sel
Rüya Tabirleri
Açılış  Giriş Sayfası Yap
Favori  Sık Kullanılanlara Ekle
MC ÜYE İŞLEMLERİ
Üyeadi:
Parola :
Ansiklopediler
Sponsorlu Bağlantılar
Secme Konular
· Kur'ân-ı Kerim'de İçkinin Haramlığı ve Yasaklanma Aşaması
· İslâm Kelimesinin Anlamları
· Nâs ve İnsan Kelimelerinin Anlam ve Mâhiyeti
· Allah'ın Kulu, Kulun Allah'ı Sevmesinin Belirtileri
· HAYY-KAYYUM
· Kur’an’da Ruh Sağlığı, Psikolojik Denge ve Huzur
· a- Hudûs Delili
· İnsan İle Diğer Canlılar Arasındaki Farklar
· Hikmetin Kur’andaki Dört Anlamı
· Sâlih İnsan Kimdir?.

Burayada Bak
· İslam’a Göre Din Gerçeği
· Orucun Şartları
· 2- İddetini Doldurmamış Kadınlar
· Mısır'dan Çıkış
· Tevrat'ın Nüshaları
· İkon
· Kitab-ı Mukaddes
· Athene
· 3- Toplumda Tevhid
· 10. Haset Etmez.
· g- Yemin
· İtaatle İlgili Bazı Meseleler
· Başta Yahûdiler Olmak Üzere Ehl-i Kitab’ın Çoğu, Kâfirlerle/İnkârcı Ateistlerle Dostluk Ederler
· Câhiliyye
· Din; Anlam ve Mâhiyeti

Son Okunanlar
· el-HAMÎD - el-MECÎD
· Amellerin Önemi
· Nefs-i Emmâre
· Kölelik Gerçekten Kalktı mı? Modern Kölelik ve Özgürlük Üzerine Düşünceler
· Zorla Değil, Gönülle
· Avret Ne Demektir? .
· Kur'ân-ı Kerim'de Şükür Kavramı
· Hamr’ın Haram Kılınması
· Dinin Kaynağı
· Kur’an’da İsrafın Mânâları



Kavramlar Ansiklopedisi     A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T V Y Z 0 1 2 3 4 5 6 7 8 9

el-HAMÎD - el-MECÎD

Yeni Sayfa 1
﴿ اَلْحَمِيدُ - اَلْمَجِيدُ ﴾ el-HAMÎD - el-MECÎD
Yüce Allah, kendisini “el-Mecîd”[1] (=yücelik, ululuk, şeref, cömertliği bol, lütfu çok, iyiliği bol) olmakla nitelemiştir.
“el-Mecîd”, Allah’ın kemâl sıfatlarının bol olmasını, kerem ve ikramının geniş olmasını, bu sıfatların yaratılmışlar için olmamasını, fiillerinin geniş olmasını ve çokça iyilik ettiğini içermektedir.
Kemâl sıfatları ve övülmüş fiilleri olmayan kimseye gelince, o kimse için hiçbir Mecd (=yücelik, şeref) yoktur demektir. Yaratılmış, ancak kendi vasıflarıyla ve fiilleriyle yüce ve şerefli bir konuma gelebilir. Yüce Allah’ın, vasıfları ve fiilleri iptal edilecek olunursa, o halde O nasıl olurda yüce ve şerefli (=mecîd) olur? Yüce Allah, Muattıla[2] müntesiplerinin; Allah için dediklerinden uzaktır. Çünkü Allah, yüce, şerefli (=mecîd) ve dilediğini yapan (=fe’âl)dır.
“Mecd” kelimesi, Arap dilinde; kemâl vasıflarının ve iyilik yapma fiillerinin bol olması anlamındadır.
