Râbıta
Râbıta, Meditasyon
ve Yoga:
Son şekli ile Nakşîbendîlikteki
râbıta uygulamasının esasen hangi düşünceden ya da hangi inanış biçiminden
esinlenilelerek karakterize edildiğini saptayabilmek için, Halid Bağdâdî'nin,
Hindistan'a gitmeden kısa bir süre öncesinden başlayarak O'nun Irak'a dönüşüne
kadar geçen zaman kesiti içinde gerek yaşadığı olayları, gerekse etki alanına
girdiği yabancı din ve kültür kaynaklarını her yönü ile çok dakik bir şekilde
irdelemeye ihtiyaç vardır.
Unutmamak gerekir ki ateş
olmayan yerden duman çıkmaz. Madem ki Bağdâdî, çağımızda değil, daha yaşadığı
günlerde yogacılıkla suçlanmıştır, o halde en azından meseleye kuşku ile bakmak
lâzımdır. Ayrıca Müslümanların, daha o zamanlar râbıtaya karşı ne kadar
şiddetli tepki gösterdikleri, bizzat râbıtacıların duyduğu rahatsızlıklardan
anlaşılmaktadır. Bu gerçek ise râbıtanın, İslâm'a bulaştırılmak istenen yabancı
bir düşünce ve inanış şekli olduğunu, ayrı bir kanıt olarak ortaya koymaktadır.
Görünürde, Müslümanların bu
konuda sıkça tekrar etmiş itirazlarını kanıtlayan yazılı açıklamalar hemen hemen
yok denecek kadar az olmasına rağmen râbıtacıların kopardığı velveleye bakılacak
olursa bu tepkilerin, aslında sanıldığından çok daha fazla ve çok daha şiddetli
olduğu anlaşılmaktadır.
Nitekim son zamanlarda bir
tefsir yazmaya kalkışan gelenekçi Nakşîbendîler, bakınız râbıtaya karşı
çıkanlara nasıl ateş püskürmektedirler. Kimin ya da kimlerin râbıtaya tepki
gösterdiğini açıklamadan aynen şu ağır ifadeyi kullanmaktadırlar:
"Râbıtanın haram olduğunu ve
ehlinin kâfir olduğunu söyleyenlere şaşılır. Bunu râbıtanın lügat mânâsından
mı, yoksa ıstılahî mânâsından mı almıştır? Yoksa bunu Allah'ın indirdiği kitapta
mı görmüştür?"
"O halde kişi Allah'tan
korksun. O'nun, helâl ettiği bir şeyi haram saymak, O'nun haram ettiği bir şeyi
de helâl kabul etmekten ve böylece büyük bir hataya düşüp insanları da
düşürmekten ve insanları, mâruf (şeriatın ve aklın kabul ettiği şey) den
alıkoymaktan sakınsın. Ve ehli kıbleden hiç kimseye kâfir diyerek, kendi kâfir
olmasın."[1]
Demek ki her kim ya da kimler
ise, birileri, (hatta belki de birçok kimseler) çıkıp bu adamlara düpedüz kâfir
demiş, onları açıkça küfürle suçlamışlardır. Nakşîbendîler de onlara böylesine
sert bir cevap vermeyi kendilerince uygun bulmuşlardır.
Şu halde ortalıkta inkâr
edilemeyecek bir gerçek vardır. O da -râbıtayı İslâm'a bulaştırdıkları için-
onlara kâfir demeyi bile göze alabilmiş bazı kimselerin bulunduğudur.
Bu noktada özellikle şunu
vurgulamak gerekir ki (çok kısa sürelerle zaman zaman sekteye uğramış olsa bile)
yaklaşık 1500 yıldır, bütün kanun ve kurallarıyla sürekli olarak yaşanmış, emir
ve yasakları yüzyıllarca uygulanmış olan İslâm'ın herhangi bir ayrıntısının,
hâlâ bilinmez olabileceğini sananlar, yalnızca bilgisizliklerini değil, aynı
zamanda, İslâm'a ve Müslümanlara karşı saygısızlıklarını da ortaya koymuş
olurlar.
