sel
Rüya Tabirleri
Açılış  Giriş Sayfası Yap
Favori  Sık Kullanılanlara Ekle
MC ÜYE İŞLEMLERİ
Üyeadi:
Parola :
Ansiklopediler
Sponsorlu Bağlantılar
Secme Konular
· Kur'ân-ı Kerim'de İçkinin Haramlığı ve Yasaklanma Aşaması
· İslâm Kelimesinin Anlamları
· Nâs ve İnsan Kelimelerinin Anlam ve Mâhiyeti
· Allah'ın Kulu, Kulun Allah'ı Sevmesinin Belirtileri
· HAYY-KAYYUM
· Kur’an’da Ruh Sağlığı, Psikolojik Denge ve Huzur
· a- Hudûs Delili
· İnsan İle Diğer Canlılar Arasındaki Farklar
· Hikmetin Kur’andaki Dört Anlamı
· Sâlih İnsan Kimdir?.

Burayada Bak
· İslam’a Göre Din Gerçeği
· Mısır'dan Çıkış
· Orucun Şartları
· Athene
· Allah’ın İsmi Olarak Şehid
· Misvak ve Diş Temizliği
· 3- Toplumda Tevhid
· Câhiliyyenin Bir Başka Yönü
· Câhiliyye
· 2- İddetini Doldurmamış Kadınlar
· Tevrat'ın Nüshaları
· İkon
· Kitab-ı Mukaddes
· Kurşun Dökmek
· Kuzah

Son Okunanlar
· el-MELİK - el-HAKK
· Cihad Saldırı mıdır? .
· 4- Kardeşlerin Birbirlerine Karşı Görevleri
· Kur'an'da Belirtilen İmtihan Şekilleri
· Nimet veya Külfetle Deneme
· Şeytana ve Cinlere İbâdet
· er-REFÎK
· Bak ve Düşün!
· Azm ve Tevekkül Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
· Oturuşta



Kavramlar Ansiklopedisi     A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T V Y Z 0 1 2 3 4 5 6 7 8 9

el-MELİK - el-HAKK

Yeni Sayfa 1
﴿ اَلْمَلِكُ - اَلْحَقُّ ﴾ el-MELİK - el-HAKK
Allah’ın isimlerinden biri de Melik’tir.[1] Hakiki mülkün manası her yönden Yüce Allah için sabittir. Bu sıfat sair kemâl sıfatları da gerektirmektedir. Çünkü tam ve hakiki mülkün, hayatı, kudreti, iradesi, işitmesi, görmesi, kelamı ve kendisiyle kaim olan ihtiyari fiili olmayan biri için sabit olması imkansızdır. Emretmeyen, nehyetmeyen, mükafatlandırmayan, cezalandırmayan, vermeyen, men etmeyen, şereflendirmeyen, zelil kılmayan, hakir görmeyen, ikram etmeyen, nimetlendirmeyen, intikam almayan, alçaltmayan, yükseltmeyen, memleketinin dört bir köşesine elçiler göndermeyen, kullarına emirlerini ve yasaklarını vasiyet etmeyen bir kimse nasıl meliklik ile vasıflanır. Hakikatte hangi melikte bu sıfatlar yoktur.
Bu, kullarını, yüce Allah’tan daha mükemmel kılarak O’nun isimlerini ve sıfatlarını inkar eden muattileyi (ta’tîlcileri[2]) açıklamaktadır. Onlar Rableri hakkında söylediklerini emirleri ve melikleri hakkında söylemekten kaçınırlar. Hak olan mülkiyet sıfatı, ancak O’nun ile tasarrufun tamam olduğu Zatın varlığını gerektirmektedir.
Hepsi yüce Allah’tandır. Mülkün kemali yüce Allah’tan başkasında durmaz. Çünkü yüce Allah’ın dışındaki her şey O’na dayandırılır. Yapması ve yaratması üzere O’nun varlığında durur. Bu, O’nun mülkünün kemalinin O’nun hamdi ile beraber olduğunu açıklamaktadır. Mülkün ve hamdin tamamı yüce Allah’a mahsustur.
Bu makamda insanlar üç guruba ayrılmıştır:
Birincisi: Resuller ve onlara tabi olanlar, yüce Allah’a mülk ve hamdi sabit kılmışlardır. Bu, kaderi, hikmeti, isimlerin ve sıfatların hakikatlerini Yüce Allah için isbat edenlerin ve noksan sıfatlardan ve mahlukata benzetmekten tenzih edenlerin mezhebidir. Bu makamda, kelam ehlinden kendisine uyulanların akidesine ve görüşüne katılmayan ehli sünnetin dışındaki bütün taifelerin azığı tükendi.
İkincisi: Yüce Allah için mülkü sabit sayıp hamdin hakikatini inkar edenlerdir. Bunlar hikmeti ve ta’lîli (delillerle ispat etmeyi); mümkün olan her şey Yüce Allah için caizdir, çirkin olan fiilden tenzih edilmez aksine hepsi mümkündür. Çünkü o Ondan çirkin sayılmaz diyerek nefyederler. Ancak imkansız olan kötülük zatı içindir. İki zıttın bir arada toplanması gibi. Böyle olunca da meleklerine, nebilerine, resullerine ve itaat eden kullarına azap etmesi, naîm cennetin de veli kullarının üzerinde kılarak iblise ve ordusuna ihsanda bulunması caiz olur.
Ve bizim için bunun imkansızlığını bilmeye hiçbir yol yoktur. Sadece O’nun hakkındaki zürriyet haberini nefyetmek müstesnadır. Kendi iradesine buyrukta bulunması, nebilerinin iradesine emretmesi, putlara secde etmeyi, yalanı, günahı, kan dökmeyi, malları gasp etmeyi emretmesi, iyiliği, doğruluğu, iffetli olmayı, ihsanı yasaklaması caiz olur. Buyruğun kendisinde, emretmesiyle yasaklaması arasında hiçbir fark yoktur. Bu ancak sırf irade ile tahakkümdür. O’nun bir şeyi emretmesi ve onu yasaklaması muhabbetini ve onunla emretmesini  gerektirecek güzel bir sıfatı olmaksızındır. Yine bir şeyi kerih görmesini ve onu yasaklamasını gerektiren kötü bir sıfatı olmaksızındır derler.