“el-Mecîd” ismine yakın en yakın isim, “el-Hamîd” ismidir. Nitekim melekler, konu ile ilgili olarak Hz. İbrahim (a.s)’ın evi için şöyle demektedirler:
“Allah’ın rahmeti ve bereketleri üzerinizdedir. Ey ev halkı! Muhakkak ki O, Hamîd’dir, Mecîd’dir”[3]
Nitekim bize –genellikle- namazın sonunda[4] yüce Allah’ı, “el-Hamîd” ve “el-Mecîd” olmakla övmemiz belirtildi. Yine rükudan doğrularken: رَبَّنَا وَلَكَ الْحَمْدُ  “Rabb’imiz! Hamd, yalnızca sanadır”[5] dememiz belirtildi.
Hamd ve mecd, genel olarak, “el-Hamîd” ve “el-Mecîd” olan Allah için kullanılır.
“el-Hamîd”: Bütün kemâl sıfatları taşımayı hak eden ve sevilmeye layık olan (=habîb) demektir.
“el-Mecîd”: Şanı yüce, kerem ve ihsanı bol, her şeye kadir, müsamahası bol, celal ve ikram sahibi demektir.
Kim الْمَجِيدُ
“el-Mecîd” kelimesini kesreli okursa, bu kelime, yüce Allah’ın Arş’ına sıfat olur.[6] Çünkü Allah’ın arşı, “el-Mecîd”dir. Zaten Allah, yüce ve şerefli olmaya en layık olandır.
Bu kıraat, bazı insanlara problem teşkil etmiştir. Bu nedenle de bazı insanlar:
“el-Mecîd” ismi, yaratılmışların sıfatları içerisinde geçmemektedir” derler. Sonra da bu kıraatın, iki şekilden birini elemişlerdir. Buna göre bu kelime,
1.  (Bir şeyi üstlenmeye) yakın olma mesabesindedir,
2. Yada yüce Allah’ın sıfatı[7] mesabesindedir. Bu, bu sözü söyleyen kimsenin niteliklerinin az olduğunu gösterir. Çünkü yüce Allah, Arş’ını, “el-Kerim” olmakla[8] nitelendirmiştir.  Kerim olmak ise, Mecd (=yüce ve şerefli olman)’in karşılığıdır. Yine yüce Allah, Arş’ını, “el-Azîm” (=büyük) olmakla da[9] nitelendirmiştir. O halde yüce Allah’ın, Arş’ını Mecd (=yüce ve şerefli) olmakla vasıflandırması, onu, azim ve kerim olmakla nitelemesine uygundur.
Yüce Allah; kerem ve ihsanı bol, zatı ve derecesi yüce olduğu için yarattığı varlıkları bununla nitelendirmeye en layık olandır. Çünkü kerem ve ihsanı bol, şanı yüce olan ve her şeye kadir olan sadece Allah’tır. O’nun zatının yüce ve ihsanın bol olmasından dolayı varlıkları yaratmakta ve meydana getirmektedir. Yedi kat gök ve yedi kat yer, Kürsî’nin içerisinde ancak çölde bırakılmış bir  halka gibidir.[10]
Abdullah ibn Abbâs der ki: “Yedi kat gök, Arş’ın içerisinde ancak bir kalkan içerisine atılmış yedi para gibidir.”
O halde Allah, şanı yüce olduğu halde nasıl olur da “el-Mecîd” olmaz? Halbuki Allah Azîm’dir, Kerîmdir, Mecîd’dir.
“el-Hamîd”:
“Faîl” vezninde olup “övülen/övgüye layık bulunan” (=mahmûd) anlamındaki “hamd”[11] kelimesinden türemiştir.
Yüce Allah’ın isimleri içerisinde yer alan “el-Hamîd” ismi; çoğunlukla, Semî’, Basîr, Alîm, Kadîr, Aliyy, Hâkim, Halîm gibi “Faîl” vezninde olup “övülen/övgüye layık bulunan” anlamındadır. Yine “Feûl” kelimesi de; Gafûr, Şekûr ve Sabûr gibidir.
“el-Vedûd”[12] ismine gelince, bu konuda iki görüş vardır:
Birincisi: “Vedûd” kelimesi, (“feû”l vezninde olup) “Fâil” (=pek seven) anlamındadır. Çünkü Allah, nebilerini, resullerini, veli kullarını ve mü’min kullarını sever.
