Kavramlar Ansiklopedisi | Kategoriler | Konular

p) Sözlü ve Fiilî Dua

p

p) Sözlü ve Fiilî Dua:

Dille dua vazifelerimizden
sadece biridir. Sebeplere yapışmadan sadece dille yapılan dua ile yetinmek,
sünnetullahı, Allah'ın kanununu bilmemek ve ona uymamak demektir. İslâm'ın
yeryüzüne hâkim kılınması, sadece dua etmekle olacak olsaydı, insanlar
içerisinde duası en çok kabul edilmesi gereken Hz. Peygamber (s.a.s.)'di. O
bu kadar eziyetlere katlanmaksızın dua ederdi ve görevini tamamlardı. Yani o
Mekke günlerini yaşamaya gerek yoktu. Fakat O böyle yapmadı. Önce üzerine düşen
sorumluluğu fiilî olarak yerine getirdi. Arkasından da ellerini açıp dua etti.
Allah da O'nu mahcup etmedi.
Biz bu noktadan hareketle duayı
iki kısma ayırabiliriz: Fiilî dua, Sözlü dua. Fiilî dua, kişinin herhangi bir
arzusu karşısında elinden gelen her şeyi tamamen yapmasını ifade eder. Mesela,
hastasına Allah'tan şifa dileyen kimsenin, öncelikle tıbbın gerektirdiği
şeyleri, imkânları çerçevesinde yerine getirmesi gerekir. Bunu yerine
getirmedikçe, ellerini açıp Allah'tan şifa dilemesi yeterli olmayacaktır. Çünkü
Allah yeryüzündeki her şeyi birtakım sebeplere bağlamıştır. Gerçi Cenab-ı Hak,
bazen sebepsiz de yaratır, sebepsiz de verebilir; ama bunu beklemek, Allah'ın
hayata koyduğu kanunlara aykırıdır. Biz o sebepleri yerine getirmekle
mükellefiz.
Sözlü dua ise, kişinin elinden
geleni yaptıktan sonra Allah'tan yardım istemesidir. Fiilî dua her zaman sözlü
duadan önce gelir. Ama ikisini birbirinden ayrı düşünemeyiz. Çünkü fiilî dua
bedenin eylemi ise; sözlü dua da ruhun eylemidir. Zaten insan bu
beden ve ruh ikilisinden oluşan bir varlıktır. Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle
buyuruyor:
"Hayatımı
kudret elinde tutan zat'a (Allah'a) yemin ederim ki, iyiyi emredecek, kötülüğü
yasaklamaya çalışacaksınız veya Allah, size kendi katından bir azab
gönderecektir. Sonra O'na dua edeceksiniz, fakat duanız kabul olunmayacaktır."[1]

Görüldüğü gibi, fiilî dua
yapmadan, sözlü duanın kabul edilme ihtimali yok gibidir. Dua, Allah'tan bir
"şey" istemektir. Fakat bu "şey" düşünme, bilim, sorumluluk, irâde, zahmet, iş,
emek ve eziyetin yerini alan bir "şey" olmamalıdır. Belki bizzat kendisi bu
sorumluluğun içindeyken, insan, zaman zaman ihtiyaç duyduğu bir şeyi elde etmeye
yönelik bir duada bulunabilir. İşte o zaman, bu "şey"i ister ve alır.[2]

İslâm, duayı insanlar,
sorumluluktan veya işten kaçsınlar diye emretmemiştir. İslâm'ın emrettiği dua,
tüm hazırlıklardan ve işten sonra yapılan duadır. Ancak tüm hazırlıkları
eksiksiz yerine getirdikten sonra "artık bu iş tamamdır" deyip de duadan
uzaklaşmak yanlıştır. İşler ancak dua ile tamam olur.
Duayı, sorumluluktan kaçan,
tembel, acz içerisinde olan insanların ellerinden alarak sorumluluğun bilincinde
olan ehil insanların ellerine verirsek, o zaman dua bir anlam ve aksiyon
kazanacaktır. Dua mert çehrelerde güzellik kazanır. Hz. Ali gibi, gereken yerde
kılıçla dua etmesini bilmeliyiz. Onun kılıcı savaş alanında ölüm yağdırırken;
dili Allah karşısında âcizliğin tercümanı oluyor, gözleri de Allah için yaş
döküyordu.[3]

