarla savaşmak için yığmışlardı. İşte o yığdıkları mallar, mü’minler için değil, kendileri için ateş olmuştur. Onların, kaybedenlerden oldukları vurgulanmaktadır. Yani bütün çabalarının boşa gideceği, hiçbir sûretle mü’minleri yenemeyecekleri, mallarıyla birlikte canlarının da birbiri üstüne devrilip cehenneme gideceği bildirilmektedir. Kâfirlerin birbiri üstüne yığılmasında, savaş alanında devrilip ölenlerin, birbiri üstüne düştüğüne işâret olabileceği gibi, bunların bir çukura doldurulmuş olmasına da işâret vardır. Rivâyete göre Rasûlullah (s.a.s.) bunların cesetlerini bir kuyuya doldurmuş, sonra: “Biz Rabbimizin bize vaadini gerçek bulduk. Siz de Rabbinizin size vaadettiğini gerçek buldunuz mu?” diye hitap etmişti. İşte bu âyette onların cesetlerinin öyle birbiri üzerine yığılmasına işâret olduğu ihtimali vardır. Âyetler Bedir Savaşının sebep ve sonuçlarına işâret etmektedir. Müşrikler, Bedir’den önce müslümanları tamâmen yok etmek üzere mal toplamış, para harcamış, büyük hazırlık yapmışlardı. Elbette büyük bir kuvvetin yola çıkarılması, günlerce yürütülmesi, az masrafa mal olmaz. Onlar büyük masraflarla Bedir’e gelmişlerdi. “feseyunfikûnehâ / daha harcayacaklar da” ifâdesiyle de onların, sadece Bedir’le yetinmeyeceklerine, ileride de İslâm’ı ve müslümanları imhâ etmek için masraflar yapacaklarına işâret buyrulmaktadır. Bu kelimede müşriklerin, Bedir’den sonra daha çok çaba ve mal harcayacaklarına, fakat çabalarının kendilerine hasret, dert olmaktan öte bir sonuç vermeyeceğine işâret ve müslümanlar için ileride de birçok zaferin müjdesi vardır.                          “Hani sen, erkenden âilenden ayrılmıştın, (Uhud’da) mü’minleri savaş üslerine yerleştiriyordun. Allah da işitendi, bilendi. Sizden iki takım, korkup bozulmaya yüz tutmuştu. Halbuki Allah, kendilerinin dostu idi. Mü’minler, Allah’a tevekkül edip dayansınlar. (Allah mü’minlere yardım eder.) Nitekim Allah size Bedir’de de yardım etmişti. Siz o zaman zayıf idiniz. O halde Allah’tan korkun ki, şükredesiniz. O zaman sen mü’minlere: ‘Rabbinizin, size, indirilmiş üç bin melek ile yardım etmesi, size yetmez mi?’ diyordun. Evet, sabreder, ittika edip korunursanız; onlar hemen şu dakikada üzerinize gelseler, Rabbiniz size nişanlı/işâretli beş bin melekle yardım eder. Allah bu (yardım vaadini) sırf size müjde olsun ve kalpleriniz bununla güven bulsun diye yaptı. Yardım ve zafer, yalnız, dâima gâlip ve hikmet sahibi Allah katındandır.” (3/Âl-i İmrân, 121-126) Bu âyetler, Uhud Savaşının olaylarına işâret etmektedir. Uhud’da düşman, müslümanların beş katı kadar olmasına rağmen, ilk anda müslümanlar düşmanı bozguna uğrattılar. Ama müslüman okçular, düşmanın bozulduğunu görünce yerlerinde durmadılar, komutanın bütün ısrarına rağmen savaş alanına indiler. Okçuları gözetleyen bir düşman kolu, çoğunun gidip ancak birkaç kişinin kaldığını görünce, derhal hücuma geçti, o birkaç kişiyi de kılıçtan geçirip müslümanlara arkadan saldırdı. Böylece iki kuvvet arasında kalan müslümanlar şaşırdılar. Allah Rasûlünün çevresinden dağıldılar. Toparlanan