İşte bunlar, hakikatte mülkü yüce Allah için sabit kılmamakla beraber, hamd olmaksızın mülkü O’nun için sabit kıldıkları halde hakikatte Yüce Allah’ın hamdini inkar ettiler. Çünkü onlar Yüce Allah’ı, ezelde ve ebette elbette O’nunla birlikte kaim olan bir fiil yoktur diyerek (haşa) atıl (işlevsiz) kıldılar. Onlardan çoğu, ancak melik, rabb, ve ilâh olmanın onlarla mümkün olacağı kemâl sıfatlardan Yüce Allah’ı atıl kıldılar. Onların sabit kıldığı ne bir mülk nede bir hamd vardır.
Üçüncü fırka: hamdden bir kısmını Yüce Allah için sabit kıldılar ve O’nun mülkünün kemalini inkar ettiler. Bunlar, hikmetten bir kısmını isbat eden ve bu hikmet sebebiylede Yüce Allah’ın kudretinin kemalini nefyeden kaderiyedir. Bunlar hamdden bir kısmını muhafaza ettiler Yüce Allah’ın mülkünün kemalini de inkar ettiler. Hakikatte bunlar ne bunu nede diğerini sabit kılmadılar. Çünkü, onların sabit kıldığı hikmet mahlukata nisbet edilen hikmet olup hükmü ve sabit kıldıkları mülk Yüce Allah’a dönmemektedir.  Çünkü onlar ancak, hakikatte hak olan melikin ancak onlarla mümkün olacağı sıfatların kaim olmasını nefyettiklerinden ve ihtiyari fillerin kaim olmasını nefyettiklerinden dolayı mülkü nefyetmekte karar kıldılar.
Onlara göre O’nunla kaim olan bir vasıf ve fiil yoktur. O’nun irade, kelam, işitme, görme, fiil, sevgi ve öfke gibi vasıfları yoktur. O mülkün ve hamdin hakikatinde işlevsiz durumdadır. Burada kastedilen, mülkünün umumiyetinin kaderin isbatını ve  mülkünde O’nun dilemesi dışında bir şeyin olmamasını gerektirir. Allah bundan daha büyük ve daha yücedir. Ve O’nun hamdinin umumiyeti, yaratmasında ve buyruğunda hiçbir hikmetin ve övülen gayenin -ki o gaye için yapıyor ve emrediyor-  olmamasını gerektirir. Allah bundan daha büyük ve daha yücedir.
Melik emreder, yasaklar, ikram eder, alçaltır, mükafatlandırır, cezalandırır, verir, men eder, aziz kılar, zelil kılar ve ana- baba ve zürriyetini bu hükümlerin üzerlerinde cereyan edeceği diyara indirir. Onlar imanlarının tam olacağı diyara indirilmişlerdir. Çünkü iman sözdür, ameldir, cihaddır, sabırdır ve nimet karşılığında şükretmektir. Bunların hepsi ancak imtihan diyarında olur. Naim cennetinde olmaz.
İlim ehlinden bir kişi değil, Ebu’l-Vefâ b. Akîl ve onun dışında ilim ehlinden birçok kişi, resullerin, nebilerin ve müminlerin bu dünyadaki amelleri naim cennetinden daha efdaldır dediler.
 
   Ve şöyle dediler: Çünkü cennetin nimeti onların nasipleri ve uzun müddet faydalanacakları şeylerdir. İmana, onun amellerine, namazlara, Kur’ân okumaya, Allah yolunda cihada, O’nun rızası için canları feda etmeye ve onu hevalara ve şehvetlere üstün saymaya nerede kıyaslanır. İman Yüce Allah’a taalluk eder. Ve o Yüce Allah’ın kullar üzerindeki hakkıdır. Cennet nimetleri ise kullara taalluk eder ve onların nasipleridir. Onlar ancak ibadet için yaratılmışlardır cennet ise nimet diyarıdır. Teklif ve ibadet diyarı değildir.
Aynı şekilde yüce Allah’ın hükmü ve hikmeti yeryüzünde bir halife kılmak için geçti. Ve bunu meleklerine bildirdi. Yüce Allah bu meselede kendine has olan hikmetten ve hamdin gayelerinden dolayı bu halifenin ve zürriyetinin yeryüzünde olmasını mutlak sûrette murad etmişti. Onları cennetten, onların meskeni olarak onu yaratmadan önce taktir ettiği diyara çıkarması gerekiyordu. Bu taktir sebepler ve hikmetler ileydi. O ağaçtan nehyetmek, ona o ağaçtan yemesini vesvese edinceye kadar düşmanıyla onu baş başa bırakması ve günah işleyinceye kadar onu nefsiyle baş başa bırakması O’nun hikmetlerinden bazılarıdır.
Bu sebepler, istenen övülen sonuçlara ulaştırır. Ve bu da, onun cennetten çıkmasını gerektirmektedir. Sonra, diğer hikmetler için gayeler kılınan başka sebepler onun çıkmasını gerektirmektedir. En mükemmel yönleriyle Yüce Allah’ın sebeplere yönelmesi bu gayelerdendir. Bu takdir ve bu sebepler ve gayeleri, göklerin, yerin, dünyanın ve ahiretin ehlinin Yüce Allah’ı onunla övdüğü açık olan katıksız hikmetten kaynaklanmaktadır. Hakimler hakimi olan yüce Allah bunu batıl olarak taktir etmedi, abes olarak tedbir etmedi ve açık olan hikmetinden ve tam olan hamdinden başı boş kılmadı.
