sel
Rüya Tabirleri
Açılış  Giriş Sayfası Yap
Favori  Sık Kullanılanlara Ekle
MC ÜYE İŞLEMLERİ
Üyeadi:
Parola :
Ansiklopediler
Sponsorlu Bağlantılar
Secme Konular
· Kur'ân-ı Kerim'de İçkinin Haramlığı ve Yasaklanma Aşaması
· İslâm Kelimesinin Anlamları
· Nâs ve İnsan Kelimelerinin Anlam ve Mâhiyeti
· Allah'ın Kulu, Kulun Allah'ı Sevmesinin Belirtileri
· HAYY-KAYYUM
· Kur’an’da Ruh Sağlığı, Psikolojik Denge ve Huzur
· a- Hudûs Delili
· İnsan İle Diğer Canlılar Arasındaki Farklar
· Hikmetin Kur’andaki Dört Anlamı
· Sâlih İnsan Kimdir?.

Burayada Bak
· İslam’a Göre Din Gerçeği
· Orucun Şartları
· Câhiliyye
· 2- İddetini Doldurmamış Kadınlar
· Mısır'dan Çıkış
· Tevrat'ın Nüshaları
· İkon
· Kitab-ı Mukaddes
· Athene
· 3- Toplumda Tevhid
· 10. Haset Etmez.
· g- Yemin
· İtaatle İlgili Bazı Meseleler
· Başta Yahûdiler Olmak Üzere Ehl-i Kitab’ın Çoğu, Kâfirlerle/İnkârcı Ateistlerle Dostluk Ederler
· Din; Anlam ve Mâhiyeti

Son Okunanlar
· el-LATÎF
· Hikmet Sözcüğü ve Türevleri
· Riyânın Dereceleri
· Havârî
· Orucun Faydaları
· Kısasın Uygulanabilme Şartları
· Secdenin Önemi
· Sehiv Secdesi
· 5- Sabır ve Sebat Fitnesi
· Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar



Kavramlar Ansiklopedisi     A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T V Y Z 0 1 2 3 4 5 6 7 8 9

el-LATÎF

Yeni Sayfa 1
﴿ اَللَّطِيفُ ﴾ el-LATÎF
“el-Latîf”:[1]
En zor işleri tüm incelikleriyle bilen ve varlıklara nimetlerini gizli yollarla, kibarlık ve yumuşaklıkla onlara ulaştırıp ihtiyaçlarını karşılayandır.
Ashab-ı Kehf’in de dediği gibi, “yumuşak davranmak”ta bu kısma girer:
“Böylece biz, aralarında birbirlerine sormaları için onları uyandırdık. İçlerinden biri: ‘Ne kadar kaldınız?’ dedi. (Kimi:) ‘Bir gün ya da günün bir parçası kadar kaldık’ dediler. (Kimileri de) şöyle dediler: ‘Rabb’iniz, kaldığınız müddeti daha iyi bilir. Şimdi siz, içinizden birini şu gümüş paranızla şehre gönderin de, baksın, (şehrin) hangi yiyeceği daha temiz ise size ondan erzak getirsin. Ayrıca, “yumuşak davransın” (=gizli hareket etsin) ve sakın sizi kimseye sezdirmesin.”[2]
Örneğin, Hz. Yusuf (a.s)’ın imtihanının zahir (=dış) yönü; onun, babasından ayrılması, kuyuya atılması, köle olarak (pazarda) satılması, evinde kaldığı kadın tarafından ayartılmaya çalışılması,  kadının Hz. Yusuf (a.s)’ı yalanlaması, hapise atılması, (kısaca her türlü) sıkıntı ve musibettir.
Batın (=iç) yönü ise; yüce Allah’ın dünya ve ahirette onun mutlu olması için sebep kıldığı her türlü nimet ve lütuftur.
Yine kullarını musibetlerle imtihan etmesi, onlara kötü şeylerden kaçınmalarını emretmesi, şehevi istek ve duyguları  onlara yasaklaması, hep bu türdendir. Bütün bunlar, dünyada ve ahirette insanları mutluluğa ulaştıran yollardır. Çünkü cennet, hoşa gitmeyen şeylerle kuşatılmıştır. Cehennem ise şehevi istek ve duygularla çevrilmiştir.[3] Hz. Peygamber (s.a.v) bu konuda şöyle buyurmaktadır:
“Allah, mümin kimseye, ancak onun için hayr olacak bir hüküm verir: Ona memnun olacağı bir şey isabet etse, şükreder. Bu onun için bir hayr olur. Zarar isabet etse, sabreder. Bu da onun için bir hayr olur”[4]
Her halükarda hüküm, tamamen, kendisine şükür ve sabr verilen kimse için hayrdır.
Yine Hz. Adem, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed (s.a.v)’in başına gelen işler de türdendir. Bu işler, dış görünüşü itibariyle, sıkıntı ve bela şeklindedir. İç yönü itibariyle ise, onları eşsiz bir gayeye ve mutluluğa götüren gizli yollardır.
Örneğin, bu konuda Hz. Musa’nın kıssasını bir düşünün. Allah, Hz. Musa’ya; firavunun yeni doğan çocukları boğazladığı vakitte onu Mısır’dan çıkartmada ve annesinin kederle karşılaştığı bir sırada annesine Musa’yı emzirmesini ilham etmede hep lütufkar davranmıştır. Yine Musa’yı, helakını onun ellerinde takdir ettiği ve dilediği zaman erkek çocuklarını kesen ve kız çocuklarını da evine atıp odalık olarak kullanan düşmanının evine, lütfuyla yollamış, daha sonra bekarlık ve imkansızlıktan sonra onun için evlenmeye ve zenginliğe ulaştıran bir sebep takdir etmiş, daha sonra da kanıtını göstermesi için onu düşmanının yurduna göndermiş, daha sonra onu ve kavmini kaçma şeklinde düşmanının yurdundan onu çıkarmıştır. Bu olaylar, onların gözleri önünde, düşmanlarına karşı mümin kullarına yardım etmenin ve o düşmanları yok etmenin en güzel yanıdır.
İşte bu olaylar, yüce Allah’ın ne yaptığını açıklamaktadır. Çünkü Allah, eksiksiz bir rahmet ve bol bol nimet içermesiyle birlikte yarattığı varlıkların akıllarının eremeyeceği övülmüş sonuçlar ve yüce hikmetler kastetmektedir. Bunu da, kullarına; isimlerini ve sıfatlarını tanıtmak için yapmaktadır.
Yine Hz. Adem’in, yasak olan ağaçtan yemesi ve bu sebeple cennetten çıkması da, O’nun açık hikmetlerindendir. Akıllar, bu tür işlerin detaylarını anlamayabilir!!
Kendilerine nimetlerini ulaştırdığı ve sonuçları göründüğünde ancak tanımaya yöneldikleri gizli yollar hususunda eşsiz olmaya, mutlu olmaya sevk ettiği kullarına ve dostlarına yapmıştır. Bu öyle bir iştir ki; kalp/ruh bu işin detaylarını tanımada zorluk çeker ve dil bu işi yorumlamada zorlanır.
Allah’ın yarattığı varlıkların en iyileri, nebileri ve resulleridir. Bunların en iyisi ve en belirgin olanı ise, sonuncusudur. Bu son peygamberin ümmeti; Allah’ı, O’nun isimlerini ve sıfatlarını bilme yönünden çeşitli derecelerde ve mertebelerdedir.