Hal böyle iken -sokaktaki
sıradan insanlar şöyle dursun- Müslüman aydınlara, hatta İlâhîyatçılara ve
âlimlere bile eğer râbıtanın ne olup olmadığına ilişkin sorular yöneltilecek
olsa bu şahsiyetlerin büyük çoğunluğunun, böyle bir şeyi hayatlarında bir kez
bile duymadıklarını söyleyeceklerine çok büyük ihtimal vermek lâzımdır.
Peki öyle ise eğer 1200 yıl
boyunca (yani ortaya atıldığı 1800'lerin başına kadar) râbıta, Müslümanların
büyük çoğunluğu tarafından öğrenilememişse, Müslümanların böylesine kutsal bir
görevi (!) yapmaktan yoksun kalmış olması nasıl açıklanacaktır, ya da onların
böyle bir vazifeyi, (Nakşîbendîlere göre) böyle bir farzı (bazı Nakşîbendîler,
râbıtanın farz olduğunu ileri sürmüşlerdir.) yerine getirmemiş olmaktan sebep
acaba kimler sorumlu tutulacak ve bu vebâl kimlere yüklenecektir?!
Nakşîbendîler, râbıtayı mutlak
sûrette İslâm'a mal etmek amacıyla bu soruya bir cevap aramak yerine eğer
râbıtanın hangi çukurdan çıkarılıp ortaya konduğunu samimiyetle araştıracak
olurlarsa hem bu sebeple içinde bocaladıkları bir sürü sıkıntıdan kurtulacak,
hem de son 150 yıldır gelişen bu fitnenin sönmesine katkıda bulunacaklardır.
Bu konuda onların fazlaca
yorulmasına gerek de yoktur. Çünkü özellikle aşağıda açıklığa kavuşturulacak
olan bazı noktalar, râbıtanın esasen nerelerden, hangi niyetlerle ve nasıl
taşınıp ortaya getirildiğini belgesel bir şekilde kanıtlayacaktır.
İşte bu noktalardan birinin
konusu Halid Bağdâdî'nin, Irak'dan Hindistan'a yaptığı seyahattir. Burada insan,
özellikle şu sorulara cevap aramadan edememektedir:
Halid Bağdâdî, o gün için
geçerli olan medrese geleneğine göre eğitimini emsallerinden çok daha iyi
düzeylerde tamamladığı, ayrıca çevresinde sevilip sayıldığı halde İslâm
Dünyası'nın, ilim ve kültür merkezlerinin bulunduğu Ortadoğu'yu âdetâ elinin
tersiyle itercesine terk ederek, hatta vatandaşı bulunduğu Osmanlı Devleti'nin,
doğu sınırlarının dışındaki kargaşa ortamı içine kendini atarak acaba neden
Hindistan'a kadar gitti?
Oralara kadar gidip de
bilinmedik ve keşfedilmedik neler öğrenebildi? Her gün biraz daha çöken Osmanlı
Devleti'ne bu bilgilerle ne kadar faydalı olabildi? O günlerde İslâm Dünyası'nın
başına örülen çoraplara, düzenlenen komplolara ne kadar engel olabildi? Onu
Hindistan'da yetiştiren ve sözde "İki Kanatlı Halid" yapan (!) adam, Hind
Müslümanlarından birinin bile derdine derman olamazken Bağdâdî'ye acaba ne kadar
yardımcı olabildi?
Çünkü o dönemde gerek Osmanlı
Devleti ile ilgili olarak, gerekse Hindistan'daki Müslümanlarla ilgili olarak
kapıyı çalan bir düzine tehlikenin, göz açıp kapayıncaya kadar nasıl gelip her
tarafı alt üst ettiği çok iyi bilinmektedir. Bütün bunlardan sırf İngilizlerin,
düzenleyip uygulamaya koyduğu komplolar bile bir çuval dolusu belgelerle
ortadadır.
Halbuki Halid Bağdâdî'nin,
içini döktüğü ve sayfaları üzerinde ne istemişse onu açıkça dile getirdiği
divanına bakıldığı zaman O'nun, sevdiği ve sevmediği her şeyi burada bulmak
mümkün iken İslâm'ın ve Müslümanların gerçek düşmanları hakkında bu divanda tek
kelimeye rastlanmamaktadır.