Yüce Allah meleklerine şöyle dedi: “Hatırla ki Rabb’in meleklere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, dedi. Onlar: Bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek (insanı mı) halife kılıyorsun? dediler. Allah da onlara: Sizin bilemeyeceğinizi herhalde ben bilirim, dedi” (Bakara,
2/30)
Sonra Yüce Allah, tanımadıkları bu halifenin durumundan meleklere gizli kalan ilminden ve hikmetinden, onun neslinden veli kullarını, sendiği kullarını, resullerini, çeşit çeşit vesilelerle O’nun yakınlığını isteyerek O’na yaklaşmaya çare arayan nebilerini, sevgisi ve rızası için canını feda eden, gece saatlerinde, gündüzün başında ve sonunda O’nu hamdi ile tesbih eden, ayakta iken, otururken ve yanlarının üzerine yatarken, O’nu zikreden, bollukta, darlıkta, afiyette, belada şiddette ve rahatta O’na kulluk eden O’nu zikreden ve O’na şükreden, O’nun zikrinden, şükründen ve O’na ibadetten şiddetin, belanın, fakirliğin ve hastalığın vaz geçiremediği, şehvetlerin yan çizmesiyle, hevaların galip gelmesiyle, ahkamları için huyların yardımlaşmasıyla, kendi cinsinin ve diğerlerinin ona düşmanlık etmesiyle birlikte O’na kulluğa devam eden kullarını yaratacağını açıkladı.
Tüm bunlar o kulu, yüce Allah’a ibadetten, O’na şükretmekten, O’nu zikretmekten ve yaklaşmaktan alıkoyamaz. Eğer sizin ibadetiniz, yan çizmeksizin ve yapmamak için mücadele etmeksizin benim için olursa; bu yan çizmelerle, yapmamak için mücadele etmelerle ve alıkoymalarla birlikte onların ibadetleri benim içindir.
Yine yüce Allah,  tazim ettikleri ve yücelttiklerinin durumundan onlara gizli kalanları açıklamayı murad etti. Onlar onun nefsindeki kibiri, hasedi ve şerri bilmiyorlardı. Bu hayrı ve nefislerde gizlenen bu şerri bilmiyorlardı. Yüce Allah’ın şanına yakışır bir şekilde o hayır ve şerrin mukabilindeki hakimler hakiminin hikmetinin bilinmesi için onun ortaya çıkartılması ve bariz kılınması gerekiyordu.
Yine yüce Allah, çeşit çeşit ve sınıflar halinde mahlukatı yarattığında hükmünde ve hikmetinde onların kulluğunu diğerlerinin kulluğundan daha mükemmel kılarak Adem’in ve zürriyetinin, faziletli olarak yarattıklarının çoğundan daha faziletli olması hükmü geçti. Bu kulluk diğerlerinin hallerinden daha faziletli ve derecelerinden daha yüksektir. Burada kerhen ve zorla değil de isteyerek ve seçerek ortaya koydukları ihtiyari kulluğu kastediyoruz. İşte bundan dolayı yüce Allah, Cebrâil’i bu insan çeşidinin efendisine resul olan kul veyahut ta nebi olan melik olması arasında muhayyer bırakmak için gönderdi. Ve yüce Allah, kendi tevfîkiyle, Hz. Muhammed (s.a.v)’i, resul ve kul olarak seçti. Davet, meydan okuma, miraç ve Kur’ân’ın indirilmesi gibi makamlarının en şereflisinde ve hallerinin en faziletlisinde yüce Allah kulluğun en mükemmeliyle Hz. Muhammed (s.a.v)’i zikrederek  şöyle buyurdu:
“Allah’ın kulu, O’na yalvarmaya kalkınca, neredeyse onun etrafında keçe gibi birbirlerine geçeceklerdi” (Cin,
72/19.)
“Eğer kulumuza indirdiklerimizden herhangi bir şüpheye düşüyorsanız, haydi onun benzeri bir sûre getirin, eğer iddianızda doğru iseniz Allah’tan gayri şahitlerinizi (yardımcılarınızı) da çağırın” (Bakara,
2/23)
“Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescid-i Harâm’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir. O, gerçekten işitendir, görendir” (İsrâ,
17/1.) 
“Âlemlere uyarıcı olsun diye kulu Muhammed’e Furkân’ı indiren, Allah, yüceler yücesidir” (Furkân,
25/1.)
Yüce Allah, Hz. Muhammed (s.a.v.)’i övdü ve Allah’a olan tam kulluğundan dolayı ismini yüceltti. İşte bundan dolayı mahşer ehli şefaat talep ettikleri zaman şöyle dediler:    
“Muhammed’e gidin O geçmiş ve gelecek bütün günahları Allah tarafından affedilmiş bir kuldur.”[3]
Kulluk insan oğlunun durumlarının en şereflisi ve Yüce Allah’a en sevimlisi olunca o kulluk için gerekli olan ve onun ancak koşulan bazı şartlarla meydana geleceği sebepler vardır. Hikmetin en yücelerinden biride orada kulluğun hükümlerinin, sebeplerinin, şartlarının ve gerektirdiklerinin onların üzerinde cereyan edeceği diyara çıkartılmaları idi. Onların cennetten çıkartılmaları yüce Allah’ın sendiği sonuçların medyana gelmesiyle birlikte onları kemale erdirmek ve yüce Allah’ın nimetinin onların üzerinde tamamlanması içindir. Çünkü o dualara icabet etmeyi, kederleri gidermeyi, üzüntülere icabet etmeyi, hataları bağışlamayı, günahları yok etmeyi, belaları def etmeyi, şerefe layık olanı şereflendirmeyi, zillete layık olanı zelil kılmayı, mazluma yardım etmeyi, kırık kemiği düzeltmeyi, mahlukatının bazısını bazısının üzerinde yüceltmeyi ve onun faziletinin ve hususiyetinin kıymeti bilinsin diye onlara rütbeler vermeyi sever. Tam olan mülkü ve kemâl olan hamdi her ne kadar Yüce Allah’ın sevmediği yollar ve sebepler olsa da Yüce Allah’ın orada sevdiği sonuçların hasıl olacağı diyara onları çıkartmasını gerektirdi. Bir şeyin üzerinde durmak onun dışında bir şey değildir.  Adaletin gereğinin yaratılmasının adaletten olduğu gibi hikmetin gereğinin yaratılması da hikmetten dolayıdır.[4]
Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin yaratılması olan hak bu mahlukatın varlığı ile beraber olan haktır. Bu hak mahlukatın sayfalarında yazılıdır. Katip olsun veya olmasın muvaffak olan her kes onu okur. Nitekim şiirde şöyle geçmektedir: 
“Kainatın satırlarında iyi düşün.
