Kavramlar Ansiklopedisi | Kategoriler | Konular

Hamd, Allah'a Aittir; Çünkü...

Hamd



Hamd, Allah'a
Aittir; Çünkü...

İnsan dünya hayatında ya
mutluluk ve huzur içinde; ya da kederle sıkıntılar içindedir. Eğer saâdet ve
selametteyse, bu durum, mutluluk sebeplerini Allah'ın yaratması ve ortaya
çıkarmasıyla mümkün olmuştur. Böylece, Allah, Rahman ve Rahim sıfatlarıyla
tecelli etmiştir; hamde lâyık yalnız O'dur. Eğer kul, sıkıntı içindeyse, bu
sıkıntı ve keder, ya Allah'tan, ya da diğer insanlardan gelmiştir. Allah'tan
ise, Allah'ın dinini yaşama ve yaşatma mücadelesinden dolayı ise, O, bu
musibetlere karşı, sonsuz nimetler verecektir. Eğer insanların zulmünden dolayı
ise, O, zâlimden mazlumun intikamını alacağını vadetmiştir. Son iki durumda,
Allah'ın Rahim, Müntekım ve din gününün sahibi gibi sıfatları tecellî eder;
hamde lâyık yalnız O'dur. O yüzden insan, ister Allah'ın nimetleri sayesinde
mutluluk içinde; ister belâlarla imtihan içindeyken olsun, daima Allah'a hamd
içinde yaşamalı, her durumda Allah'a hamdetmesini bilmelidir.
Hamdi Allah'a has kılarak,
O'nun büyüklüğünü, eksiklerden uzak olduğunu, övülmeye lâyık olan yegâne gücün
ancak Allah olduğunu vurguluyoruz. O'nu övmekle, O'ndan kaynaklanan her şeyi de
kabul etmiş, övmüş ve ona rıza göstermiş oluyoruz. Çeşitli özellik ve
güzelliklerde insan olarak yaratılışımıza, O'nun Peygamberinin yegâne önder
oluşuna, kitabının yegâne düstur oluşuna râzı olmuş ve boyun eğmiş
oluyoruz.
Hamd, insanlar yapsa da,
yapmasa da ve insanların hamdlerinden önce de, sonra da Allah'a mahsustur, O'nun
hakkıdır. Bu Fatiha'nın başlangıcında "El hamdü lillâh" (Hamd Allah'a
aittir) yerine; "Ahmedullahe" (Ben hamd ederim) diye "ben" tabiri
kullanılsaydı, Allah'ın hakkı olan hamdi, ölümlü varlık insanın istek ve
iradesiyle kayıtlamak olurdu. Kur'an, hamdin başlangıçta ve sonda, ezelde ve
ebedde Allah'ın hakkı olduğunu söylemektedir: "İlkte de, sonda da hamd,
Allah'a mahsustur." (28/Kasas, 70) Yine hamd, yalnız insanlık dünyasından
değil; bütün varlıklardan Yaratıcı'ya yükselmektedir. "Göklerde ve yerde hamd
O'na mahsustur." (30/Rûm, 18) Kur'an, Allah'a inananların son söz ve
isteklerinin âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd etmek olduğunu söyler.
"Onların dâvâ, dâvet ve duâlarının sonu da şudur: Hamd âlemlerin Rabbı Allah'a
mahsustur." (10/Yûnus, 10)
Kul "el-hamdü lillâh"
demekle, hamdolunmak Allah'ın hakkıdır, demiş olur. Çünkü Allah, nimetlerinin
bolluğu ile, kullarına karşı çeşit çeşit lutuflarıyla hamde en lâyık olandır.
Hamd yalnız O'na yaraşır ve başka hiçbir varlığa yakışmaz. Çünkü her nimeti
veren O'dur. Verdiği hiçbir nimeti, bir karşılık bekleyerek vermemiştir. O'nun
nimetleri bütünüyle ihsandır. Onun için hamd, yalnız Allah'a yaraşır. Lutfettiği
her nimet, mutlaka bize fayda verir ve nimetlerin ardı arkası kesilmez. Nimetin
bu özellikleri taşıyanını yaratmak yalnız Allah'a ait olduğu için, biz de yalnız
O'na hamdederiz. Fakat nimetlerine karşı şükretmekten de âciz olduğumuzu bilerek
hamdimizi yaparız. Çünkü O'nun nimetleri o kadar çoktur ki, bunları aklımızla da
gönlümüzle de kavramaktan âciz kalırız. Ancak O'nun bize verdiği kudret
derecesinde yine O'na hamdederiz.
O'na hamdettiğimizi söylemekten
maksadımız, bize her nimeti veren Allah'a karşı duyduğumuz şükrânı, gönlümüzün
bütün coşkunluğunu anlatan kelimelerle ifade etmektir. Gücümüz buna yettiği için
bu kelimeleri kullanıyoruz. Yoksa, bu kelimelerin Allah'ın nimetlerine denk
olduğunu iddia etmiyoruz. Böyle bir iddiadan o kadar uzağız ki, uzaklığımızı da
kelimelerle ifadeden âciziz. Yoksa şükrânımız, nimetlere tam karşılık kabul
edilse, bu büyük bir küstahlık olurdu. Çünkü Allah'ın nimetlerine denk olmak
iddiasında bulunulurdu. Buna ise imkân yoktur. Biz hiçbir vakit hamdimizi ve
şükrânımızı O'nun nimetine denk tutmak gibi bir günahı işlemeyiz. Bizim hamdimiz
ve şükrânımız kendi içimizden fışkıran bir görev duygusudur. Biz bu görevi,
aczimizle birlikte elimizden geldiği kadar yaparız.
Biz hamdetmekle geçmişe de,
geleceğe de bağlantısı olan bir harekette bulunuruz. Yani Allah'ın geçmişte
erdiğimiz lutuflarına hamdettiğimiz gibi, gelecekte de nâil olacağımız
ihsanlarına şükretmiş oluruz. Geçmişte nâil olduğumuz nimetler, bizi itaate
teşvik eder ve biz bu nimetlere şükretmekle aklımızı da gönlümüzü de O'nun yeni
nimetlerini karşılamak için açarız.
Allah, insanlar
için çeşit çeşit nimetler yaratmış, onlara yol gösterici olarak peygamberler
gönderip kitaplar indirmiştir. Kendileri için kulaklar, gözler ve kalp var
etmiş, ayrıca doğru yolda olsunlar ve dünya-âhiret saâadetini kazansınlar diye
emir ve yasaklarda bulunmuştur. Bütün bunların karşılığında insana düşen O'nun
yolunda yürümek ve emirleriyle yasaklarının dışına çıkmamaktır. İşte hamd ve
şükür budur. Allah'ın insanlardan insanlar için istediği budur. (5/Mâide, 6, 89;
16/Nahl, 78...) Yoksa, Allah insanların hamd ve şükrüne muhtaç olmadığı gibi,
küfürlerinden de etkilenecek değildir. Hamdeden, şükreden biri, kendi iyiliği
için şükreder, hem dünyada, hem âhirette gerçek saâdete erer. Allah, şükrünün
karşılığında nimetlerini artırır ve kendisini mükâfatlandırır, yani O da
kullarının şükrüne karşı şükredendir (27/Neml, 40; 14/İbrahim, 7).[1]








[1]
A. Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, s. 446