Halid, sözde Gulâm Abdullah-ı
Dehlevî'nin, mânevî terbiyesini (!) almak üzere Hindistan'ın Cihânâbâd Kenti'ne
varır varmaz kaleme aldığı bir kasidesinde çeşitli tehlikelerden kurtulmuş
olmanın sevinciyle Allah'a şükrederken bu tehlikelerin başında “Azerbaycan
Alevîleri”nin, “Anarşist Afganlılar”ın Kabil'i Peşâver'e bağlayan Hayber
Geçidi'ndeki Mecûsî haydutların kötülüklerine varıncaya kadar her şeyi
anlatmaktadır. Buna mukabil İngilizlerin işgali altındaki Hindistan'a, âdetâ
can atarcasına girerken onların Müslümanlar aleyhinde tezgahladıkları bin bir
fitneden hiç birisi hakkında tek söz bile söylememektedir.
İlginç olan, Bağdâdî'nin bu
konuda yakayı ele verdiği şu ifadeleri kullanmış olmasıdır: "Turan ve Horasan
halkı beni çok kınadılar. 'Eğer Müslüman isen, küfür ülkesine gitmeyi nasıl
kabul ettin?' diye!" "Dediler ki: 'Delhi'de küfrün karanlığı vardır.' Ben ise
içimden dedim ki: “Eğer hayat suyunu aramakta isen, karanlığa gitmeyi göze
almalısın...”[2]
Şimdi bütün bu sorular ve çelişkiler ister istemez bazı
karanlık ihtimalleri çağrıştırmaktadır. O da Ma'ruf el-Berzenjî'nin ve Osman
Hayâî Bey'in de ileri sürdükleri gibi, Bağdâdî'nin Hindistan'a yaptığı seyahatin
arkasında birtakım esrârengiz amaçların bulunmuş olması ihtimalidir. Ancak eğer
varsa bu amaçların içyüzünü tamamıyla aydınlatabilecek (râbıtadan başka)
herhangi bir kanıta -itiraf etmek gerekir ki- şimdiye kadar henüz
rastlanmamıştır.
Şu var ki râbıta, ilk kez O'nun
tarafından ortaya atılmamış olsa bile râbıtaya yepyeni bir içerik kazandırmak
sûretiyle birinci derecedeki amacına ya da amaçlarına bu sûretle ulaşmak istemiş
olabilir! Burada çok ciddi olarak şu iki soru insanın kafasını ister istemez
kurcalamaktadır:
1. Halid Bağdâdî, ölüm
döşeğindeyken yazdırdığı vasiyetnâmesine acaba neden: "Zamanımda kurulmuş olan
tekkelerin sayısını benden sonra çoğaltmayınız!"[3]
şeklinde bir cümle koydurarak yaptıklarından âdetâ derin bir pişmanlık
duyduğunu ortaya koydu?
2. Ününden sebep
kıskanmış olsalar bile düşmanları neden O’nu ayrıca “yogilik”le suçladılar?
Anlaşılan O'nun, durup dururken ve ortada hiç bir zorlayıcı sebep yokken, her
türlü tehlikeyi göze alarak tam bir yıl boyunca en çetin şartlarda yolculuk
yapmak sûretiyle Hindistan'a gitmesinde hâlâ bilinmeyen çok önemli sırlar
bulunmaktadır!
Başka bir soru daha var:
Diyelim ki Halid Bağdâdî, hemen bütün Nakşî rûhânîleri gibi baştan beri zaten
bir iç aydınlığa ulaşmıştı (?) Peki bu ulu şahsiyet acaba neden önceki pirleri
gibi “Üveysîlik” yolu ile (henüz hayatta bulunan) Hindli şeyhinin himmetinden
istifade edemedi de ta oralara kadar gitmek zorunda kaldı? Ya da farz edelim ki
ilk başlarda kendisi bu denli telepatik iletişimi henüz kurabilecek olgunluğa
erişmemiş idiyse, onu “mânevî işaretiyle” ta Hindistan'a kadar “mıknatıs gibi
çeken” pîri neden “himmet ve bereketiyle” tüm evliyâlık meziyetlerini ona
ışınlayamadı? Yoksa tellerde kopukluk mu vardı?!