Çünkü o Melei’l-Âlâ’dan sana gönderilen risalelerdir.
Onda hat (=yazı) vardır, eğer onun hattında düşünürsen:
Dikkat edin! Allah’ın dışındaki her şey batıldır.”
 
Onun yaratılmasının gayesi olan hakka gelince; oda kullardan murad edilen ve kullara murad edilendir. Kullardan murad edilen; onların yüce Allah’ı ve kemâl sıfatlarını tanımaları ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmadan kulluk etmeleridir. Böyle yaptıkları zaman sadece O (c.c.) onların ilâhı, mabudu, itaat ettikleri ve sevdikleri olur.
Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
“Allah, yedi kat göğü ve yerden bir o kadarını yaratandır. Ferman bunlar arasından inip durmaktadır ki, böylece Allah’ın her şeye kadir olduğunu ve her şeyi ilmiyle kuşattığını bilesiniz” (Talak,
65/12.)
Yüce Allah bu âyeti kerimede kulları kudretinin kemalini ve ilminin her şeyi kuşattığını bilsinler diye alemi yarattığını bildirdi. İşte bu, yüce Allah’ı tanımayı, isimlerini, sıfatlarını ve tevhîdini tanımayı gerektirmektedir.
Yine yüce Allah şöyle buyurdu:
“Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım” (Zâriyât,
51/56.)
Bu gaye, kullardan murad edilen gayedir. O da, onların Yüce Rab’lerini tanıyıp yalnızca O’na kulluk etmeleridir. Kullara murad edilen gayeye gelince; o da adaletle, faziletle, sevapla ve ceza ile karşılık vermesidir.
Yüce Allah âyeti kerimelerde şöyle buyurmuştur:
“Göklerde ve yerde bulunanlar hep Allah’ındır. Bu, Allah’ın, kötülük edenleri yaptıklarıyla cezalandırması, güzel davrananları da daha güzeliyle mükâfatlandırması içindir” (Necm,
53/31.) 
“Kıyamet günü mutlaka gelecektir. Herkes peşine koştuğu şeyin karşılığını bulsun diye neredeyse onu (kendimden) gizleyeceğim” (Tâhâ,
20/15.)
“Hakkında ihtilaf ettikleri şeyi onlara açıklaması ve kâfir olanların da kendilerinin yalancılar olduklarını bilmeleri için (Allah onları diriltecek)” (Nahl,
16/39.)
“Şüphesiz ki Rabb’iniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da işleri yerli yerince idare ederek arşa istiva eden Allah’dır. Onun izni olmadan hiç kimse şefaatçi olamaz. İşte O Rabb’iniz Allah’tır. O halde O’na kulluk edin. Hâla düşünmüyor musunuz! Allah’ın gerçek bir vâdi olarak hepinizin dönüşü ancak O’nadır. Çünkü O, mahlûkatı önce (yoktan) yaratır, sonra da iman edip iyi işler yapanlara adaletle mükâfat vermek için (onları huzuruna) geri çevirir. Kâfir olanlara gelince, inkâr etmekte oldukları şeylerden ötürü onlar için kaynar sudan bir içki ve elem verici bir azap vardır” (Yûnus,
10/3-4.) 
Yüce Allah’ın bu sözü, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin yaratılışını, başında, ortasında ve sonunda nasılda kapsadı. Şimdi bunu iyi düşün! Onlar hak ile hak için yaratılmış ve hakka delildir.[5]
Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
“Mutlak hakim ve hak olan Allah, çok yücedir. O’ndan başka ilâh yoktur, O, yüce Arş’ın sahibidir” (Mu’minûn,
23/116.)
el-Melik ve el-Hakk[6] düşmanlarının zannı olan bu hesabı bozduğundan dolayı  bu iki isim hakkında iyi düşün. Çünkü bu zan mülkünün kemaline ve hak olmasına zıttır. Çünkü el-Meliku’l-Hakk olan emreder ve yasaklar. Mahlukatında sözüyle ve emriyle tasarrufta bulunur. İşte bu Melik ve Mâlik arasındaki farktır. Çünkü Mâlik sadece fili ile tasarrufta bulunur. Melik ise hem fiili ile hem de emri ile tasarrufta bulunur. Yüce Allah Mâliku’l-Mülk’tür. O hem fiili ile hem de emri ile tasarrufta bulunur. Her kim, O mahlukatını abes olarak yarattı, onlara emretmez ve nehyetmez diyerek zanda bulunursa o kimse Yüce Allah’ın mülkünü yalanlamış ve O’nu gereği gibi tanımamıştır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
“Allah’ı gereği gibi tanımadılar. Çünkü ‘Allah hiçbir beşere bir şey indirmedi’ dediler” (Enâm,
6/91.)
Her kim yüce Allah’ın şeriatını, emrini ve nehyini inkar ederse ve mahlukatı başı boş salıverilmiş hayvanlar makamında kılarsa kesinlikle yüce Allah’ın mülkünü yalanlamış ve O’nu gereği gibi tanımamıştır. Yüce Allah’ın, mahlukatın ilâhı olması zatının, sıfatlarının, isimlerinin ve fiillerinin her yönden en mükemmeli ve kemali üzere meydana gelmesini gerektirir. Nitekim O’nun Zatı, sözü, vadi, emri ve fiillerinin hepsi haktır. Ahiret gününde şeriatını ve dinini gerektiren cezası haktır. Kim bundan bir şey inkar ederse Yüce Allah’ı her yönüyle ve her itibarla mutlak hak olarak vasıflandırmamıştır. O’nun hak olması şeriatını, dinini, sevabını ve cezalandırmasını gerektirir. Mahlukatını abes olarak yaratan, başı boş bir şekilde terk eden, onlara emretmeyen, nehyetmeyen, onları mükafatlandırmayan ve cezalandırmayan el-Meliku’l-Hakk nasıl düşünüle bilir? Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur:
“İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır!?” (Kıyamet,
75/36.)