Yüce Allah, gökleri ve yeri yaratmadan önce bu konu ile ilgili her türlü bilgiyi kuşatmıştır. Bununla ilgili bilgiyi takdir edip kendi katında yazdırmış, daha sonra da bu konuyu meleklere -insanı yaratmadan önceki Kitap’ta- yazmalarını emretmiş ve bu konuyu uygun bir hale ve duruma getirip bir Kitab’a yazdırmıştır. Melekler, bunu, yüce Allah’ın kendi katında yazdığından ve belirlediğinden hiç bir şey ne eksik ve ne de fazla bir şekilde yazmıştır. Bu konu,  bu bilgiyi yazdırmadan önce de O’nun ilminde vardı. Sonra bu konuyu, kendi ilminde olduğu gibi yazdırdı. Daha sonra da bu konuyu, yazdırdığı gibi buldu.
“Bilmez misin ki, Allah, gökte ve yerde ne varsa hepsini bilir. Şüphesiz bunlar bir ‘kitap’tadır. Hiç şüphe yok ki bunlar, Allah’a pek kolaydır”[5]
Yüce Allah, kullarını yaratmadan önce onların durumlarını, ne işleyeceklerini ve ne yapacaklarını bildi. Daha sonra onlar hakkında bildiğini ortaya çıkarmak için onları bu dünyaya göndermiştir. Bilinen şeyin ortaya çıkması için onları emr, yasak, hayr ve şer konularında imtihan etmiştir. Onlar, daha önce geçen bilgiye uygun fiiller ve sıfatlar yapmaları sebebiyle övgüyü, yerilmeyi ve cezayı hak etmişler yada hak etmemişler. Bunlar, insanlar daha bu şeyleri işlemeden önce O’nun ilminde vardı.
“İlmine göre bizi nasıl cezalandırdın? ve Bu, elbisemizin ve kudretimizin altına girmez” dememeleri için onları kınamak ve onlara delili ispat etmek için; peygamberler göndermiş, kitaplar indirmiş ve şeriatlar koymuştur. Allah’ın, onların yaptıklarıyla ilgili bilgisi ortaya çıkınca, imtihanın ve denemenin ortaya çıkardığı bilinen şey üzerine (onlara) ceza gerekli olmuştur.
Nitekim onların Allah’ın emri ve yasağı hususunda imtihan edilmesi, dünyanın onlar için süslenmesiyle ve onların içerisine şehevi duygu ile istekleri yerleştirmesiyle olan imtihan gibidir. İşte Allah’ın bu tür imtihanı; şeriatı, emri, hükmü ve kudreti ile ilgili bir imtihandır.
Yüce Allah bu konuda şöyle buyurmaktadır:
“Biz, insanlardan hangisinin daha güzel amel edeceğini imtihan etmek için yeryüzündeki şeyleri onlara süs olsun diye yarattık”[6]
Yine yüce Allah bu konuda şöyle buyurmaktadır:
“O, öyle bir Allah’tır ki, hanginizin daha güzel amel işleyeceğini imtihan etmek için gökleri ve yeri altı günde yarattı. Arşı da su üstündeydi”[7]
Yüce Allah, bu âyeti kerimede, kullarını imtihan etmek için gökleri ve yeri, emri ve yasağı yarattığını haber vermektedir. İşte O’nun bu yaratması, yarattığı varlıkları (niçin) yarattığını gösteren bir belgedir.
Bundan önce geçen âyette ise; ölümü ve hayatı, yine kullarını imtihan etmek için yarattığını haber vermektedir. Çünkü kullarını, emretmesi ve yasaklaması ile ilgili hususlarda imtihan etmek için diriltmiştir. Onlara, sevap ve cezadan meydana gelen bu imtihanın sonucunu elde etmeleri için ölümü takdir etmiştir.
Birinci âyette; bazılarını bazısıyla ve nimetlerle, musibetlerle imtihan etmesi sebebiyle kendi katında bunlardan hangisinin daha tercih edileceği hususunda onları imtihan etmek yeryüzünü onlar için süslediğini bildirmektedir. Bu imtihan; Allah’ın, kulların hakkında, daha önce açık bir şekilde var olanı bildiğini ortaya çıkarmaktadır.
İnsanların ve cinlerin atalarından her biri, diğeriyle imtihan edildi. Bundan dolayıdır ki, Allah’ın, Hz. Adem ile İblis’in imtihanının mahiyetini bildiğini göstermektedir. Çünkü yüce Allah, meleklere bununla ilgili şöyle buyurmaktadır:
“Ben sizin bilmediklerinizi bilirim”[8]
Bu imtihan, kıyamet gününe kadar, insanların ve cinlerin soylarından gelenler için sürecektir. Bundan dolayı peygamberler, ümmetleriyle imtihan edilmiştir. Ümmetleri de peygamberlerle imtihan edilmiştir. Yüce Allah, (kudsi bir hadiste,) kulu, elçisi ve dostu olan kişiye şöyle hitap etmektedir:
“Doğrusu ben seni, imtihan edeceğim ve seninle (başkalarını) imtihan edeceğim”[9]
Yüce Allah’ta bu konuda şöyle buyurmaktadır:
“Sizi, bir imtihan olarak, kötülük ve iyilikle deneyeceğiz. Hepiniz de sonunda bize döndürüleceksiniz”[10]
Yine yüce Allah’ta bu konuda şöyle buyurmaktadır:
“Sizin bir kısmınızı, bir diğerine fitne (=imtihan sebebi) kıldık”[11]
Bu husus, sahih bir hadiste ise şu şekilde geçmektedir:
“(İsrail oğullarından) üç kişi var ki, Allah, bunları imtihan etmek istedi. Bunlar; abraş,[12]
kel ve kör. İmtihan, Allah daha onları yaratmazdan önce kendi ilminde onlarla ilgili varolan hakikatleri ortaya çıkardı. Köre gelince, o, fakir bir kimse olduğundan Allah’ın, kendisi üzerindeki nimetini itiraf etmişti. Allah, ona, göz ve zenginlik vermişti. Çünkü Allah, bir şükür ifadesi olarak istekte bulunan kimseye bol bol ihsanda bulunmuştu…
Kel ve abraşa gelince, onların her ikisi de, şimdiki hallerinden önceki kötü hallerini ve fakirlik durumlarını inkar etmişlerdi. Abraş, zenginliği hususunda:
- ‘Ben bu malı ancak büyükten büyüğe (geçen bir miras olarak) elde ettim’ dedi.”[13]
Bu, insanların çoğunun durumunu göstermektedir. Çünkü bu tür insanlar, daha önce kendilerinde var olan eksiklik, cahillik, fakirlik ve işlediği günah ile ilgili hususları kabul etmektedir. Yüce Allah,  bunu, var olanın zıddına nakletti.
Bununla o kimseye nimet verdi.