İkincisi: “Vedûd” kelimesi, “Mevdûd” (=pek sevilen) anlamındadır.
Çünkü Allah’ın, hem kulu tarafından tamamen sevilmeyi isteme ve hem de kulunu sevme hakkı vardır.
“el-Hamîd” kelimesi, ancak (“Faîl” vezninde) “övülen/övgüye layık bulunan” anlamına gelmektedir.[13] Fakat “el-Hamîd” kelimesi, “övülen/övgüye layık bulunan” anlamından daha anlaşılır bir durumdadır. Çünkü “Faîl” vezni, “Mef’ûl” vezninden ayrıldığında, bu sıfat, doğuştan gelen özellik ve kalıcı huy gibi anlama geldiğini gösterir. Nitekim bu, “Filanca kimse zarîf (=alımlı), şerîf (=şerefli) ve kerîm (=cömert)” demen gibidir. İşte bundan dolayıdır ki, bu yapı, çoğunlukla, “şerufe” veznindeki bir fiilden türemiştir. Bu yapı; kebure (=büyük oldu), sağure (=küçük oldu), hasune (=güzel oldu), letufe (=hoş/şık olmak) ve buna benzer doğuştan gelen nitelikler ve kalıcı özelliklerdendir.[14]
 İşte bundan dolayıdır ki, “el-Habîb” (=sevilmeye layık), “Mahbûb” (=sevilen)dan daha anlaşılır bir durumdadır. Çünkü “Mahbûb” (=sevilen), kendisinde istenilen sıfatlar ve isimler bulunandır. Dolayısıyla da
“Mahbûb” (=sevilen), kendi zatında “Habîb” (=sevilmeye layık) olmaktadır.
“Mahbûb”, seven kimsenin sevgisine bağlı olmaktır. O zaman o, başkalarının sevgisiyle sevilen olur.
“el-Habîb” ise, zatıyla ve sıfatlarıyla, başkalarının sevgisine bağlı olan veya bağlı olmayan demektir.
İşte “Hamîd” ve “Mahmûd”da bu şekildedir.
Görüldüğü üzere “el-Hamîd”, Allah’ın sıfatlarındandır. Hamd’in sebepleri, başkası hamdetmese de, hamd’in, övülen olmasını gerektirir. Dolayısıyla Allah, kendi zatında “el-Hamîd”dir.
“Mahmûd” ise, hamd eden kimselerin hamdine bağlı olandır.
İşte “el-Mecîd” (=yüce) ve “Mümecced” (=yüceltilen), “el-Kebîr” (=büyük) ve “Mükebber” (=büyük görülen), “el-Azîm” (=yüce) ve “Muazzam” (=yüceltilen)
da bu şekildedir.
Hamd ve Mecd’in her ikisi de, tamamen kemale dayanmaktadır. Çünkü hamd, “Mahmûd” (=övülen) için övgüyü ve sevmeyi gerektirir. Bu nedenle kim övüleni sevip de onu övmezse, ona hamd etmiş olmaz. Yine kim bir maksattan dolayı birisini övüp de onu sevmezse, hem övmüş ve hem sevmiş  oluncaya kadar, o kimseye hamd etmiş olmaz. İşte bu övgü ve sevgi, bunu gerektiren ihtiyaçlara ve sebeplere bağlıdır. Allah, kemâl sıfatlarından ve başkalarına olan celal ve iyilik yapma özelliklerinden dolayı “Mahmûd” (=övülen)dur. Çünkü bu sıfatlar, sevginin sebeplerini teşkil etmektedir. Bu sıfatlar, daha kapsamlı ve daha mükemmel olunca, hamd ve sevgi, daha iyi ve daha büyük olmuş olur.
Hiçbir şekilde noksan olmayan mutlak kemâl ve tamamıyla iyilik yapmak, Yüce Allah’a aittir. Dolayısıyla Allah, her türlü hamde ve her türlü sevgiye en layık olandır. Çünkü zatını, sıfatlarını, fiillerini, isimlerini, iyilik yapmayı ve kendisinden sadır olan her türlü şeyi sevmeye Allah’ın hakkı vardır.