düşman, hücumunu sıklaştırdı. Rasûlullah’ın üzerine taş ve ok yağdırmaya başladılar. Allah Elçisi’ne isâbet eden bir taş, azı dişinin önündeki dişi kırdı. Atılan ok ve taşlarla Rasûlullah, dudağından, alnından ve yanağından yaralandı. Yüzünden akan kanı silerken: “Kendilerini Rablerine çağıran peygamberlerinin yüzünü kana bulayan bir kavim nasıl iflâh olur?” (Müslim, Cihad 104) diyordu. Ama, yine de onlara lânet etmedi, hidâyete gelmeleri için duâ etti. Biri: “Muhammed öldürüldü!” diye bağırdı. Bu ses, müslümanların moralini iyice bozdu. Fakat bir sahâbî Rasûlullah’ı sağ görünce, “İşte Allah’ın Rasûlü burada!” diye bağırmaya başladı. Rasûlullah (s.a.s.), yüzünden, başından yaralanıp bir çukura düşmesine rağmen, yiğitlik ve metânetini hiç kaybetmedi. Bu durumda bile müslümanları, çevresinde toplanıp savaşmaya teşvik etti. Peygamber’in çevresinde toplanıp dağa doğru çekilen müslümanlar, 70 şehid vermişlerdi. Rasûlullah’ın kahraman amcası Hz. Hamza da şehidler arasında idi. Fakat müşrikler de hayli ölü vermiş, birçokları da yaralanmıştı. Müslümanlar ağır zâyiat vermekle beraber, düşman da savaştan kesin bir sonuç alamamış ve savaşı kesmek lüzumunu hissederek dönmüştü. Rasûlullah (s.a.s.), düşmanın tekrar geri dönüp saldıracağı haberini alınca, kendisi ve arkadaşları yaralı olmalarına rağmen düşmanı takibe karar verdi. Fakat düşmanın konakladığı yere vardıklarında düşmanın gitmiş olduğunu gördüler. Bu savaştan alınacak en önemli ders, Allah’ın Elçisi’ne kayıtsız ve şartsız itaatin gerekliliğidir. Eğer okçular, Rasûlullah’ın sözlerine tam itaat edip yerlerini bırakmasalardı, kesin zafer müslümanlarındı. Fakat Allah’ın rasûlüne muhâlefet, savaşı müslümanların aleyhine çevirdi. Demek ki, savaşta komutana itaat gerekir. Hele komutan, Allah’ın vahyi ile destekli bir peygamber olur veya peygamberin yolunda giden akıllı, basiretli, dirâyetli, sâlih bir mü’min olursa ona itaat de müslümanları zafere götürür. İşte İslâm tarihindeki zaferlerin sırrı, komutana itaat, dönmek için değil; şehid olmak için çarpışma azmidir. Müfessirlerin nakline göre 3/Âl-i İmrân sûresinin 124-125. âyetlerinde vaad edilen üç bin ve beş bin melekle yardım hâdisesi Bedir’de olmuştur. Âyetlerin rûhundan anladığımıza göre bu âyetler, Rasûlullah, Uhud’da askerlerini savaş düzenine sokarken onlara moral vermek üzere söylediği sözleri aktarmaktadır. Allah’ın Elçisi, ashâbını cephede yerlerine yerleştirirken onlara sabretmelerini, Allah’ın yardımının kendileriyle beraber olduğunu, Bedir’de nasıl üç-beş bin melekle kendilerine yardım edildiyse burada, bu dakikada da sabır ve sebat ettikleri takdirde yine mânevî güçlerle, meleklerle kendilerine yardım edileceğini vaad etmiştir. Nitekim öyle de olmuştur. Eğer İlâhî güçler, düşmanların kalplerine korku salmasalardı, düşman Medine’ye girer ve müslümanları tamâmen imhâ edebilirdi. Fakat Allah’ın yardımı ve mânevî güçlerle desteği sâyesinde müslümanlar toparlanmışlar, müşrikler de sonunda geri dönmek zorunda kalmışlardı. Allah’ın meleklerle yardım etmesi, meleklerin