İşte bundan dolayıdır ki, yüce Allah, insana; yaratılışının başlangıcında
hakir bir sudan  meydana geldiğini, daha sonra sapasağlam bir insan oluncaya kadar onun yaratılışını bir halden diğer bir hale, evrelere ve kademelere döndürdüğünü bildirmektedir. Böylece insan işitiyor, görüyor, saldırıyor ve biliyor. Fakat insan, yaratılışının başlangıcını unuttu. Bu nasıl olur? Rabb’inin kendisine verdiği nimetleri itiraf etmez? Nitekim yüce Allah bu konuda şöyle buyurmaktadır:
“Onlardan her biri, nimetlerle donatılmış cennete gireceğini mi umuyor? Hayır, Biz, onları bildikleri şeyden yarattık”[14]
(Âyette geçen) bu iki cümle arasındaki bağı düşündüğün zaman, bu iki cümlenin altında marifet ve ilim hazinelerinden büyük bir hazine olduğunu bulursun. Çünkü yüce Allah, insanın yaratılışının başlangıcını, onların bildikleri nutfe/damla (=meni)den olduğuna işaret etmektedir. Âyet; Allah’ın varlığına, birliğine, eşsiz oluşuna, Rab ve İlah oluşunda tek oluşunu göstermektedir. Bununla birlikte O’nun insanları başıboş olarak bırakması, peygamber göndermemesi ve bir kitap indirmemesi uygun olmaz. Yine O’nun insanları öldürdükten sonra onları yeniden yaratamamaktan ve hayr ile kötülük türünden işlediklerinin karşılığının vereceği yurda onları gönderememekten aciz değildir. Onlar yalancı oldukları, peygamberleri yalandıkları, Allah’ı yine Allah’ın yarattığı varlığa denk tuttukları ve hangi şeyden yaratıldıklarını bildikleri halde cennete girmeyi nasıl arzularlar?
Bu, yüce Allah’ın şu sözüne benzemektedir:
“Biz, sizi yarattık; öyleyse tasdik etmeniz gerekmez mi?”[15]
Onlar, Allahın, kendilerini yarattığını tasdik ederler. Fakat nasıl yarattığını; o’nu birleme, tanıma ve peygamberlerini doğrulama şeklinde onlara delil getirmektedir. Ayrıca da onları buna davet etmektedir. Çünkü O’nun isimlerini, sıfatlarını, birlemeyi ve peygamberlerini doğrulamayı kabul  etme ve O’na kavuşmaya iman etme, yine O’nun yarattığı şeylerdendir. “Nimetler sûresi” diye de bilinen Nahl sûresi, (4. âyetten
81. ayete kadar) bu anlatılanları içermektedir:
“O (Allah), insanı, bir meniden (=spermadan) yarattı. Bir de bakarsın ki o, Rabb’ine karşı apaçık bir düşmandır. Allah, yarattıklarından sizin için gölgeler yaptı ve sizin için dağlarda barınaklar yarattı. Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler ve savaşta sizi koruyan elbiseler (=zırhlar) yarattı. İşte böylece Allah, Müslüman olasınız diye üzerinize nimetini tamamlamaktadır.”[16]
Yüce Allah, bu âyetlerde; insanlara verdiği asıl ve fer’i nimetlerini hatırlatıyor, onlara bu nimetlerini tek tek sayıyor, onlara Müslüman olmaları için bu nimetleri verdiğini haber veriyor. Böylece onların üzerine olan nimetini, nimetlerin aslı olan İslam’la tamamlamaktadır. Sonra da kendisini inkar eden ve verdiği nimetlere şükretmeyen kimseleri de şu sözüyle haber veriyor:
“Hem Allah’ın nimetini bilirler, sonra da onu inkâr ederler. Onların çoğu kâfir kimselerdir”[17]
Mücâhid der ki: “Kureyşli kafirler; evleri, nimetleri, (kendilerini sıcaktan koruyan) elbiseleri ve (yine savaşta onları koruyan zırhtan yapılmış) demiri bilmekteydiler. Sonra da “Bu, atalarımıza aittir. Bunlar bize onlardan miras kaldı” demekle de Allah’ı inkar etmekteydiler.”[18]
Avn b. Abdullah der ki: “Kureyşli kafirler, ‘filanca kimse olmasaydı, (başımıza) şu şu gelecekti’ derlerdi. (Halbuki onlar, fayda ve zararın yalnızca Allah’tan geldiğini de bilmekteydiler)”[19]
Ferrâ ile İbn Kuteybe ise bu konuda şöyle der: “Kureyşli kafirler, nimetlerin Allah’tan olduğunu bilmekteydiler. Fakat ‘Bu, atalarımızın şefaati sayesinde olmaktadır’ derlerdi.”[20]
Bir grup alim ise bu konuda şöyle der: “Burada ‘nimet’le kastedilen, Hz. Muhammed (s.a.v)’dir. Buna göre nimeti inkar etmek, onların, Hz Muhammed (s.a.v)’in peygamberliğini inkar etmeleridir.” Bu görüş, Mücâhid ile Süddî’den[21] rivayet edilmiştir. Bu görüş, inkarın hakikatine en yakın görüştür.
Birinci, ikinci ve üçüncü söze gelince; Kureyşli kafirler, nimeti, Allah’a değil de, O’ndan başkasına nispet ettiler. Nimeti Allah’tan başkasına nispet etmeleri sebebiyle Allah’ın nimetini inkar ettiler. Çünkü onlar, Allah’ın nimetini inkar ederek şöyle diyorlardı: “Bu (nimetler), ancak atalarımıza aittir. Biz bu nimetleri, büyükten büyüğe geçen bir miras olarak aldık.” Bu kimse, abraş ve kel kimse gibidir. Çünkü bu iki kimse, (daha önceki hadiste de geçtiği üzere) Allah’ın kendilerine verdiği malı bildikleri halde inkar etmişler ve: “Bu mal bize ancak büyükten büyüğe geçen bir miras olarak aldık” demişlerdi. Bunun üzerine (Melek:) “Eğer ikinizde yalancılardan iseniz, Allah sizi eski halinize çevirsin” demişti.[22]
Nimetin atalarından aldıkları bir miras olması, Allah’ın onlara verdiği nimetin mahiyetini daha iyi ortaya çıkarmaktadır. Çünkü Allah, nimeti onların atalarına vermişti. Sonra da onları, bu nimete mirasçı kılmıştı. Ataları, Allah’ın onlara verdiği nimetle rızıklandıkları için onlar atalarını tamamlamış oldular.
“Filanca kimse olmasaydı, (başımıza) şu şu gelecekti” sözüne gelince, bu söz, “filanca kimse olmasaydı, (başımıza) şu şu gelecekti” diyen kimseye nimetin verilmesinin kesin olduğunu içermektedir. Nimetin verilmesi, zarar ve fayda olarak, kendisine yada başkasına sahip olamayan kimseyedir.  Bunun gayesi, yüce Allah’ın kendi eliyle nimetini uygulamaya geçirdiği sebebin bir parçası olmasıdır. Sebep, bir şeyi ortaya çıkarmada tek başına yeterli değildir. Bunu bir sebep kılması, Allah’ın ona verdiği bir nimetidir. Dolayısıyla da o kimse, bu nimetle nimetlenmiş olmaktadır. Yine o kimse, bunu, nimetin parçalarından kılması sebebiyle nimetlenmiş olmaktadır. Sebep ve müsebbep (=sebep kılınan/sebebi sonucu), Allah’ın nimet vermesindendir. Yüce Allah, bazen bu sebeple nimet verir. Bazen de bir sebep olmaksızın nimet verir. O zaman O’na bir tesir olmaz. Bazen de sebeplendirmek için sebebi hükmü altına alır. Bazen de bunun gerektirdiği şeyin zıddını sebebe göre düzenler. O halde Allah, birdir. Hakikate göre nimetini verir.