Ayrıca şunu da sormak gerekir:
Halid'i iki kanatlı yapmak için Hindli Gulâm Abdullah, acaba uzak mesafeden
dolayı mı himmetini Irak'a yollayamadı da onu, dervişlerinden Mirza Rahim Allah
Big aracılığıyla yanına çağırdı; yoksa bunun başka bir nedeni mi vardı? Doğrusu
Nakşîbendîlerin bu çelişkiyi nasıl açıklayacaklarını merak etmemek elde değil!
Sonuç olarak şunu söylemek
gerekir: Bu seyahatin arka planındaki asıl önemli gerçekler belki ebediyete
kadar gizli kalabilir; Müslümanlar da Bağdâdî hakkında bir önyargının
sorumluluğu altına girmek istemez olabilirler. Fakat o dönemde haçlı
dünyasının, İslâm âlemini perişan etmeye yönelik sinsi faâliyetlerinde onun,
sırf bu râbıta fitnesi ile bir figüran olarak çok daha tehlikeli amaçlar için
kullanılmış olabileceği kuşkusu daima zihinleri kurcalayacaktır! Unutmamak
gerekir ki İslâm'ı paramparça etmek için sahnelenen Kadıyânîlik ve Bahâîlik
komplolarının senaryoları da yine oralarda ve benzer yollarla hazırlanmıştır!
Onun için eğer Nakşîbendîler, Kadyânîliğin ve Bahâiliğin ne olduğunu
anlayabilecek kültür ve bilgiye sahip bulunsalardı, mutlaka kendi tarîkatlarının
nasıl oluştuğunu ve Bağdâdî gibi öncülerinin kişiliğini araştıracak, bu sâyede
gerçeklerin büyük bir kısmını öğrenme olanağını bulacaklardı.
Nakşîliğe temel bir kural
olarak yerleştirilmiş bulunan râbıtanın kaynağına gelince, esasen bu konuya
ışık tutan ipuçları ve aydınlatıcı bilgiler çok önemlidir. Bunlar ortaya
konmadan râbıtanın çürütülmesi kolay değildir.
Nitekim râbıtayı kestirme
yoldan reddetmek, Nakşîbendîlikle ilişkisi olmayan duygusal mizaca sahip
Müslümanımsı “dindarlar” üzerinde bile çoğu kez iknâ edici bir etki
uyandırmamaktadır. Kaldı ki bu tarîkatın atmosferini soluyarak, rûhânilerinin
telkinleriyle yıllarca şartlanarak, dış dekorundan etkilenerek yaşamlarının
büyük bölümünü bu şekilde geçirmiş fanatik mürîd ve dervişlere “Râbıtanın esin
kaynağı Budizm’dir.” diye kestirip atmak, onların iç dünyasında büyük
depresyonlara, hatta beklenenin üstünde şiddetli tepkilere yol açabilir. Çünkü
onlar şeyhlerinin yanılmazlığına kesin şekilde inanmaktadırlar! Tarîkat
rûhânîlerinden birinin adı anıldığında ona "Kaddesellahu sirrehû" diye
yaptıkları lâhûtî duâ şekli bile, onların, pirlerini nasıl tanrılaştırdıklarını
açıkça kanıtlamaktadır.[4]
("Kaddesellahu Sırrehû": Bütün
tarîkat bağlılarının, kendi uluları için kullandığı özel ve yüceltici bir duâ
şeklidir. Ayrıca “Kaddesellahu Sırrehu’l Azîz” ve “Kaddesellahu Rûhahû”
şeklinde de duâ ederler.
Bu duânın kaynağı
Hristiyanlıktır. Çünkü Rûhânî kişilik Hristiyanlıkta vardır ve onlara göre
rûhânîler kutsal kişilerdir. Hristiyanlıkta, -sözde- günahlardan münezzeh
sayılan velîlere, özel bir sıfat verilir. Bunlara, Hristiyan Araplar “Kıddîs”
derler. Bu sözcük: “Mukaddes şahsiyet” demektir. Nitekim Papa’dan söz ettikleri
zaman O’nu, “Kadâse'tul-Bâba” şeklinde özel bir unvanla anarlar ki bu, Mukaddes
Papa Hazretleri demektir. Batı dillerinde bunun karşılığı “Saint=sen” ve
“San”dır. Saint Benoit (Sen Benua) ve San Marco (San Marko) gibi...