bizzat savaşa katılıp savaşması şeklinde olacağı gibi, daha büyük ihtimalle, düşmanın içine korku salmak, müslümanların irâdelerini güçlendirmek, onlara güven vermek, mânen onları desteklemek sûretiyledir. Zira soyut ruhlar olan melekler, insan ruhlarıyla temas kurup onlara güven, moral verebilir. “Allah bunu, sırf, size müjde olsun, kalpleriniz bununla yatışsın diye böyle yaptı” (3/Âl-i İmrân, 126; 8/Enfâl, 10) âyetinde bu husûsa işâret vardır. Yani meleklerin yardımı, mü’minlerin gönüllerine müjde ve güven aşılamak şeklinde olmuştur. Savaşta en önemli şey, güven duygusudur. Öncelikle Allah’a ve sonra kendine güveni olmayan asker ne kadar çok olsa da sonuç alamaz. Nitekim Bedir’de Allah’ın kendilerine yardım edeceğine kesinlikle inanan müslümanlar, kendilerinin üç katından fazla düşmanı yenmişlerdi. Uhud Savaşında da Peygamber’in emrine uyarak güvenle çarpışmaya başlayan müslaümanlar, ilk anda düşmanın öncü kuvevetlerini bozguna uğratmışlardı. Ama sonrada niyetleri bozulup bazılarının içine ganîmet toplama arzusu düşmekle Peygamber’in emri dışına çıkıp korumakta oldukları geçidi bırakarak savaş alanına indiklerinde işler değişmiş, iki düşman arasında kalan müslümanlar güvenlerini yitirip savaşı da kaybetmişlerdi. Allah’ın yardımı, itaat şartına bağlıdır. İtaati bırakınca Allah da yardımı çeker. Çünkü bu, Allah’ın yasasıdır. “Allah’ın yasasında (sünnetinde) bir değişiklik bulumazsın.” (33/Ahzâb, 62; 35/Fâtır, 43; 48/Fetih, 23). Hangi toplum, Allah’ın genel yasaları çerçevesinde hareket eder, savaşa hazırlanır, sağlam azim ve tam güvenle çarpışırsa başarılı olur. Zaman zaman kâfirlerin de savaşlarda başarılı olmalarının nedeni, işte bu genel yasanın, belli bir toplumu değil; müslüman-kâfir bütün insanları kapsamasındandır. Kimler sağlam iman, kesin zafer umudu ve güven ile savaşın gereklerine uyarak tedbirlerini almak sûretiyle savaşırlarsa başarıya ulaşırlar. “Biz o günleri insanlar arasında dolaştırıyoruz; tâ ki, Allah mü’minleri bilsin (açığa çıkarsın), sizden şehîdler edinsin. Allah zâlimleri sevmez.” (3/Âl-i İmrân, 140). Allah’ın, kâinatın sahibi olduğunu, dilediğini affedip dilediğini bağışlayacağını, O’nun rahmet ve mağfiretinin çok kapsamlı olduğunu vurgulayan bu âyet de sanki Allah’ın bu genel yasasına işâret etmektedir. “Başınıza bir belâ gelince -siz, onun iki katını onların başlarına getirmiş olduğunuz halde yine- ‘Bu nereden başımıza geldi?’ dediniz. De ki: ‘O (belâ), kendinizdendir.’ Allah, her şeye kaadirdir. İki topluluğun karşılaştığı gün, sizin başınıza gelen, ancak Allah’ın izniyle olmuştur ki, (O,) insanları bilsin (deneyip ortaya çıkarsın). Ve iki yüzlülük yapan münâfıkları bilsin (ortaya çıkarsın)...” (3/Âl-i İmrân, 165-167) Bu âyetlerde Uhud Savaşındaki kötü sonuçlara işâret edilerek şöyle buyurulmaktadır: Ey mü’minler, eğer siz Uhud’da bozulup yetmiş şehid verdinizse, Bedir’de de siz onlara bunun iki katı zarar vermiştiniz; yetmiş kişiyi öldürmüş, yetmişini de tutsak etmiştiniz. Yahut siz bu savaşta bozuldunuz, zarara uğradınızsa, onlar da savaştan gâlip ayrılmadılar. Siz de başlangıçta onlara, sizin zararınızın iki katı zarar verdiniz. Sonunda bozguna uğramanızı hazmedemediniz: ‘Bu, neden başımıza geldi?’ dediniz. Bu, sizin kendi hatanız yüzünden oldu. Çünkü Rasûlullah, size, yerinizden ayrılmamanızı tenbih etmişti. Fakat okçularınız, onun emrini dinlemeyip yerlerinden ayrıldılar. İşte o emre aykırı hareketinizden dolayı bu iş başınıza geldi. Ama iki ordunun, yani müslüman ve kâfir ordusunun karşılaştığı gün başınıza gelen bu olay, yine de Allah’ın takdiriyle olmuştur. O’nun izni olmadan hiçbir şey vuku bulmaz. Allah’ın dilemediği şey olmaz. Allah’ın dilemesi iki türlüdür. Biri cebrî olan İlâhî irâdedir. Bu irâdeyi hiçbir sebep ve şart geçemez. Yani bu irâde, bir sebebe bağlı değildir. Bu, Allah’ın Cebbâr (zorla kararını yaptırıcı) isminin eseridir. Bu irâdenin ortaya çıkardığı kul eylemleri zorunludur, önlenemez ve kul bundan sorumlu değildir. Allah’ın diğer bir irâdesi ise, sebep ve şarta bağlı olup kulun irâdesiyle birlikte cereyan eder. Bu irâde, kulun işine izin verme, onun işini yürütme, fiili yapması için kula güç verme anlamındadır. Bu işlerde sorumluluk kula âittir. Çünkü kul, bir iş yapmayı isteyince Allah da onun o işi yapmasına izin ve güç verir. Bunda istek, kuldan olduğu için sorumlu olan kuldur. İşte Uhud’da müslümanların uğradıkları güçlükler, acılar da Allah’ın izniyle olmuştur. Burada Allah’ın izni, O’nun rızâsı demek değildir. Allah dileseydi, müslümanların, kusurları yüzünden kâfirlerin onlara gâlip gelmelerine izin vermez, her şeye rağmen müslümanları üstün getirirdi. Fakat Allah ezelde bir yasa koymuştur. Çalışanı, tedbirli olanı başarıya ulaştıracağını takdir etmiştir. Kâinatta bu yasa egemendir. Allah’ın yasasında değişiklik olmaz. Bazı müslümanlar, burada tedbiri bırakıp küçük menfaatleri düşündüklerinden, başlarına bu bozgun gelmiştir. Savaşta başarının yasası, ölümü göze alarak var gücüyle çarpışmaktır. Böyle çarpışmayan insanların başarıya ulaşması zordur. Allah’ın genel yasası budur. Ama Allah için güç olan bir şey yoktur. Allah dilese kâfirleri her şeye rağmen başarıya ulaştırmaz. Fakat böyle olmasını dilememiş, çalışan herkese, eyleminin karşılığını vermeyi dilemiştir. Savaşın böyle sonuçlanmasında da yine Allah’ın hikmetleri vardır. (2)


Son takip: 18.10.2017 - 03:27
Konu ile alakali düsüncelerinizi yaziniz:



· Ayakta · k- Halka Şefkat ve Merhameti Arttırır, Dost Kazanmaya Sebep Olur · Zekâtın Önemi · Zekâta Konu Olan Mallar ve Bunların Nisapları · e- Zekât, Sosyal Dayanışma ve Sosyal Güvenlik Sigortasıdır · Zekatla İlgili Meseleler · Zekâta Teşvik · Cimriliğin Kötülüğü; Cömertlik, Zekât ve İnfakın Önemiyle İlgili Bazı Âyetler · Hayvanların Zekatı · Zekât'ın Hükmü. · Zekât Verilirken Bulunması Gereken Şart · l- Zekât, İnsanı Bir Şeye Muhtaç Olup Onsuz Olamama Tiryakiliğinden Kurtarır; Allah'tan başkasına İhtiyaç Duymama Faziletine Yükseltir · 5- İrtidat 6- (Delilik, Baygınlık veya Sarhoşlukla) Aklî Dengenin Bozulması · 5) Yol Kesme Cezâsı · 59) Neûzü Billâh · 5- San’at Delîli · 52) Maâzallah · 5) Komşuya İhsân · 5) Ölülerden Duâ Ederek Bir Şey İstemek, Kabirleri Tapınak Yapmak · 5- İbret Anlamında