İmam Şâfî (rh.a) konu ile ilgili olarak şöyle der: “Mühmel (=ihmal edilen, başı boş bırakılan), kendisine bir şey emredilmeyen ve bir şeyden nehyedilmeyendir.”
Bir çok alimde bu konu ile ilgili olarak şöyle der: “Bu kelime, hayr ve şer ile karşılık görmeyen yani mükafatlandırılmayan ve cezalandırılmayan manasınadır.”
Bu iki söz birbirinden ayrılmaz. İmam Şâfî (rh.a.) karşılığın, sevabın ve cezanın sebebini zikretti. O da, emir ve nehiydir. Diğer alimler ise emrin ve nehyin gayesi olan sevab ve cezayı zikrettiler. Bundan sonra yüce Allah’ın şu sözünü düşün:
“O, (döl yatağına) akıtılan meninin içinden bir nutfe (sperm) değil miydi? Sonra bu, alaka (aşılanmış yumurta) olmuş, derken Allah onu (insan biçiminde) yaratıp şekillendirmişti” (Kıyamet,
75/37-38.)
O başı boş bir nutfe iken onu terk etmeyen kimdir? Aksine onu nutfeye çevirdi ve o ondan daha mükemmel oluncaya kadar ona şekil verdi. Ve o, kan pıhtısı oldu. Kan pıhtısını da, ondan daha mükemmel oluncaya kadar şekillendirdi. Ve sonra onu yarattı ve yaratılışına şekil verdi. Onun çeşitli olgunlukların da  onu kendi yönlendirmesi ve hikmetiyle yönlendirdi. Ta ki onun olgunluğu düzgün bir insan şekline ulaştı. Nasıl onu  başı boş terk eder ve sevk etmez?[7]                 
Muhakkak ki Yüce Allah Âyeti kerimelerde buyurduğu gibi, mahlukatı bir gaye için ve hikmet için  yaratmadı diyerek iddiada bulunanları reddetti. 
“Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” (Mu’minûn,
23/115.) 
“İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır?!” (Kıyamet,
75/36.) 
“Biz gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları, oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık Onları sadece gerçek bir sebeple yarattık. Fakat onların çoğu bilmiyorlar” (Duhân,
44/38-39.)
Hak, hikmetler ve her şeyin kendisi sebebiyle övülen gayelerdir.  Hak, birçok kısımlara ayrılır.
1.      Yüce Allah’ın; isimleriyle, sıfatlarıyla, fiilleriyle ve âyetleriyle tanınmasıdır.
2.      Yüce Allah’ın sevilmesi, O’na ibadet edilmesi, şükredilmesi, zikredilmesi ve itaat edilmesidir.
3.      Yüce Allah’ın emretmesi, nehyetmesi ve hükümler koymasıdır. 
4.      Yüce Allah’ın buyruğu idare etmesi, hükmü sağlam yapması, idaresi altındakileri çeşitli yöntemlerle yönetmesidir.
5.      Yüce Allah’ın mükafatlandırması, cezalandırması, ihsanda (=iyilikte, ikramda) bulunan kimseyi ihsanı ile mükafatlandırması, kötülük yapan kimseyi azabı ile cezalandırmasıdır. Varolan ve görülen adaletinin ve faziletinin eserini yaratır. Bundan dolayı da O’na hamd edilir ve şükredilir.
6.      Yüce Allah’ın kullarına kendisinden başka hiçbir ilâh ve Rabb olmadığını öğretmesidir.
7.      Doğru olanı tasdik edip ona ikram etmesi ve yalancıyı yalanlayıp onu zelil kılmasıdır.
8.      Zihnî ve haricî varlıkta eserlerin çokluğu ve çeşitliliği üzere isimlerinin ve sıfatlarının sonuçlarının meydana gelmesi ve yüce Allah’ın bunu kullarına meydana gelişlerine uygun olan bir ilim olarak öğretmesidir.
9.      Tüm mahlukatın, yüce Allah’ın birliğine, O’nun Rabbleri, yaratıcıları, Melikleri ve sadece O’nun ilahları ve mabudları olduğuna şehadet etmeleridir.
10.        Mukaddes  kemalinin eserlerinin meydana gelmesidir. Yaratmak ve yapmak O’nun kemalinden hiç ayrılmaz. Çünkü Hayy O (diri) ve her şeye kadirdir. Bu sıfatlara sahip olan faildir ve irade sahibidir.
11.        Mahlukatın tamamının layık oldukları şekilde yaratılmalarında O’nun hikmetinin eserinin ortaya çıkması ve akılların ve fıtratların güzelliğine ve göz kamaştıran hikmetine şahit olmaları yönüyle O’nun muhabbetinin eserinin ortaya çıkmasıdır.
12.        Yüce Allah ikram etmeyi, nimetlendirmeyi, affetmeyi, mağfiret etmeyi ve müsamaha göstermeyi sever. Bu fiillerin gereği olarak mahlukat ve hüküm lazımdır.
13.        Yüce Allah senâ edilmeyi, methedilmeyi, övülmeyi, noksan sıfatlardan beri kılınmayı ve tazim edilmeyi sever.
14.        Rubûbiyyetinin, Vahdâniyyetinin, İlâhiyyetinin ve diğer sıfatlarının delillerinin çokluğu mahlukatın içerdiği hikmetlerden dolayıdır. Mahlukatını hak sebebiyle yaratmıştır. Hak için yaratmıştır. Ve onların yaratılması hakka katılmıştır. O kendi zatında haktır. Onun başlatması haktır. Onun gayesi haktır. Ve O hakkı içermektedir. Yüce Allah’ı, mahlukatı başı boş ve gayesiz yaratmaktan tenzih ettiklerinden dolayı yüce Allah iman eden kullarını övmüştür.
Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
“Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her vakit) Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler (ve şöyle derler:) Rabb’imiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından koru!” (Al-i İmrân,
3/191.)
Bu zannın veli kullarının zannı olmadığını aksine düşmanlarının zannı olduğunu bildirerek şöyle buyurmuştur:
“Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri biz boş yere yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır. Vay o inkâr edenlerin ateşteki haline!” (Sâd,
38/27.)
Yüce Allah’ın, mahlukatı kendisinin dilediği bir hikmet için yaratmadığını, emrinin ve nehyinin bir hikmet için olmadığını ancak yaratmak ve emrin dilemesinden ve sırf kudretinden ibaret olduğunu hiçbir hikmet ve amaçlanan gaye için olmadığını söyleyen kimsenin, yüce Allah’ı tanıdığı nasıl düşünülür? Bu, O’nun hamdinin hakikatini inkardan başka bir şey değildir. Aksine yaratmak ve buyruk ancak O’nun hamdini ve hikmetini ortaya koyan hikmetleri ve gayeleri ile kaim olmasıdır. Hikmetin inkarı, yaratmanın ve buyruğun inkarıdır. Çünkü yüce Allah’ın münezzeh olduğu ve onun kendisine nisbet edilmesinden yüce olduğu şeyi O’na sabit kıldılar. Onlar yaratmayı ve buyruğu sabit kılarak onda hiçbir rahmeti, maslahatı ve hikmeti sabit kılmadılar. Aksine onların yanında, mükellef için maslahat olmayan şeyi emretmesi ve maslahat olandan da yasaklaması caizdir. O’na nisbet ettiklerinin hepsi eşittir. Onların yanında nehyettiği her şeyi emretmesi ve emrettiği her şeyi de nehyetmesi caizdir. Bununla bunun arasında hiçbir fark yoktur ancak bunlar mücerret emir ve mücerret nehiy içindir.
Ve onların yanında, ömrünü  yüce Allah’a itaat ile, O’na şükretmek ile  ve O’nu zikretmekle tüketen ve bir göz açıp kapayıncaya kadar dahi olsa O’na isyan etmeyen kuluna azap etmesi ve ömrünü O’nu inkarla, şirk ile ve zulüm ile geçirmiş olan ve bir göz açıp kapayıncaya kadar dahi olsa O’na itaat etmeyen kulunu cennette nimetlendirmesi caizdir. Ondan bunun hilafına olanı bilmeye hiçbir yol yoktur. Ancak Resûlün bildirmesi bunun dışındadır. Eğer Resûl böyle bir şey bildirmemişse yüce Allah için bu caiz olur. Bu, yüce Allah hakkında zannın ve kötü düşüncenin en çirkinlerindendir. Bu zandan O’nu tenzih etmek O’nu zulümden tenzih etmek gibidir. Bilakis bu Yüce Allah’ın münezzeh olduğu zulmün ta kendisidir.
Hayret verici ve enteresan olan şey, yüce Allah’ın kendi zatını vasıflandırdığı kemâl ve yüce sıfatlardan  O’nu tenzih (=uzaklaştıran) eden bu mezhebin erbabının çokluğudur. Onlar bu isim ve sıfatların isbatının tecsim (=cisme benzetmek) ve teşbih (=mahlukata benzetmek) olduğunu iddia ederler. Bu zulümden yüce Allah’ı tenzih etmezler. Bunun adalet ve hak olduğunu iddia ederler. Onların yanında tevhîdin (=yüce Allah’ı birlemek) ancak yüce Allah’ın arşına istivasını, semavatının üzerinde yüce olduğunu, konuştuğunu, kelam sahibi olduğunu ve kemâl sıfatlarını inkar etmekle tamam olacağını iddia ederler. Bu taifenin yanında tevhîd ancak bu olumsuzlaştırmak ve bu isbatla tamam olur. Yüce Allah başarının sahibidir.[8]   * * *   [1]      el-Melik, Allahu Teâlâ’nın güzel isimlerinden biridir. Hükümdar ve kral anlamında bir kelimedir.         Me-Le-Ke fiilinden gelir. Me-le-ke, malik ve sahip olmak’ demektir. Kelime, hem bir şeye sahip olmayı, hem de kuvvetli olmayı çağrıştırır. Sahip ve malik anlamında ‘melik, malik, melîk’ kelimeleri kullanılır. Masdarı olan mülk veya milk, üzerinde sahip ve tasarrufta bulunulan şeyi ifade ettiği gibi, tasarrufta bulunmayı da ifade eder. Bu tasarruf, hem insanlar, öncelikle insanlar, hem de mallar üzerinde tasarruftur. Nitekim Allah Teâlâ için insanların meliki denirken, O’nun insanlar üzerinde mutlak tasarruf sahibi olduğu anlatılmak istenir. Fakat yukarıda belirttiğimiz gibi, şirk koşan insanlar, Allah’ın melikliğini, yeryüzünde ve dolayısıyla insanlar üzerinde tasarruf sahibi olmak ve yeryüzündeki servetleri, yani mülkü diledikleri gibi kullanmak için gasbetmeğe çalıştılar. İblis de, Âdem’i önce bu noktada kandırmıştır:        “Dedi: Ey Âdem! Seni sonsuzluk ağacına ve tükenmez bir mülke götüreyim mi?” (Taha, 20/120).        