Kavramlar Ansiklopedisi | Kategoriler | Konular

Selefin Havf/Korku Anlayışı

Selefin Havf



Selefin Havf/Korku
Anlayışı

İnsanın Allah katındaki durumu,
ölüm ve ölümden sonraki hayatı, uhrevî sorumluluğu, cehennem azabı gibi
hususlarla ilgili âyet ve hadisler, ilk dönemlerden itibaren özellikle dinî
hassâsiyeti gelişmiş müslümanlar üzerinde derin etkiler bırakmış; Ebu'd-Derdâ,
Ebû Zer el-Gıfârî, Abdullah bin Mes'ûd, Ebû Mûsâ el-Eş'arî, Huzeyfe bin Yemân
gibi sahâbîler; başta Hasan-ı Basrî olmak üzere Âmir bin Abdullah, Herim bin
Hayyân, Üveys el-Karanî gibi tâbiîn ileri gelenleri hayatlarını, Allah
korkusuyla âhiret kaygısının ruhlarında meydana getirdiği derin tesirlerle
şekillendirmeye çalışmışlardır. Bilhassa Hasan-ı Basrî ve zamanla onun etrafında
toplanan âbid ve zâhidler, korku ve hüzün halini dinî hayatlarının temel
belirleyicisi olarak algılamışlardır.
Abdullah bin Mes'ûd, Kur'an
ehlinin hüzünlü olması ve göz yaşı dökmesi gerektiğini söylüyor (Ebû Nuaym,
I/130). Ebû Zer el-Gıfârî, ?Allah'ın haklarını yerine getirme yolundaki
çabalarım, etrafımda dost; hesap gününden duyduğum korku, bedenimde et
bırakmadı? diyordu. Ebû Mûsâ el-Eş'arî, vali olarak gittiği Basra'da halka
yaptığı bir konuşmada, ?üzücü sıkıntılardan ve ayak sesleri duyulan fitneden
başka, dünyadan ne beklenebilir!? diyor, âhiret azabından bahsediyor ve
müslümanlardan ağlamalarını istiyordu (a.g.e. I/263). Böylece cehennemden korkup
gözyaşı dökmek, kulluğun ve zühdün alâmeti olarak görülüyordu.
Korku ve üzüntüye dayalı
dindarlık anlayışı, sonraki dönemlerde de devam etmiştir. Herim bin Hayyân,
?dehşetli kıyâmetten korkuyorum? diye devamlı sızlanıyor, Âmir bin Kays'ın
zühdü, cehennem ateşinden korkmakla başlıyordu. Câhız'ın bildirdiğine göre bu
dönemde âbidlerin en önemli takarrüb (Allah'a yaklaşma) yolu ve korkanların
merhamet dileme vâsıtası ağlamaktı (el-Buhalâ, s. 5-6).
Ebû Tâlib el-Mekkî, esasen
Allah'a inanan her insanın O'ndan korktuğunu, fakat bu korkunun derecesinin
Allah'a yakınlık derecesine göre değiştiğini söyler (Kutü'l-Kulûb, I/226-227).
Ebû Nasr es-Serrâc, ?Onlardan değil, Benden korkun? (3/Âl-i İmrân,
175) meâlindeki âyetin irfan sahiplerine, ?Rabbinin huzurunda durmaktan
korkan kimselere iki cennet vardır.? (55/Rahmân, 46) mânasındaki âyetin
ortada olanlara, ?Onlar kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden
korkarlar.? (24/Nûr, 37) mealindeki âyetin de avam düzeyinde bulunanların
korku anlayışına işaret ettiğini söyler (el-Lum'a, s. 89). Buna göre havfın en
yüksek derecesi, doğrudan doğruya Allah'tan korkmaktır. İkinci âyette işaret
edilen havf, doğrudan Allah'tan korkmaktan ziyade hesap vermekten korkma anlamı
taşıdığı için derecesi, ilkine göre biraz daha düşüktür. Üçüncü âyette ise asıl
korkulan şey, âhiret dehşeti olduğu, Allah korkusu biraz daha geri planda