“Bu nimet, atalarımızın şefaati sayesinde olmaktadır” diyen kimseye gelince, bu söz; nimetin, sahibinin dışında başka birisine nispet edilmesi sebebiyle şirk içermektedir. Allah’tan başkasına ibadet edilen ilâh, Allah katında şefaat eden kimseden daha aşağı ve daha düşük bir seviyededir.
Bu ilâh, değersiz olma ve azab konusunda ona tapanlarla birlikte hazır bulunur. Yarattıkları içerisinde Allah’a en yakın ve en sevimli olanı, ancak Allah’ın izninden sonra razı olacağı bir şekilde onun katında şefaat yetkisi verilen kimsedir. Allah’ın izniyle gerçekleşecek olan şefaat, O’nun nimetlerindendir. Allah, bu şefaat ile, şefaati kabul etmek sûretiyle ve şefaatte bulunacak kimseye bu imkanı vermek sûretiyle  nimet vermektedir. Çünkü herkesin şefaatte bulunma imkanı yoktur. O halde O’nun dışında hakiki olarak nimet veren kim vardır?!.
Yüce Allah bu konuda şöyle buyurmaktadır:
“Sahip olduğunuz her bir nimet, Allah’tandır”[23]
Kulun sahip olduğu her bir şey; göz açıp kapayıncaya kadar O’nun nimetinden, lütfundan,  ihsanındandır. İşte bundan dolayıdır ki, yüce Allah, nimetten bir şey verip sonra da: “Bu bana ancak katımda bulunan bir ilme göre verilmiştir” diyen kimseyi yermektedir.
Bu husus, diğer bir âyette ise şöyle ifade edilmektedir:
“İnsana bir sıkıntı dokunuverince bize yalvarır, sonra kendisine tarafımızdan bir nimet bahşettiğimiz zaman da: ‘O bana bir bilgi üzerine verildi’ der. Belki bu bir imtihandır, fakat pek çokları bilmezler”[24]
Beğavî der ki: “(Bu nimet, bana,) Allah’tan bana gelmiş bir ilim üzere (verilmiştir). Doğrusu bu nimete hakkım var.”
Mukâtil’de dedi ki: “(Bu nimet,) Allah’ın bana öğretmiş olduğu hayr üzere (verilmiştir).”[25]
Bu söz; Allah’ın, hakkı olduğu bilgi üzerine bunu ona verdiğini içermektedir.
Diğerleri ise şöyle demişlerdir: “Bilakis bilgi ona nefsinden dolayı verilmiştir. Bunun anlamı şudur: Bu (nimet) ona, çeşitli kazanç yollarını bilmeden ötürü verilmiştir.” Bu görüş, Katâde ile birçok kimseye aittir.
Mananın şu şekilde olduğu da söylenmiştir: “Biliyorum ki, dünya hayatında bu bana verildiğine göre, Allah katında benim önemli bir değerim ve şerefim var.”
Bu, Mücâhid’in şu sözünde geçen manaya da benzemektedir: “Bu (nimet), ona, üzerinde bulunduğu şereften dolayı verilmiştir.”
Yüce Allah devamla şöyle buyurmaktadır:
“Bilakis o (nimet), bir imtihandır”[26]
Yani verilen bu nimetler, bir fitne olup kendisine nimetler verilen kimseyi bu nimetler hususunda deneriz. Bir sıkıntı olup kendisine nimetler verilen o kimseyi bu nimetlerle imtihan ederiz. Bu, onun seçmesini ve sakındığını göstermez. Bize sevimli olan, bize yakın olandır. İşte bundan dolayı yüce Allah, bu hususu, Kârûn ile ilgili kıssada şöyle anlatmaktadır:
“Bilmiyor muydu ki Allah, kendinden önceki nesillerden, ondan daha güçlü, ondan daha çok taraftarı olan kimseleri helak etmişti. Günahkarlardan günahları sorulmaz (Allah onların hepsini bilir).”[27]
Allah’ın bir kimseye mal, kuvvet ve servet vermesi; kendisine bu nimetleri verdiği o kimseden razı olduğunu, o kimsenin derecesinin saygın olduğunu ve Allah katında yüce bir mertebeye sahip olduğunu göstermektedir. Allah, Kârûn’a verdiğinden daha fazlasını verdiği o kimseyi helak etmiştir. Bu nimetlerin çok olmasına rağmen onları helak etmiştir.
Bilinmelidir ki, Allah’ın bir kimseye bazen bir şey vermesi, bir sevgi ve rıza olmayıp aksine bir imtihan ve bir fitnedir. İşte bundan dolayı yüce Allah, “Bilakis o (nimet), bir imtihandır” (Zümer:
39/49) buyurmuştur. Yani nimet, bir fitnedir. Yücelik değil. “Fakat onların çoğu, (nimetin bir fitne olduğunu) bilmezler.” (Zümer:
39/49)
Yüce Allah’ın şu sözü, bu manayı desteklemektedir:
“Gerçekten bunu, onlardan önce geçenler de söylemişti. Fakat onların kazandıkları şeyler, kendilerine fayda sağlamadı. Sonunda da kazandıkları o amellerin kötülükleri, kendilerine gelip çattı. Bunlardan o zulmedenleri de kazandıklarının kötülükleri yakında onlara gelip bulacaktır. Onlar da bunu atlatacak değillerdir.”[28]
Yani gerçekten bu sözü, onlardan önce geçenler söylemişti.  Ki onlara nimet vermiştik.
Abdullah ibn Abbâs der ki: “Onlar, Allah’ın, dünyada kendilerine verdiği nimete karşı şımardılar. Verilen bu nimete sevindiler ve haddi aştılar. Ve ‘Bu, Allah’ın bize verdiği bir yüceliktir’ dediler.”
Yüce Allah’ın “Fakat onların kazandıkları şeyler, kendilerine fayda sağlamadı” (Zümer:
39/50)
sözünün anlamı şudur: Onlar, kendilerine verilen nimetlerin, kendi yüceliklerinden olduğunu zannettiler. Halbuki bu böyle değildir. Çünkü onlar, azaba uğradılar. Kazandıkları hiçbir şey onlara fayda sağlamadı. Ayrıca bu nimetlerin onların yüceliklerinden olmadığını açıklamaktadır.
Ebu İshâk[29] der ki: “Âyetin manası: “Allah bunu bize ancak yüceliğimizden dolayı verdi. Çünkü biz buna layıkız” sözlerinde geçmektedir. Halbuki onların amelleri boşa çıkmıştır. Dolayısıyla da amellerin boşa çıkması, “Fakat onların kazandıkları şeyler, kendilerine fayda sağlamadı” (Zümer:
39/50)
sözüyle ima edilmektedir.
Daha sonra Allah, onların bu yalancı zanlarını, “Bilmezler mi ki muhakkak Allah rızkı dilediği kimseye yayar ve kısar.” (Zümer:
39/52)
sözüyle geçersiz kılmaktadır.