Demek ki, insan Allah’ın hakimiyeti altında değil, arzuları doğrultusunda sınırsızca yeryüzünün meliki olmak isteğindedir. Nitekim, tüm diğer Fir’avnlar gibi, Hz. Musa’nın Allah’ı Rabb, ilâh ve melik olarak kabul etmeğe çağırdığı Mısır Fir’avn’ı da Mısır mülkünün kendisine ait olduğu iddiası içindeydi (ez-Zuhruf, 43/51). Melik ya da malik olma, malik olunan şey üzerinde isten ildiği biçimde tasarrufta bulunmayı gerektirir. Bu anlamda, mutlak melik ancak ve ancak Allah’tır; çünkü, Kur’an’da mülkün yalnızca Allah’a ait olduğu defalarca tekrarlanmaktadır. Bütün kâinat Allah’ın mülküdür ve Allah mülkünde dilediği gibi tasarruf sahibidir. Ama, Allah adil, hakk ve tek ilâh olduğu için kâinatta dengesizlik ve haksızlık olmaz.         İnsan yeryüzünde halife olduğu, yani Allah adına yeryüzünde tasarrufta bulunacağı için, kendisine yeryüzü mülkü üzerinde izafî bir meliklik yetkisi tanınmıştır. Bu yetki, hiç bir zaman mutlak anlamda olmadığı ve insanın keyfine bırakılmadığı gibi, Allah’ın yeryüzündeki hayatının gereği olarak çeşitli biçimlerde, renklerde, yeteneklerde ve mesleklere sahip olacak şekilde yarattığı insanlar da, önce bütün olarak bu meliklik yetkisine sahiptirler. Dolayısıyla, herkesin belli bir tasarruf sahası vardır. Fakat bu tasarruf, hiç bir zaman mutlak değil, sınırlı ve Allah’ın tanıdığı alanda sadece bir emanettir. Öte yandan, tek tek insanların nasıl mülk sahibi olacaklarını ve mülklerinde nasıl tasarruf edeceklerini belirten kuralları da Allah her insana ayrı ayrı değil, insanlar arasından seçtiği elçiler vasıtasıyla bildirmiş ve genel anlamda yeryüzündeki mülkiyetini bu elçiler aracılığıyla yürütmeği dilemiştir. Bu durum Kur’an’da oldukça açıktır: “Göklerin ve yerin ve ikisi arasındakilerin mülkü Allah’ındır “ (el-Maide, 5/18). “De ki: Allah’ım, mülkün sahibi; mülkü dilediğine verir, mülkü dilediğinden alırsın” (Âl-i İmran, 3/26). Allah, gerek meliklik, gerekse mâliklik olarak mülkü dilediğine verir, dilediğinden alır. O, yeryüzünde insanlar üzerindeki tasarrufu, yani meliklik, yöneticilik olarak mülkü, yukarıda da söylendiği gibi, elçilerine vermiştir. Aynı zamanda, mülk ile bilgi ve hikmet bir arada bulunmak durumundadır. Bunlarda en fazla Allah’ın elçilerinde mevcuttur; öyleyse ilim ve hikmet, melikliğin şartlarındandır. “(Yusuf dedi:) Rabbim, bana gerçekten mülkten verdin ve bana olayların” te’vilini (yorumunu) öğrettin” (Yusuf, 12/101). “Allah ona (Davud’a) mülk ve hikmet verdi ve ona dilediğini öğretti” (el-Bakara, 2/251). (ç) [2]      Ta’tîl: Sözlükte, ta’tîl, boşaltmak (=bir şeyin veya kavramın içini boşaltmak) ve terk etmek demektir. Terim olarak ise, Allahu Teâlâ’nın isim ve sıfatlarının tamamını veya bir kısmını inkar etmektir. (ç.)    [3]      Buhârî, Rikâk  8, 51; Müslim, İmân 322 (193) [4]      Şifâu’l-Alîl, s. 220. [5]      Bedâiu’l-Fevâid, 4/164. [6]      el-Hakk: Allâhu Teâlâ’nın isimlerinden biri. Kur’ân-ı Kerim, yakîn, sâbit ve şüphe olmayan şey. Hüküm, fasıl ve kaza olunmuş iş, adâlet, İslâm, mal, mülk, vâcip, sâdık, lâyık, yaraşır, şans ve hisse. Çoğulu; hukuk ve hıkâk’tır. Hakkın, bu çeşitli anlamları, “kesin olarak sâbit olma ve gerekli olma (sübût ve vücûb) “kavramında toplanır.         Kur’ân-ı Kerim’de Hakk kelimesi ve türevleri 285 kadar âyette geçer. “Şüphesiz, onların çoğunun üzerine o söz (=azab) hak olmuştur” (Yâsîn, 36/7). Burada “hak oldu”; sâbit ve vâcip oldu, anlamındadır. “O günahkarlar istemese de, Allah hakkı sâbit ve üstün kılacaktır (el-Enfâl, 8/8). “De ki: Hak geldi, bâtıl yok oldu” (el-İsrâ, 17/81) “Boşanan kadınların da ma’ruf şekilde yararlanmaları hakları olup, bu, Allah’tan korkanlar için bir vaciptir” (el-Bakara, 2/241). Burada “hak”, vâcip anlamındadır. Bazen zulmün aksi olan “adâlet” anlamı görülür. “Allah, hak (ve adâletle) hükmeder” (el-Mü’min, 40/20). Şu âyette de hisse, pay anlamındadır. “Mallarında, hâlini arz eden ve edemeyen yoksular için belli bir hak (=pay) vardır” (el-Meâric, 70/24).         İslâm nazarında, hakkın kaynağı ilâhi iradedir. Bu yüzden İslâm’da haklar, kendisinden şer’î hükümlerin çıkarıldığı kaynaklara (kitap, sünnet, icmâ, kıyas) dayanan ilâhi ihsanlardır. Bir delile dayanmayan şer’î haktan söz edilemez. Hakkın kaynağı Allâhü Teâlâ’dır, çünkü ondan başka hâkim yoktur. [7] Bedâiu’l-Fevâid, 4/165 [8]      Şifâu’l-Alîl, s. 198.   