Fitne, fesat ve zulmün toplumu
sardığı, fertleri ifsad ettiği zamanlarda; önce duaya sarılmak acziyetin,
tembelliğin, korkaklığın ve sorumluluktan kaçtığımızın ifadesidir. Özellikle
bugün "müslümanım" diyen insanların Allah'ın dâvâsı için pek fazla bir şey
yapmadıkları halde, hatta bazılarının tüm mesailerini dünyevî işlere
harcadıkları halde, bunların ellerini açıp "Allah'ım, bize sahip gönder!"
dediklerine şâhit oluyoruz. Halbuki ortadaki durumu sahiplenmesi gerekenin
bizler olduğumuzun farkında değiliz.
İçinde yaşadığımız hayatta olup
biten şeyler bizleri ne kadar ilgilendiriyor? Gözlerimizle şahit olduğumuz
olaylara herhangi bir şekilde sözlü veya fiilî müdâhale imkânı varken,
rahatımızı bozmamak ve kendimizi riske atmamak için, hep kalb ile müdâhale (!)
etme yolunu mu tercih ediyoruz? Cadde ve sokaklarda olup bitenleri evlerimizin
pencerelerinden veya televizyonlarımızın ekranlarından seyrettikten sonra da
kalkıp "Ya Rabbim..." diye dua ederek problem ve fitnenin kalkmasını mı
bekliyoruz? Bu ne biçim dua anlayışı? Rasulullah (s.a.s.) böyle mi yapıyordu?
Hayır, şüphesiz O önce tebliğ ediyor, sonra arkasından "Ya Rabbim! Onlar
bilmiyorlar, onlara hidâyet ver!" diyordu. Yine savaş öncesi tüm hazırlıklarını
bitiriyor, sonra dua ediyordu. İşte Hendek savaşı... Bir-iki ay önce Allah
rasûlü hendeklerin kazılmasını, ekinlerin vaktinden önce biçilmesini,
meyvelerin, hurma yapraklarının toplanmasını, cadde ve sokaklarda barikatlar
kurulmasını emretti. Bizzat kendisi de taş ve toprak taşıdı. Tüm hazırlıkları
tamamladı. Bu şekilde fiilî duayı tamamlayınca arkasından sözlü dua yaptı,
Allah'tan yardım talep etti. Allah da onlara zaferi bahşetti.
Bazen, müslüman kardeşlerimiz
birbirlerine "bana dua et" diye ricada bulunuyorlar. Müslümanların
birbirlerinden dua talep etmeleri güzel bir şey, yüce dinimizin tavsiyesidir.
Ama dua talep eden kardeşlerimiz acaba sorumluluklarını yerine getirip
getirmediklerine, yani fiilî dua konusundaki hallerine bakıyorlar mı? Fiilî
duaları herkesin bizzat kendisinin yapması lazımdır. Ancak böyle olursa
kendimizin veya bir başka kardeşimizin bizim hakkımızda yaptığı duanın bir
anlamı ve geçerliliği olabilir. Yoksa, görüldüğü gibi, sadece dille yaptığımız
dualarımız kabul edilmiyor.
Mesela, asr-ı saâdette bir Uhud
dersi var. Uhud savaşında müslümanların zaferi nasıl kaçırdıklarını ve kısmî
mağlûbiyetin ne şekilde geldiğini biliyoruz. Acaba o savaşta Allah Rasûlü
(s.a.s.) ve müslümanlar dua etmedi mi ki, bu hale geldiler? Hayır, mutlaka dua
etmişlerdi. Ama sözlü duadan önce yerine getirilmesi gereken sorumlulukları
yerine getirmede problemler olmuştu. Peygamberimiz'in geçide yerleştirdiği ve
her ne pahasına olursa olsun buradan ayrılmayacaksınız dediği elli okçu
görevlerini yarıda bırakıp mevzîlerini terk etmişlerdi; Sebep buydu.
Allah'ın yardımı kulun gücünün
bittiği yerde gelir. Biz, Allah'ın yardımını talep ederken, bunun için dua
ettiğimizde sahip olduğumuz gücümüzü sonuna kadar kullanıp kullanmadığımıza
bakalım.[4]



[1]
Tirmizî; Tac Terc. 5/687.


[2] Ali
Şeriati, a.g.e. s. 156


[3]
a.g.e. s. 170.


[4] Hasan
Eker, a.g.e. s. 48 vd; Ahmet Kalkan, Kur'an Kavramları.