“Bu (nimet), bana ancak bende olan ‘bir bilgi dolayısıyla’ verilmiştir” (Kasas:
28/78)
sözüyle kastedilen; eğer ‘kendi bilgisi’ kastedilirse, o zaman mana: “Bu, bana, bende olan bilgi, tecrübe ve beceri dolayısıyla verilmiştir” şeklinde olur. Eğer bu sözle, ‘Allah’ın bilgisi’ kast edilirse, o zaman mana: “Bu, bana, hayr ve hak etme mahiyetinde bende olan ‘Allah’ın bilgisi’ dolayısıyla verilmiştir. Çünkü ben, bunu hak ettim. Bu, benim yüceliğimdendir” şeklinde olur. Bu söz, “Bu (nimet), bana verilmiştir” sözüne daha ağır basmaktadır. “Bilgim ve becerimle elde ettiğim ve kazandığım” dememiştir. Bu ifade; bunun, sadece kendisine verildiğini itiraf ettiğini göstermektedir.
Yine bunu, yüce Allah’ın şu sözü de delalet etmektedir: “Bilakis o (nimet), bir imtihandır”
(Zümer:
39/49). Yani o, bir sıkıntı ve bir imtihandır. Buna göre mana şöyle olmaktadır: Bu, ona yüceliğinden dolayı verilmemiştir. Bilakis ona, bu; şükür mü ettiğini, yoksa küfür mü ettiğini bilmek için Allah’tan bir imtihan ve bir sınama olarak verilmiştir.
Yine bu anlatılana, yüce Allah’ın şu sözü de uygun düşmektedir:
“Ama insan, her ne zaman Rabb’i onu sınayıp da ikramda bulunur, nimet verirse, ‘Rabb’im bana ikram etti’ der. Ama her ne zaman da sınayıp rızkını daraltırsa, o vakit de, ‘Rabb’im beni zillete düşürdü’ der”[30]
İnsan, bunu, kendisine Rabb’inin verdiğini itiraf etmektedir. Fakat bunu, yüceliğinden olduğunu zannetmektedir.
Birinci takdire göre âyet; nimeti, Allah’ın lütfuna ve ihsanına değil de kendi nefsiyle, bilgisiyle ve gücüyle bağlantı kuran kimsenin durumunu yermeyi içermektedir. İşte bu, küfrün ta kendisidir. Çünkü şükrün başı, nimeti itiraf etmektir. Nimet ise, yalnızca nimet veren Allah’tandır. Nimet, (Allah ile değil de) bir başkasıyla bağıntı kurulursa o zaman nimet inkar edilmiş olur.
Bir kimse: “Bu, bana, bende olan bilgi ve tecrübem dolayısıyla verilmiştir” dediği zaman, o kişi, nimeti, kendi nefsiyle bağıntı kurmuş olur ki, doğrusu buna şaşılır. Nitekim bu; bazı kimselerin, nimeti, “Bizden daha kuvvetli kim vardır?” (Fussilet:
41/15) şeklindeki sözleriyle ‘kendi gücüyle’ bağıntı kurması gibidir. Bu kimseler, güçlü oluşlarına aldanmışlardır. Dolayısıyla da bu, ‘bilgiyle’ aldanma şeklidir. Çünkü güçlü olmaları, onlara bir fayda sağlamamıştır.
İkinci takdire göre ise âyet; nimeti hak ettiğinden dolayı Allah’ın, kendisine nimet verdiğine inanan kişiyi yermeyi içermektedir.  Buna göre yüce Allah, nimetin sebebini, nimeti elde etmek sûretiyle hak ettiği sıfatı göstermektedir. Halbuki bu nimet, o kimseye, Allah’ın bir ihsan ve ikram olarak verdiği bir mükafattır. Dolayısıyla nimeti, o kimsenin vasıflandığı şeye sebep kılmıştır. Çünkü kişi, bu nimetin, kendisi için, şükür mü olduğu, yoksa inkar edeceği bir imtihan ve sınanma mı olduğunu bilememektedir. Bu, onun düşündüğü gibi bir mükafat değildir. Eğer bu, işlediği bir mükafat yada  yerine getirdiği bir iyilik olsa, zaten Allah, o kimseye bu sebeple nimet verendir. O Allah, sebep olunan şeyle ve mükafatla nimet verendir. Bütün bunlar; Allah’ın lütfunun, ihsanının ve cömert oluşunun ta kendisidir. Kula, kendisinden dolayı, zerre miktarı hayr yoktur.
Her iki takdire göre âyet; o kişi, nimeti, her yönden Rabb’iyle bağlantı kurmamıştır. Eğer nimeti, Rabb’iyle, bir şekilde bağlantı kuracak olursa, Allah, nimetlerin hakikatine ve sebeplerine her türlü şekilde nimeti veren sadece O’dur. Nimetin sebepleri, kula nimet verendendir. Eğer kul, nimeti, çalışmakla elde etmiş olsa bile, yine de çalışmasıyla elde ettiği bu nimet, Allah’ın nimetindendir. Çünkü her nimet, şükredilinceye kadar sadece Allah’tandır. Şükür, nimettir. Nimet ise Allah’tandır. Herkes, Allah’a ancak nimetiyle şükretmeye güç yetirebilir. Şükretmek de, Allah’tan bir nimettir. Nitekim Hz. Dâvud (a.s.) bu konuda:
“Ey Rabb’im! Senin şükrüne ancak yine Senin nimetinle erişip dururken, ben, Sana nasıl şükredeceğim?” dedi. Bunun üzerine Allah:
- ‘Ey Dâvud! İşte şimdi bana şükretmiş oldun’ buyurdu.[31] Bunu, İmam Ahmed rivayet etmiştir.
Yine Hasen (el-Basrî’nin) şöyle söylediği nakledilmiştir: Dâvud (a.s) dedi ki:
“İlahi! Vücudumdaki kıllardan her birinin ikişer tane dili olsa, gece ve gündüz, bütün zamanlarda Seni zikretseler, yine de bana verdiğin bir nimetin hakkını eda etmiş olamam.”[32]
Burada kastedilen husus şudur: Şükreden kimsenin durumu, “Bu (nimet), bana ancak bende olan ‘bir bilgi dolayısıyla’ verilmiştir” (Kasas:
28/78)
diyen kimsenin durumunun tam zıddınadır. Yine bunun benzeri bir ifade şekli, yüce Allah’ın şu sözünde şöyle geçmektedir:
“İnsan, iyilik istemekten usanmaz. Fakat kendisine bir kötülük dokununca üzülür ve ümitsizliğe düşer. Andolsun ki kendisine dokunan bir zarardan sonra, biz ona tarafımızdan bir rahmet tattırsak, o: ‘Bu (iyilik), benim hakkımdır. Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Rabb’ime döndürülmüş olsam bile mutlaka O’nun yanında benim için daha güzel şeyler vardır’ der. Biz, o inkâr edenlere, yaptıkları şeyleri mutlaka haber vereceğiz ve onlara ağır bir azap tattıracağız.”[33]
‘Bu (iyilik), benim hakkımdır’ ifadesi ile ilgili şu açıklamalara yer verilmiştir:
Abdullah ibn Abbâs der ki: “(O kişi, ‘bu benim hakkımdır’ sözüyle,) ‘benden kaynaklanan bir şeyi kast etmektedir.”[34]
Mukâtil’de der ki: “Buna en layık olan kişi benim demektir.”
Mücâhid’de der ki: “Bu iyiliği, amelim sayesinde elde ettim. Dolayısıyla da ben bu iyiliği hak ettim.”[35]
Zeccâc’da der ki: “Bu iyilik, amelimle hak ettiğim bir vazifedir.”