Son takip: 01.06.2020 - 04:23
Konu ile alakali düsüncelerinizi yaziniz:



· Niyet Şekli · Af ve Müsâmahanın Yozlaştırılması · Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar · a- Mûsîde/Vasiyette Bulunan Kimsede Bulunması Gereken Şartlar · b) Gayri mütekavvim mal · BA'SU BÂDE'L-MEVT .. · c) Terkip Delili. · c- Ahlâk · b- Akrabaya İhsân · İnsandan Allah'a Fetih; İbâdet · d- Yemekten önce ve so a el ve ağzı yıkamak · Dârulİslâm · Dâvetin Metodu · c) Yardımlaşma · e- Kardeşlerin birbirlerine karşı görevleri · E- Meşşâilik  · Ecel Konusunda Âyet-i Kerimeler · Efsânelerin Yanlışlarını Ortaya Koymak · Ef’âl-i Küfür · Ehl-i Mekrin Hallerinin Ortaya Çıkması
· GİRİŞ · AF-AFV · AĞLAMAK-GÖZYAŞI · AHİD · ÂHİRETE İMAN · ÂİLE VE EŞLERİN GEÇİMİ · AKIL · ALLAH (C.C.) · ANA BABAYA İHSAN · ARZ VE SEM · ATALAR YOLU · ÂYET · ÂYETܒL-KÜRSÎ · AZİM VE TEVEKKÜL · BAKARA VE İCL (SIĞIR VE BUZAĞI) · BÂTIL · BELA-İMTİHAN · BESMELE · BUHL/CİMRİLİK · CÂHİLİYYE · CEHENNEM · CENNET · CİHAD · Dalalet · DİN · DİN GÜNÜ · DUA · DÜNYA · DÜNYA HAYATI · DÜŞMANLIK · ECEL · EHL-İ KİTAP · EMÂNET · EMR-İ Bİ’L-MA’RÛF VE NEHY-İ ANİ’L-MÜNKER · ENDÂD · ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI) · Esmau'l-Husna · ESMAULLAHİ'L-HUSNA · FAİZ · FAKİRLİK-ZENGİNLİK · Felah · FESAD · FETİH · FISK VE FÂSIK · FİTNE · FUHUŞ VE ZİN · GÂLİBİYET (ALLAH’IN YARDIMI VE ZAFER) · GAYB · GAZAP · GÜNAH · GÜZEL SÖZ · HAC · HAK-BÂTIL · HAKK · HAKKA BÂTILI KARIŞTIRMAK VE HAKKI GİZLEMEK · HALİFE-HİLÂFET · HALK (YARATMA) · HAMD · HARAM-HELÂL · HASENE-GÜZELLİK · HASTALIK · HAYIR-ŞER · HELÂK · HESAP · HEV · HİCRET · HİDÂYET · HİKMET · HİLÂFET-İMAMET · HIRSIZLIK · HÜKM-HÂKİMİYET · HÜZÜN-ÜZÜNTÜ · İbadet · İBLİS · İÇKİ VE KUMAR · İFSAD-İSLAH · İFTİR · İHLÂS · İHSAN-MUHSİN · İHTİLAF · İKRÂH · İLİM · İMAM · İMAN-MUMİN · İNCİL · İNFÂK · İNKÂR · İNSAN · İNSANLARA İYİLİĞİ EMREDİP KENDİNİ UNUTMAK · İNZÂR · İRTİDÂD-MÜRTED · İSLAMIN HAREKET METODU · İSLÂM-MÜSLÜMAN · İSRÂF · İSRAİL OĞULLARI · İSTİANE · İSTİÂZE · İSTİĞÂSE . · İSTİĞFAR · İSTİKAMET · İSTİKBÂR-MÜSTEKBİR · İSYAN-İTAAT · İTİKAF · İZZET-ZİLLET · KADIN · KÂFİR · KALB · KALP VE KALBİN MÜHÜRLENMESİ · KAN DÖKMEK · KARZ-I HASEN · KISAS · KITÂL-SAVAŞ · KİTAB-KUR'AN · KİTAPLARA İMAN · KIYÂMET · KÖLE-KÖLELİK · KORKU · KÜFÜR · KÜFÜR ÖNDERLERİ · LÂNET · MAĞFİRET · MAL-MÜLK VE MÂLİK · MÂSİYET · MEKR-TUZAK · MELEK-MELEKLERE İMAN · MESCİD · MESH (“AŞAĞILIK MAYMUNLAR OLUN!”) · MEYDAN  OKUMA  (KUR'AN'IN  İ'CÂZI) · MİLLET · MÎRÂS · MUHKEM VE MÜTEŞÂBİH ÂYETLER · MÜNAFIK-MÜNAFIKLAR · NAMAZ · NASARA-HRİSTİYANLIK · NEBİ-RASUL · NEFS · NESH · NİFAK-MÜNAFIK · NİKÂH VE TALÂK · NİSYÂN-UNUTMA · NÛR · ÖLÜM · ORUÇ · PEYGAMBER-PEYGAMBERLİK · PUT VE PUTA TAPMA · RABB · RİBAT-RABITA-MURÂBATA YAPMAK · RİYA · RIZIK · RUH · RUKÛ · SABİÎLER · SABIR · SÂLİH AMEL · SECDE · ŞEFÂAT · ŞEHİD · ŞERİAT · SEVGİ · ŞEYTAN · ŞİARLAR · SIDK/DOĞRULUK · SİHİR-BÜYÜ · SIRÂT-I MÜSTAKÎM . · ŞİRK · ŞÜKÜR · ŞÛR (İSTİŞÂRE/DANIŞMA) · SU VE YAĞMUR · TAAT · TAĞUT · TAHÂRET-TEMİZLİK · TAHRİF · TAKİYYE · Taklid · Takva · TÖVBE · TEVEKKÜL · TEVESSÜL-VESİLE · TEVHİD · TE’VİL VE TEFSİR · TEVRAT · TİCÂRET · TUĞYÂN · ÜLܒL-EMR · ÜMMET · VAHDET · VASİYET · VELÎ · YEME-İÇME · YEMİN · YÜSR-KOLAYLIK · ZALİM · ZEKÂT · ZİKİR · ZULÜM

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80


Google
 
Web ihya.org
CepAlem Gazeteler E-Kart E-Kitap Saglik Şiirler Sözlük
Kuran Meali Hadis Namaz Vakitleri Ingilizce Samil Fıkıh Fetva Rüya Tabiri
Kamus Hikayeler Forum Dini Terimler Haberler Oyun Resimler Ilahiler
Terimler isimler Sosyal Kavram Hadis Sözlügü imsakiye
Üniversite taban puanları ilmihal Rehber