· GİRİŞ · AF-AFV · AĞLAMAK-GÖZYAŞI · AHİD · ÂHİRETE İMAN · ÂİLE VE EŞLERİN GEÇİMİ · AKIL · ALLAH (C.C.) · ANA BABAYA İHSAN · ARZ VE SEM · ATALAR YOLU · ÂYET · ÂYETܒL-KÜRSÎ · AZİM VE TEVEKKÜL · BAKARA VE İCL (SIĞIR VE BUZAĞI) · BÂTIL · BELA-İMTİHAN · BESMELE · BUHL/CİMRİLİK · CÂHİLİYYE · CEHENNEM · CENNET · CİHAD · Dalalet · DİN · DİN GÜNÜ · DUA · DÜNYA · DÜNYA HAYATI · DÜŞMANLIK · ECEL · EHL-İ KİTAP · EMÂNET · EMR-İ Bİ’L-MA’RÛF VE NEHY-İ ANİ’L-MÜNKER · ENDÂD · ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI) · Esmau'l-Husna · ESMAULLAHİ'L-HUSNA · FAİZ · FAKİRLİK-ZENGİNLİK · Felah · FESAD · FETİH · FISK VE FÂSIK · FİTNE · FUHUŞ VE ZİN · GÂLİBİYET (ALLAH’IN YARDIMI VE ZAFER) · GAYB · GAZAP · GÜNAH · GÜZEL SÖZ · HAC · HAK-BÂTIL · HAKK · HAKKA BÂTILI KARIŞTIRMAK VE HAKKI GİZLEMEK · HALİFE-HİLÂFET · HALK (YARATMA) · HAMD · HARAM-HELÂL · HASENE-GÜZELLİK · HASTALIK · HAYIR-ŞER · HELÂK · HESAP · HEV · HİCRET · HİDÂYET · HİKMET · HİLÂFET-İMAMET · HIRSIZLIK · HÜKM-HÂKİMİYET · HÜZÜN-ÜZÜNTÜ · İbadet · İBLİS · İÇKİ VE KUMAR · İFSAD-İSLAH · İFTİR · İHLÂS · İHSAN-MUHSİN · İHTİLAF · İKRÂH · İLİM · İMAM · İMAN-MUMİN · İNCİL · İNFÂK · İNKÂR · İNSAN · İNSANLARA İYİLİĞİ EMREDİP KENDİNİ UNUTMAK · İNZÂR · İRTİDÂD-MÜRTED · İSLAMIN HAREKET METODU · İSLÂM-MÜSLÜMAN · İSRÂF · İSRAİL OĞULLARI · İSTİANE · İSTİÂZE · İSTİĞÂSE . · İSTİĞFAR · İSTİKAMET · İSTİKBÂR-MÜSTEKBİR · İSYAN-İTAAT · İTİKAF · İZZET-ZİLLET · KADIN · KÂFİR · KALB · KALP VE KALBİN MÜHÜRLENMESİ · KAN DÖKMEK · KARZ-I HASEN · KISAS · KITÂL-SAVAŞ · KİTAB-KUR'AN · KİTAPLARA İMAN · KIYÂMET · KÖLE-KÖLELİK · KORKU · KÜFÜR · KÜFÜR ÖNDERLERİ · LÂNET · MAĞFİRET · MAL-MÜLK VE MÂLİK · MÂSİYET · MEKR-TUZAK · MELEK-MELEKLERE İMAN · MESCİD · MESH (“AŞAĞILIK MAYMUNLAR OLUN!”) · MEYDAN  OKUMA  (KUR'AN'IN  İ'CÂZI) · MİLLET · MÎRÂS · MUHKEM VE MÜTEŞÂBİH ÂYETLER · MÜNAFIK-MÜNAFIKLAR · NAMAZ · NASARA-HRİSTİYANLIK · NEBİ-RASUL · NEFS · NESH · NİFAK-MÜNAFIK · NİKÂH VE TALÂK · NİSYÂN-UNUTMA · NÛR · ÖLÜM · ORUÇ · PEYGAMBER-PEYGAMBERLİK · PUT VE PUTA TAPMA · RABB · RİBAT-RABITA-MURÂBATA YAPMAK · RİYA · RIZIK · RUH · RUKÛ · SABİÎLER · SABIR · SÂLİH AMEL · SECDE · ŞEFÂAT · ŞEHİD · ŞERİAT · SEVGİ · ŞEYTAN · ŞİARLAR · SIDK/DOĞRULUK · SİHİR-BÜYÜ · SIRÂT-I MÜSTAKÎM . · ŞİRK · ŞÜKÜR · ŞÛR (İSTİŞÂRE/DANIŞMA) · SU VE YAĞMUR · TAAT · TAĞUT · TAHÂRET-TEMİZLİK · TAHRİF · TAKİYYE · Taklid · Takva · TÖVBE · TEVEKKÜL · TEVESSÜL-VESİLE · TEVHİD · TE’VİL VE TEFSİR · TEVRAT · TİCÂRET · TUĞYÂN · ÜLܒL-EMR · ÜMMET · VAHDET · VASİYET · VELÎ · YEME-İÇME · YEMİN · YÜSR-KOLAYLIK · ZALİM · ZEKÂT · ZİKİR · ZULÜM

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80


Google
 
Web ihya.org
CepAlem Gazeteler E-Kart E-Kitap Saglik Şiirler Sözlük
Kuran Meali Hadis Namaz Vakitleri Ingilizce Samil Fıkıh Fetva Rüya Tabiri
Kamus Hikayeler Forum Dini Terimler Haberler Oyun Resimler Ilahiler
Terimler isimler Sosyal Kavram Hadis Sözlügü imsakiye
Üniversite taban puanları ilmihal Rehber