Görüldüğü üzere insan, en çirkin iki sıfatla nitelenmiştir: Eğer ona bir kötülük dokunursa, ümitsizlik haline kapılır ve bu ümitsizlikten dolayı susup kalır. Eğer ona bir iyilik dokunursa, Allah’ın, kendisine nimet verdiğini ve lütufta bulunduğunu unutup şımarır ve bu nimeti hak ettiğini zanneder. Daha sonra da öldükten sonra dirilmeye dair yalanlamasını da buna ilave edip: “Kıyametin kopacağını da sanmıyorum” (Kehf:
18/36) der. Ardından da buna, eğer öldükten sonra dirilme söz konusuysa, o zaman Allah katında kendisi için daha güzel şeyler[36] olduğuna dair hileli zannını ilave eder. Bu durumunu, konum olarak cahilliğine ve kibirli oluşuna yüklemedi.[37]
İbn Kayyim, nazım olarak der ki:
“Allah, kuluna ve kulu için “el-Latîf” (=yumuşak davranan)dır.
“Lütuf, Allah’ın vasıfları hususunda iki kısma ayrılır:”
“(Birincisi:) İşlerin sırlarını bilgiyle idrak etmek,”
“(İkincisi:) (Kuluna) ihsanda bulunma ile ilgili durumlarda latif olmak.”
“(Kul,) izzetli oluşunu sana gösteriyor ve lütfunu ortaya çıkarıyor.”
“Dikkatsiz davranma ile ilgili hususlarda kul, önemli bir yere sahip olmaktan uzak olur.”
İbnü’l-Esîr “Nihâye”de der ki: “Yüce Allah’ın isimleri içerisinde “el-Latîf” ismi de var. Latîf, bir işi yapma hususunda yumuşak olmayı ve faydalı şeyleri yaratıklarından dilediğine güzellikle ve incelikle  ulaştırmada işlerin en ince ve en gizli yönlerini kendisinde toplayan zat demektir.[38] 
“el-Latîf” kelimesi; ‘yumuşak davranmak’ (=rıfk) anlamında kullanıldığı zaman, mazi fiilinin (orta harfinin) fethalı okunmasıyla  لَطَف (letafe) - يَلْطُفُ (yeltufu) - لُطْفاً  (lutfen) denilir. Mazi fiilinin (orta harfinin) dammeli (=ötreli) okunmasıyla لَطُف (letufe) – يَلْطُفُ  (yeltufu) şeklince olunca, o zaman ‘hoş olmak’ (صَغُرَ) ve ‘ince olmak’ (دَقَّ) anlamında olur.”[39]
Râgıb el-İsfehânî’de “Müfredât”ta der ki: “Lütuf kelimesi, bazen duyu organlarının idrak edemeyeceği ince şeylerle ifade edilir. Lütuf kelimesini, bu şekilde Allah’a vasf etmek, O’nun ince işlerle tanınması ve kullarını hidayete erdirmede yumuşak davranması doğrudur. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır: 
“Allah (kıyamet gününden korkup vazifesini yapan) kullarına çok lütufkârdır”[40]
“Doğrusu Rabb’im, dilediğine lütfunu ihsan eder”[41]
Yani Allah; kardeşleri, Hz. Yûsuf’u kuyuya attıklarında onu kuyudan çıkarmakla ona ihsanda bulunmuştur.”[42]
Üstad Abdurrahman es-Sa’dî konu ile ilgili olarak şöyle der: Yüce Allah, kuluna karşı, gerek iç dünyasıyla ilgili işlerinde ve gerekse de dış dünyasıyla ilgili işlerinde son derece yumuşak davranır. Onu, kendi iyiliğine ve hayrına olacak şeylere doğru hissettirmeden yöneltir. İşte bu; O’nun bilgisinin, rahmetinin ve cömert oluşunun alametlerindendir.
Müellif İbn Kayyim, “el-Latîf” isminin iki manada olduğunu belirtmiştir:
Birincisi: O,
her şeyden haberdardır. O’nun ilmi; her türlü sırları, gizli işleri ve kalplerin gizlediği şeyleri, gaybi konularını, meselelerin arka planlarını, her şeyin en ince ve gizli yönlerini kuşatır. O, bunlardan hiçbir şeyin kendi bilgi ve tecrübesinden uzak olmayacak şekilde kendisi için mümkün olan her türlü durumu bilir.
İkincisi: Kuluna ve dostuna karşı son derece lütufkardır. Ona ihsanda bulunur, lütfu ve ikramıyla onu kuşatır ve onu yüksek mertebelere eriştirir. Onu, kolay olana yaklaştırır ve zor olandan ise uzaklaştırır. Onun hoşuna gitmeyen ve sıkıntı veren her türlü imtihanları ve sınamaları onun üzerinde gerçekleştirir. Bu imtihan ve sınamaların meydana gelmesinde, dünya ve ahirette kulu için menfaatler, mutluluklar ve güzel bir sonuç olduğunu bilir. Nitekim peygamberleri, kavimlerinin eziyetiyle ve Allah yolunda cihad etmekle imtihan etmiştir. Yine dostlarını da, arzu ettiklerine nail olmaları için hoşlanmadıkları şeylerle imtihan etmiştir.
İşte bu anlattıklarımız; musannifin sözünde geçen فيريك عزَّته yani “hoş görmediğin imtihanınla” ve ويُبدي لطفه
yani “övülmüş sonuçlar ile sevinçli bitişler” sözünün anlamıdır.
Kul, gerek yönetme (=velayet), gerek lider olma (=riyaset) ve gerekse insanlar arasında en sevilen faktörlerden birinin sorumluluğunu alma gibi nice dünyevî şeylere gözünü diker. Allah ise, kulunun dinine zarar vermemesi için kulunu bu tür şeylerden uzaklaştırmaya çalışır ve kuluna olan rahmetinden dolayı bu tür şeyleri ondan kaçındırır. Kul ise (bunları elde edemediği için) cahilliğinden ve Rabb’ini yeterince tanımamasından dolayı üzüntülü bir şekilde (hâlâ bunları elde etme hususunda) ısrarını sürdürür. İstekte bulunanlar, ister söz lisanı veya hal lisanıyla istemiş olsunlar, ister isteyen kimse mümin yada kafir ve iyi yada günahkar olsun, eğer kul, (bilmediği nice şeylerin) kendisi için hazırlandığını (ve bu konuda ona iyiliğin murad edildiğini) bilmiş olsa, (Allah’a hamd eder ve bundan dolayı da O’na şükreder.)[43]
O halde kim  istemiş olduğu şeyi doğru bir şekilde, elde ettiği şeyi istekli ve gelecekte olma ihtimali olan zilletin ve fakirliğin bilincinde olarak Allah’tan istemiş olursa, Allah, o kimseye, istediği şeyi verir ve onu dilediği şeye nail kılar. Çünkü Allah; vermiş olduğu sözü tutar, kuluna karşı rahîmdir, cömerttir ve kerîmdir.