“Kaddesellahu Sirrahû”
duâsının anlamına gelince “Allah onun sırrını takdîs etsin” demektir. Bu
duâ şeklinden öyle anlaşılıyor ki tarîkat bağlıları, büyükleri hakkında şöyle
düşünmektedirler: "Onlar, (yani evliyâlar), artık Allah'ın rahmetine muhtaç
değildirler. Ancak O'nun iltifat ve övgüsüne muhataptırlar."
Bu ilgiyle açıklanması gereken
üç önemli nokta vardır:
Birincisi şudur:
Peygamberler (aleyhimusselâm) hazerâtı da dâhil, herkes ve her şey, istisnâsız
Allah Teâlâ'nın rahmetine muhtaçtır. Hiç kimse O'nun merhametinden müstağnî
değildir.
İkincisi: İslâm'da
mü’min kişinin duâsı Kur’ân ve sünnetten rûhunu almalıdır. Bu her iki yüce
kaynakta da “Kaddesellahu Sırrahû” gibi bir duâ şekline rastlamak mümkün
değildir. Ne Hz. Peygamber (s.a.s.), ne ashâbından biri, ne de tabiîn
hazerâtından hiç kimse, mü’minleri böyle bir duâ ile anmamıştır. Bilakis ümmetin
bu büyükleri birbirlerine şu ifadelerle duâ etmişlerdir:
“Rahimekellah; rahimekillâh”: Allah sana rahmet eylesin.
“Yerhamukellah; yerhamukillâh”:
Allah sana rahmet eylesin.
“Rahimehullah - Rahimehallah-...”
: Allah ona rahmet eylesin.
“Rahmetullahi Aleyhi; Aleyha...”:
Allah'ın rahmeti onun üzerine olsun.
“Radiyallahu Anhu –Anha –
Anhuma – Anhum -...”: Allah ondan (onlardan…) râzı olsun, vs.
Üçüncüsü: “Tenzîh” ve
“Takdîs” edilmeye gelince, bu ancak Allah Teâlâ'ya yaraşır. Nitekim meleklerin:
“... Biz Seni, överek tüm eksikliklerden tenzîh ediyor ve Seni takdîs
ediyoruz.” şeklinde Yüce Allah'a cevap verdiklerini Kur’ân-ı Kerîm
kaydetmektedir (2/Bakara, 30).[5]
Dolayısıyla yukarıda söylendiği
şekilde yapılacak fevrî açıklamalar, Yüce Kur'ân'ın öngördüğü hikmete de
aykırıdır. Çünkü tarîkat bağlısı olan insan, mistisizmin derûnî etkilerini,
gönül dünyasının derinliklerinde büyük bir coşku ile yaşar. Bu bakımdan onu,
önyargılarından arındırmak; engin duygularından soyutlamak; dalgaları arasında
yüzdüğü hayâl âleminden onu kurtarmayı göze almak ve aklın isâbetli
kılavuzluğunda onu Kur'ân'ın aydınlık ortamına çekmeye çalışmak, dünyanın belki
de en zor işidir.
Sebebine gelince, hemen bütün
tarîkatlarda ve özellikle Nakşîbendîlikte öyle abartılı bir evliyâcılık
mitolojisi vardır ki zaten her mürîd şeyhini en büyük evliyâlardan sayar.
Nitekim tarîkatın gizli öğretilerinde evliyâ peygamberlerden daha üstündür.
Nakşîbendî şeyhleri arasında çok az kişi bu sırrı ağzından kaçırmıştır.