kaldığı için havfın bu düzeyi en alt mertebe olarak görülmüştür.
İbn Cellâ, Allah'tan korkan
kişiyi, bütün mahlûkatın kendisinden emîn olduğu kimse, diye tanımlar. Ebû Hafs
el-Haddâd, havfı bir meş'ale olarak tasavvur etmekte, kalpte bulunan hayır ve
şerrin bu meş'alenin yardımıyla görülüp ayırt edilebileceğini düşünmektedir. Ebû
Süleyman ed-Dârânî, bir kalbin harap olmasını havf duygusunun yok olmasına
bağlarken; Hâtim el-Esam havf ile ibâdet arasındaki münasebete dikkat çekmiş ve
onu ibadetin süsü olarak görmüştür. Havf halinin sürekliliğiyle ilgili olarak
değişik görüşler ileri sürülmüştür: Muâz bin Cebel, sırat köprüsü geride
kalmadıkça korkunun devam edeceğini söyler. Ebû Osman el-Hirî, korku ile ünsiyet
kurup onu bir tür alışkanlık haline getirmenin yanlışlığını belirterek, havfın,
kişiyi günah ve hata işleme konusunda sürekli tedbirli ve ihtiyatlı kılan bir
şuur hali olduğunu vurgular.
Gazâli'ye göre havfın sebebi,
ilim ve mârifettir. Mârifet, kişiye hem kendi kusurlarını hem de Allah'ın celâl
ve kudretini gösterir. Havfın neticesinde ise iffet, verâ ve takvâ erdemlerine
ulaşılır. Bu erdemler, bir taraftan insanın kalbine nüfuz ederek dünya, madde ve
menfaate karşı bir ilgisizlik meydana getirirken, diğer taraftan onun bedenî
davranışlarına tesir ederek günahlardan uzak durmasını ve edep kaidelerine
uymasını sağlar. Gazâli, mü'minin havf halini ilim ve mârifetle yaşaması
gerektiğini söyler. Çünkü mârifetten korku, korkudan zühd, sabır, tevbe ve ihlâs
doğar. Buna gücü yetmeyenler bu hali yaşayanlarla sohbet etmeli, buna da imkân
bulamayanlar söz konusu halle ilgili olayları tâkip ederek bunlardan ders
çıkarmalı, ayrıca konuyla ilgili kitapları okumalıdır. Gazali'ye göre havf hali
nefsânî arzuların önüne geçerse iffet, haramlardan sakındırırsa verâ, şüpheli
şeylerden uzak tutarsa takvâ, Allah'a mânen yaklaştırmayan şeylere engel olursa
sıdk adını alır. (5)
Gerçek mutluluk, muhabbet ve
mârifetle Allah'ı sevmek ve O'nunla ünsiyet kurmakla gerçekleşir. Muhabbet
mârifetle, mârifet tefekkürle, ünsiyet sevgi ve zikirle meydana gelir. Zikir ve
tefekkür dünya sevgisini gönülden çıkarmakla, dünya sevgisini gönülden çıkarmak
zevk ve şehvetleri terk etmekle, şehveti kırmak da korku ateşiyle mümkün olur.
(6)
Tutkuları dizginlemek, kötü
alışkanlıkları yok etmek, taşkınlıkları gidermek ve hevâ ateşini söndürmek, havf
halinin tesirlerindendir. Bu etkileri göstermeyen bir korku halinin dengeli
olmadığı belirtilir. Zira havfın zayıf olan derecesi, belirtilen sonuçları
gerçekleştirmeye yetmez. Aşırı olanı da arzu ve istekleri büsbütün öldürür;
aklı, tabiatı ve mizacı bozar ve kişiyi
ümitsizliğe sevk eder. Gerçek
hedef, Allah'ın sevgi ve rızâsını kazanmaktır. Allah korkusu, bu yolda
kullanılan bir âletten, terbiyesizliği ve kötülüğü alışkanlık haline getiren
nefsin onunla yola getirileceği bir kamçıdan ibarettir. (7)