Allah, bu geniş cömertliğini, dostlarına; gözlerin göremediği, kulakların işitemediği ve insan kalbinin hissedemediği yücelik, karar kılma ve rahmet yurdunda hazırlamıştır.[44]
 
* * *   [1]      “el-Latif” ismi, Kur’an-ı Kerim’de 7 defa geçmektedir. [2]      Kehf: 18/19 [3]      Müslim, Sıfatu’l-Cennet 1 (2822); İbn Hibbân, Sahih, 2/492, 494. Cennete ancak hoşa gitmeyen şeyleri yapmakla, cehenneme de şehvetler sebebiyle varılır. Bunlar, cennet ile cehennemi sarmış, perde arakasında bırakmıştır. Hoşa gitmeyen şeylere göğüs gererek cennetin perdesini yırtan, oraya girecek şehvetlerine kapılıp günah işleyenler de cehennemin perdesini yırtarak cehenneme girecektir. Buradaki hoşa gitmeyenden maksat; yapması nefse ağır gelen şeylerdir. Örnek, ibadetlere devam, onların güçlüklerine katlanmak, öfkeyi yenerek affetmek,  sadaka vermek, kötülük yapana iyiklikte bulunmak, nefsin arzularına sabırla karşı gelmek gibi şeyler buna dahildir.         Şehvetlerle kast edilen ise; zina, içki, gıybet gibi haram olanları yapmaktır. Yiyip içmek gibi mübah olan şehvetler, buna dahil değildir. Fakat hususlarda ifrat dereceye varmak mekruhtur. (ç) [4]      Müslim, Zühd 64 (2999); İmam Ahmed, Müsned, 4/332. Hadisin ilk cümlesi Müslim’de geçmemektedir. Bu cümlenin geçtiği yer için b.k.z: Ebû Ya’lâ, Müsned, 7/220, 288; Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, 2/128 [5]      Hacc: 22/70 [6]      Kehf: 18/7 [7]      Hûd 11/7 [8]      Bakara:  2/30 [9]      Müslim, bu hadisi, şu lafızla rivayet etmiştir: “Ben seni ancak imtihan edeyim ve seninle başkalarını imtihan edeyim diye gönderdim” B.k.z.: Müslim, Cennet 63 (2865) [10]     Enbiyâ: 21/35 [11]     Furkân: 25/20 [12]     Abraş: Bedeninde yer yer beyaz lekeler olan kimsedir. (ç) [13]     Buhârî, Eymân 8, Enbiyâ 51; Müslim, Zühd 10 (2964) [14]     Meâric: 70/38-39 [15]     Vâkıa: 56/57 [16]     Nahl: 16/4-81 [17]     Nahl: 16/83 [18]     Mücâhid, Tefsir, 1/350 [19]     Suyûtî, Dürrü’l-Mensûr, 5/155 [20]     Ferrâ, Meâni’l-Kur’an, 2/112; İbn Kuteybe, Garîbu’l-Kur’an, s. 248 [21]     Suyûtî, Dürrü’l-Mensûr, 5/155 [22]     Bu hadis, daha önce özet olarak geçmişti. Bu hadise göre; İsrâil oğullarından biri abraş, biri kel ve biri de kör olmak üzere üç kişi varmış. Allah, bu üç kimseyi imtihan etmek üzere onlara bir melek göndermiş. Melek, bu her üç kişiye giderek “Onlara göre en makbul şeyin ne” olduğunu sormuş. Abraş kimse, güzel renk, güzel cilt ve insanların kendisinden iğrendiği şeyin gitmesini istemiş. Melek, o abraş kimseyi sıvazlamış. Bunun üzerine ona en makbul malın ne olduğunu sormuş. O da, deve (yada sığır) demiş. Daha sonra abraşa, doğurması yakın bir deve verilmiş. Melek de, bu devede bereket vermesi için dua etmiş.          Kel kimse ise, güzel saç ve insanların kendisinden iğrendiği halin gitmesini istemiş. Melek, onu sıvazlamış. Bunun üzerine ona güzel saç verilmiş. Daha sonra ona en makbul malın ne olduğunu sormuş. O da, sığırdır diye cevap vermiş. Hemen ona hamile bir inek verilmiş. Melek de, bu devede bereket vermesi için dua etmiş.          Kör ise, gözünün açılmasını istemiş. Melek, onu sıvazlamış. Bunun üzerine onun gözü açılmış. Daha sonra ona en makbul malın ne olduğunu sormuş. O da, koyundur diye cevap vermiş. Hemen ona doğurmuş bir koyun verilmiş.         Derken bu üç kimsenin hepsi, kendilerine verilen hayvanların sayısını çoğaltmışlar. Melek, abraşın ve kelin eski kılığına girerek teker teker o ikisine giderek onlara eski günlerini hatırlatıp bu malları ona veren Allah rızası için ondan bir deve ve sığır istemiş. İkisi de, bu malları, Allah’ın verdiği bir nimet olarak değil de, büyükten büyüğe geçen bir miras olarak elde ettiklerini belirterek bir şey vermekten kaçınmışlar. Melek de, o ikisine ayrı ayrı : “Yalancı isen, Allah seni eski haline çevirsin” demiş. Böylece her ikisi de, eski hallerine geri dönmüşler. Kör ise, eski günlerini hatırlayarak kendisinden istenen koyunu vermiş. Bunun üzerine melek, köre: “Malın senin olsun. Siz ancak imtihan edildiniz. Senden razı olundu. İki arkadaşın ise, hüsrana uğradı” demiş. (ç) [23]     Nahl: 16/53 [24]     Zümer: 39/49 [25]     Beğavî, Meâlimu’t-Tenzîl, 4/82 [26]     Zümer: 39/49 [27]     Kasas: 28/78 [28]     Zümer: 39/50-51 [29]     Zeccâc, Meâni’l-Kur’an, 4/357 [30]     Fecr: 89/15-16 [31]     İmam Ahmed b. Hanbel, Zühd, (373); İbn Ebi’d-Dünyâ, Şükr, s. 67 [32]     İmam Ahmed b. Hanbel, Zühd, (361); İbn Ebi’d-Dünyâ, Şükr, s. 76 [33]     Fussilet: 41/49-50 [34]     Kurtubî, Tefsir, 15/373 [35]     Mücâhid, Tefsir, 2/572; Taberî, Tefsir, 25/3 [36]     Bu husus, yüce Allah’ın “Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Rabbime döndürülmüş olsam bile mutlaka O’nun yanında benim için daha güzel şeyler vardır” (Fussilet: 41/50) sözünde