Bunlardan biri de Hasan Lûtfi Şuşud’dur. Bu şahıs aynen diyor ki: "Velâyet,
fenâya varmış kimsenin hâlidir. Nübuvvet mertebesinden uludur. Bazı enbiyâ
hazerâtı velâyete de sâhib olmuşlardır. Lâkin her velîde nübuvvet-i tarifiyye
veya tebliğiyye mevcûd olagelmiştir."[6]
Bu belgesel ifâde ile çarpıcı
bir şekilde kanıtlandığı üzere her tarikat şeyhine, (insanüstü güçlere sahip)
velî diye inanılan ve onu peygamberlerden üstün tutan; hatta -tabir caizse- onu
fizik bir ilâh olarak kabul eden zihniyet ve inanışa sıkı sıkıya bağlı kimseyi,
eğer gerekli ortam ve şartların oluşmasından önce râbıtanın içyüzü hakkında
aydınlatmaya kalkışırsanız bu, bir bakıma tanrılaştırılmış tarîkat şeyhini, can
fedâ mürîdinin yüzüne karşı ya düpedüz yalancı bir sahtekâr, ya da kapkara bir
câhil diye nitelemek sûretiyle onun bütün dünyasını alt üst etmek
anlamına gelecektir ki böyle bir davranışın ne gibi sonuçlar getireceğini tahmin
etmek güç değildir.
Nakşîliğin tılsımlı ekseni ve
ağırlık merkezi sayılan râbıtanın esin kaynağını araştırırken onun olgunlaşma
süreci içinde tarikatı, Hind mistisizminin, İslâm'a uyarlanmış şekliyle yaşayan
rûhânîlerdeki hayat tarzına önce bakmakta yarar vardır. Bunların başında hiç
kuşkusuz Gulâm Abdullah-ı Dehlevî gelmektedir ki Halid Bağdâdî'yi işte bu kişi
yetiştirmiştir.
Ünlü Nakşî Şeyhi Kasım Kufralı,
bizzat kendisinin de halkalarından biri olduğu bu tarîkatın pirlerinden Gulâm
Abdullah'ı, yukarıda işaret edilen yaşam tarzı içinde aynen şu sözlerle
anlatmaktadır: "Hind muhitinde, zâhidlerde daima görülen sahralarda gezme, et
yememe ve türlü işkenceler dolu bir riyazât hayatı geçirme gibi haller bu zatın
da günlük hayatını işgal ediyordu."[7]
Kufralı’nın, bu şahsı
yetiştiren Mirza Mazhar Cân-ı Cânân hakkında söylediği sözler de yukarıdaki
ifadeye çok benzemektedir. Görüldüğü üzere böyle bir yaşam biçimi ne Hz.
Muhammed (s.a.s.)'in, ne de sahâbîlerinden herhangi birinin yaşam tarzına
benzemektedir. Doğrusunu söylemek gerekirse Hindli spiritüalist Budha Guatama
ancak bu şekilde yaşamıştır.
Dolayısıyla râbıtaya son
şeklini veren Bağdâdî'nin Hindistan'a giderek, Budha'yı örnek almış olan böyle
bir insanın denetiminde bir yıl egzersiz yapması, râbıtanın kaynağı hakkında
insanı ilk kuşkulandıran bir ipucu oluşturmaktadır.
Halid Bağdâdî'nin divanına
şöyle bir göz gezdirmekle onun ne kadar duygusal bir kişiliğe sahip bulunduğu
hakkında yeterli bir izlenim edinmek mümkündür. Bu nedenle onun şöhretinden
yararlanan şeyhler bu divanı daima mürîdlerinden gizlerler. Rabbânî'nin karmaşık
ve pek anlaşılamayan mektuplarını hemen her münasebette ortaya koydukları halde
Bağdâdî'nin açık seçik divanından onlara bir tek mısraı bile okuyup
açıklamazlar. Hatta bu divanın gündeme getirilmesi ihtimallerine karşı son
derece kıvrak davranır, dikkatleri dağıtırlar. Sebebine gelince, tipik Nakşî
mürîdlerinin, zihninde imparatorlardan çok daha heybetli, peygamberlerden daha
kutsal bir kişilik içinde canlanan ve böylece anımsanması gereken Bağdâdî gibi
bir tarîkat mürşidine âit divanda aşktan, meşkten söz edildiği anlaşılırsa bu,
onun zincirine bağlı bir halkadan ibaret olan şeyhin, kendi mürîdleri nazarında
basitleşerek onlar üzerindeki otoritesini kaybetmesi demektir.
İşte buna benzer birtakım
spekülasyonların arkasında gerçek yanları gizli tutulmaya çalışılan Bağdâdî'nin
bu kişiliği, râbıtanın kaynağını arayan insan için yine çok önemli bir ipucu
oluşturmaktadır.
Aslında Bağdâdî'nin yogadan,
nasıl olmuş da bir râbıta yaratmış olabildiği meselesini tam mânâsıyla
aydınlatabilmek için önce Budizm'i, ondan sonra da yogayı çok iyi incelemek
gerekir. Çünkü şurası açık bir gerçektir ki Nakşîbendî şeyhlerinin çoğu ilim ve
kültürden yoksundurlar. Onlardaki bilgi fukaralığı eskiden beri bilinmektedir.
Bu nedenledir ki bir Nakşî cemaati arasında şeyhin çevresini oluşturan câhil
kalabalıkları, ona yakın olan üst düzey bir klik yönetir ve yönlendirir.
Doğrusunu söylemek gerekirse şeyhin bizzat kendisi de yine bu kurnaz bendegân
takımı tarafından yönetilir ve yönlendirilir. Kasım Kufralı gibi eşine çok ender
rastlanabilecek şahsiyetler hâriç, bu şeyhler hayat ve kâinât gerçeklerinden o
kadar habersiz, o kadar çok karanlık bir dünyada yaşamaktadırlar ki kendi
tarîkatlarının geçmişi hakkında bile efsanelerden öte bir malumat sahibi
değildirler.
Onun için Nakşîbendî
Tarîkatı'nın, yakın geçmişinden bir kesitin gerçeklerini bile onlara anlatmak
ve çeşitli din ve felsefelerden, birtakım inanış biçimlerinin bu tarîkata sızmış
bulunduğuna ilişkin onları kısa yoldan iknâ etmek ne yazık ki mümkün değildir.
Bu nedenle önce Budizm'i, ondan
sonra da yogayı bir nebze tanıtmakta ve yoga ile râbıta arasındaki benzerlikleri
gözler önüne sermekte sadece yarar değil, -gerçeklerin daha net ve rahat bir
şekilde ortaya çıkması bakımından- zorunluluk vardır.
Bu ilgi ile şuna büyük bir
ihtimal vermek gerekir ki, yaklaşık 170 yıl önce Bağdâdî'yi açık bir şekilde
yogacılıkla suçlayan Ma'ruf el-Berzenjî, eğer Budizm ve yoga hakkında geniş bir
bilgiye sahip olsaydı Bağdâdî'nin savunucuları karşısında pes etmeyecek ve
O'ndan özür dilemek gibi bir durumda kalmayacaktı.
Çünkü Bağdâdî hakkında: "O,
Hindistan'a gitti, sihirbaz yogacılardan ders aldı ve İngiliz Hristiyanlardan
bir din öğrendi. (...)"[8]
diyebilecek kadar az çok bazı gizli şeyleri sezebilmiş olduğu anlaşılan
el-Berzenjî, eğer bu konuda geniş bir bilgiye sahip olmuş bulunsaydı râbıta ile
yoga arasındaki inanılmaz benzerlikleri derhal saptayabilecek ve sonuç ne olursa
olsun, (ilim kisvesini taşıyan bir şahsiyet olarak) İslâm'ın tahrip edilmesine
karşı asla susmak ve teslim olmak zorunda kalmayacak, aksine direnişini
sürdürecekti.
Dolayısıyla Berzencî örneği, o
dönemde yaşayan ve büyük çoğunluğu, Nakşîbendîlerin tuzağına düşen mollaların,
kültürel durumunu açıkça yansıtmaktadır. Çünkü birer İslâm âlimi ve evliyâ diye
sonraki kuşaklara tanıtılan bu adamlar da eğer Berzenjî gibi yoga hakkında
(veya daha kapsamlı bir ifade ile) İslâm'ın dışındaki diğer din ve felsefeler
hakkında yeterli bilgilerden yoksun olmasalardı Budizm'i İslâm'a uyarlamaya
çalışan Nakşîbendîlere âlet olmayacaklardı.