geçmektedir. [37]     Şifâu’l-alîl, s. 34 [38]     Bu tanıma göre “el-Latîf” isminin iki anlamı ortaya çıkmaktadır. Birinci anlamı, lütufta bulunmak ve ikinci anlamı ise, incelikleri ve sırları bilmek şeklindedir. Bu iki anlam, kelimenin, mazi fiilinin orta harfinin iki farklı şekilde okunmasından kaynaklanmaktadır. Bu iki mana arasındaki ilişki şöyle açıklanabilir: “el-Latîf”, işlerinde güzellik ve inceliklerine varıncaya kadar, faydaları bilme ve takdir ettiği yaratıklarına onları eriştirme özelliklerini kendisinde bulunduran zattır. (ç) [39]     İbnü’l-Esîr, Nihâye fi Garîbi’l-Hadîs ve’l-Eser, 4/251 [40]     Şûrâ: 42/19 [41]     Yûsuf: 12/100 [42]     Râgıb, Müfredât, s. 450 [43]     Bu durumda kul, Allah karşı şöyle dua etmelidir: “Allahım! Benim isteyip de bana nasip ettiğin şeyleri, senin sevdiğin şeyleri yapmamda bana güç kaynağı kıl. Benim isteyip de bana vermediğin şeylerin yerine de, kendi sevdiğin şeyleri bana nasip et.” Bu hadis için b.k.z.: Tirmizî, Deavat 78; İbnü’l-Esîr, Câmiu’l-Usûl, 4/641 (ç) [44]     Şerhu Kasîdeti’n-Nûniyye, s. 91


Son takip: 03.06.2020 - 03:04
Konu ile alakali düsüncelerinizi yaziniz:



· Af ve Müsâmahanın Yozlaştırılması · BA'SU BÂDE'L-MEVT .. · d- Yemekten önce ve so a el ve ağzı yıkamak · c) Yardımlaşma · Ecel Konusunda Âyet-i Kerimeler · f- Allah Hakkında Kötü Zanda Bulunan Münâfık ve Müşrikler · Gâlibiyet ve Zafer Vaadi · İbâdet · b- Allah Adı Anılmadan Kesilen Hayvanların Etini Yemek · 3- Üçüncü Sınıf Zevi'l-erhâmın Mirasçı Olması · Irkçılık/Asabiyet/Kavmiyetçilik. · Kadın Kocasından Nefret Edip Onunla Birlikte Kalmak İstemiyorsa Ne Yapar?. · f- Çirkin Söz (Sebb) · Kadının Elbisesi · KÂFİR.. · Fasık, Zalim İmam · Kaarî · Mal-Mülk ve Mâlik Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler · İlk İnsanın Yaratılışı · a- Savaştan Önce
· GİRİŞ · AF-AFV · AĞLAMAK-GÖZYAŞI · AHİD · ÂHİRETE İMAN · ÂİLE VE EŞLERİN GEÇİMİ · AKIL · ALLAH (C.C.) · ANA BABAYA İHSAN · ARZ VE SEM · ATALAR YOLU · ÂYET · ÂYETܒL-KÜRSÎ · AZİM VE TEVEKKÜL · BAKARA VE İCL (SIĞIR VE BUZAĞI) · BÂTIL · BELA-İMTİHAN · BESMELE · BUHL/CİMRİLİK · CÂHİLİYYE · CEHENNEM · CENNET · CİHAD · Dalalet · DİN · DİN GÜNÜ · DUA · DÜNYA · DÜNYA HAYATI · DÜŞMANLIK · ECEL · EHL-İ KİTAP · EMÂNET · EMR-İ Bİ’L-MA’RÛF VE NEHY-İ ANİ’L-MÜNKER · ENDÂD · ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI) · Esmau'l-Husna · ESMAULLAHİ'L-HUSNA · FAİZ · FAKİRLİK-ZENGİNLİK · Felah · FESAD · FETİH · FISK VE FÂSIK · FİTNE · FUHUŞ VE ZİN · GÂLİBİYET (ALLAH’IN YARDIMI VE ZAFER) · GAYB · GAZAP · GÜNAH · GÜZEL SÖZ · HAC · HAK-BÂTIL · HAKK · HAKKA BÂTILI KARIŞTIRMAK VE HAKKI GİZLEMEK · HALİFE-HİLÂFET · HALK (YARATMA) · HAMD · HARAM-HELÂL · HASENE-GÜZELLİK · HASTALIK · HAYIR-ŞER · HELÂK · HESAP · HEV · HİCRET · HİDÂYET · HİKMET · HİLÂFET-İMAMET · HIRSIZLIK · HÜKM-HÂKİMİYET · HÜZÜN-ÜZÜNTÜ · İbadet · İBLİS · İÇKİ VE KUMAR · İFSAD-İSLAH · İFTİR · İHLÂS · İHSAN-MUHSİN · İHTİLAF · İKRÂH · İLİM · İMAM · İMAN-MUMİN · İNCİL · İNFÂK · İNKÂR · İNSAN · İNSANLARA İYİLİĞİ EMREDİP KENDİNİ UNUTMAK · İNZÂR · İRTİDÂD-MÜRTED · İSLAMIN HAREKET METODU · İSLÂM-MÜSLÜMAN · İSRÂF · İSRAİL OĞULLARI · İSTİANE · İSTİÂZE · İSTİĞÂSE . · İSTİĞFAR · İSTİKAMET · İSTİKBÂR-MÜSTEKBİR · İSYAN-İTAAT · İTİKAF · İZZET-ZİLLET · KADIN · KÂFİR · KALB · KALP VE KALBİN MÜHÜRLENMESİ · KAN DÖKMEK · KARZ-I HASEN · KISAS · KITÂL-SAVAŞ · KİTAB-KUR'AN · KİTAPLARA İMAN · KIYÂMET · KÖLE-KÖLELİK · KORKU · KÜFÜR · KÜFÜR ÖNDERLERİ · LÂNET · MAĞFİRET · MAL-MÜLK VE MÂLİK · MÂSİYET · MEKR-TUZAK · MELEK-MELEKLERE İMAN · MESCİD · MESH (“AŞAĞILIK MAYMUNLAR OLUN!”) · MEYDAN  OKUMA  (KUR'AN'IN  İ'CÂZI) · MİLLET · MÎRÂS · MUHKEM VE MÜTEŞÂBİH ÂYETLER · MÜNAFIK-MÜNAFIKLAR · NAMAZ · NASARA-HRİSTİYANLIK · NEBİ-RASUL · NEFS · NESH · NİFAK-MÜNAFIK · NİKÂH VE TALÂK · NİSYÂN-UNUTMA · NÛR · ÖLÜM · ORUÇ · PEYGAMBER-PEYGAMBERLİK · PUT VE PUTA TAPMA · RABB · RİBAT-RABITA-MURÂBATA YAPMAK · RİYA · RIZIK · RUH · RUKÛ · SABİÎLER · SABIR · SÂLİH AMEL · SECDE · ŞEFÂAT · ŞEHİD · ŞERİAT · SEVGİ · ŞEYTAN · ŞİARLAR · SIDK/DOĞRULUK · SİHİR-BÜYÜ · SIRÂT-I MÜSTAKÎM . · ŞİRK · ŞÜKÜR · ŞÛR (İSTİŞÂRE/DANIŞMA) · SU VE YAĞMUR · TAAT · TAĞUT · TAHÂRET-TEMİZLİK · TAHRİF · TAKİYYE · Taklid · Takva · TÖVBE · TEVEKKÜL · TEVESSÜL-VESİLE · TEVHİD · TE’VİL VE TEFSİR · TEVRAT · TİCÂRET · TUĞYÂN · ÜLܒL-EMR · ÜMMET · VAHDET · VASİYET · VELÎ · YEME-İÇME · YEMİN · YÜSR-KOLAYLIK · ZALİM · ZEKÂT · ZİKİR · ZULÜM

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80


Google
 
Web ihya.org
CepAlem Gazeteler E-Kart E-Kitap Saglik Şiirler Sözlük
Kuran Meali Hadis Namaz Vakitleri Ingilizce Samil Fıkıh Fetva Rüya Tabiri
Kamus Hikayeler Forum Dini Terimler Haberler Oyun Resimler Ilahiler
Terimler isimler Sosyal Kavram Hadis Sözlügü imsakiye
Üniversite taban puanları ilmihal Rehber