Şu halde madem ki başta
tarîkatçılar olmak üzere râbıtanın asıl kaynağı hakkında çoğunluk hemen hemen
bir şey bilmemektedir, öyle ise meseleyi kökünden ele almak gerekir. Yani önce
Budizm'in, keza onun disiplinlerinden biri olan yoganın ve meditasyonun ne
olduğunu çok iyi öğrenmek icap eder.
Bu konudaki tarihî bilgiler
eşelendiğinde Budizm'in ana yurdu olan Hindistan'ın, âdetâ başlı başına bir âlem
olduğu görülür. Ilıman muson ikliminin egemen olduğu yağmurlu, kesif ormanlarla
kaplı, uçsuz bucaksız yemyeşil ovalarıyla, bitek ve bereketli topraklarıyla,
kalabalık şehirleriyle, efsanevi mimarisiyle son derece ilginç ve insan
psikolojisini derinden etkileyen bu coğrafyaya, tarihöncesi devirlerden
başlamak üzere yüzyıllar boyu, çeşitli ırklar, ya saldırarak, ya da usul usul
göç ederek gelip yerleşmişlerdir. Mundallar'dan, Santallar'a, Bhiller'den
Gondlar'a, zenci Darvitler'den, Hind Ârîleri'ne ve Melanezya Irkı'na kadar
çeşitli insan toplulukları önce gelip buraları şenlendirmiş, arkalarında derin
izler bırakmışlardır. Bu bakımdan Hindistan, epeyce farklı bir antropolojiye
sahiptir.
Bu topraklara sonraları akın
eden Persler'in, Moğollar'ın, Afganlar'ın, hatta Helenler’in ve Anadolu kökenli
milletlerin, zaman içinde Hind potasında eridikleri de bir gerçektir.
Dolayısıyla Hindistan, sosyal mozaik bakımından o kadar renkli, o kadar
kozmopolit bir ülkedir ki tarih boyunca bu niteliğe sahip bulunmuş başka bir
yer, hemen hemen yoktur.
Hayranlık uyandıran müziği, göz
alıcı sanatları, rengârenk giysiler ve takılar içindeki allı pullu kadınları ve
bin bir türlü âdetleriyle; büyücülerin, üfürükçülerin, falcıların, medyumların,
Hint fakirlerinin, dilenci râhiplerin gösteri kıyâmeti içinde cirit attığı cadde
ve meydanlarıyla; Yoginlerin rüyalar âleminde uçarcasına tefekküre daldıkları
parklarıyla başlı başına birer dünya olan Hind şehirleri son derece
büyüleyicidir.
Hindistan'ın ilginç yanları
sadece bunlarla da sınırlı değildir. Bilakis buraya tarih boyunca gelip
yerleşmiş olan milletler, insanın hayâl sınırlarını zorlayan o kadar çok din,
felsefe, düşünce ve inanış biçimi türetmişlerdir ki bunları, ayrıntılarıyla
yazıya dökmek, ilim adamlarını ve araştırmacıları yıllarca uğraştırmıştır.
[1]
Ruhu'l-Furkan: 2/78
[2]
Halid Bağdâdî Divanı, Beyit: 46, 47
[3]
Bk. Muhammed Muti' el-Hâfız-Nizâr Abaza, Ulemâ'u Demashk va A'yânuha 1/334
[4]
Hasan Lûtfi Şuşud, İslâm Tasavvufunda Menâkıb-ı Evliyâ s.163 İstanbul-1958.
[5]
Kutsallık kavramı hakkında fazla bilgi için Bk. Ferit Aydın, İslâm'da İnanç
Sistemi, s. 28-31 Kahraman Yayınları istanbul-1995
[6]
Hasan Lûtfi Şuşud, İslâm Tasavvufunda Menâkıb-ı Evliyâ s.163 İstanbul-1958
[7]
Kasım Kufralı, Nakşîbendîliğin Kuruluş ve Yayılışı s. 93 Türkiyat Enstitüsü
No. 337 İst.
[8]
Bk. Muhammed Muti' el-Hâfız-Nizâr Abaza, Ulemâ'u Demashk va A'yânuha 1/304
|