Mecd’e gelince, o; sözlük anlamının da gerektirdiği gibi, şanının yüce olmasını, kerem ve ihsanının bol olmasını ve celal sahibi olmasını gerektirmektedir. Ayrıca yüce ve celal sıfatlarına da delalet etmektedir.
Hamd ise; ikram sıfatlarına delalet etmektedir. Çünkü yüce Allah, celal ve ikram sahibidir. Bu,لاَ إِلَهَ إلاَّ اللهُ وَاللهُ أَكْبَر
  “Allah’tan başka ilâh yoktur. Allah, en büyüktür”  diyen kimsenin sözünün anlamıdır. Dolayısıyla “Allah’tan başka ilâh yoktur” sözü, Allah’ın ilâh oluşuna ve bir oluşuna delalet etmektedir. Allah’ın ilâh oluşu, tamamıyla O’nu sevmeyi gerektirmektedir. “Allah, en büyüktür” sözü ise, O’nun yüce ve şerefli olmasına delalet etmektedir. İşte bu, O’nun şerefli olmasını, şanının yüce olmasını ve büyük olmasını gerektirmektedir.
İşte bundan dolayıdır ki, yüce Allah, Kur’an’da bu iki ismin arasını çokça yan yana getirmektedir. Nitekim yüce Allah bu konuda şöyle buyurmaktadır:
“Allah’ın rahmeti ve bereketleri üzerinizdedir. Ey (İbrahim’in) ev halkı! Muhakkak ki O, Hamîd’dir, Mecîd’dir”[15]
“Ve şöyle de: Hamd, o Allah’a ki, hiçbir çocuk edinmedi, mülkte ortağı yoktur. Aciz olmayıp bir yardımcıya da ihtiyacı yoktur. Tekbir getirerek O’nu noksanlıklardan yücelt de yücelt”[16]
“Celal ve ikram sahibi Rabb’inin adı ne yücedir!”[17]
“Yalnız celâl ve ikram sahibi Rabb’inin yüzü (zatı) baki kalacaktır”[18]   
“Müsned”de, Ebu Hâtim ile birçok kimsenin “Sahîh” adlı eserlerinde, Enes’ten gelen bir hadiste Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmaktadır:
أَلِظُّوا بِ: ” يَا ذَا الْجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ
“
“‘Yâ za’l-celâli ve’l-ikrâm’ (=celal ve ikram sahibi) demeye devam ediniz”[19]
Görüldüğü üzere celal ve ikram, hamd ve mecd demektir.
Bunun bir benzeri de, yüce Allah’ın şu sözünde geçmektedir:
“Doğrusu Rabb’im Ganiyy’dir, Kerîm (=ikram sahibi)’dir”[20]
“Şüphe yok ki, Allah afuvv (=çok bağışlayıcı)’dur, Kadîr (=her şeye gücü yeten)’dir”[21]
“Allah Kadîr (=her şeye gücü yeten)’dir, Gafûr (=çok bağışlayan)’dur, Rahîm (=çok merhamet eden)’dir”[22]
“O, Gafûr (=çok bağışlayan)’dur, Vedûd (=pek seven)’dur”[23]
Görüldüğü üzere bu, Kur’an’da çokça geçmektedir.
Sahih bir hadiste geçtiğine göre; sıkıntı anında yapılacak dua şu şekildedir:
لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ الْعَظِيمُ الْحَلِيمُ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ رَبُّ السَّمَوَاتِ وَرَبُّ الْأَرْضِ وَرَبُّ الْعَرْشِ الْكَرِيمِ
“Azîm, Halîm olan Allah’tan başka ilâh yoktur. Büyük Arş’ın Rabb’i olan Allah’tan başka ilâh yoktur. Göklerin Rabb’inden, yerin Rabb’inden ve Kerîm olan Arş’ın sahibi olan Allah’tan başka ilâh yoktur”[24]
“el-Hamîd” ve “el-Mecîd” isimlerinin, Hz. Peygamber (s.a.v)’e ve onun ev halkına Salât getirmenin akabinde zikredilmesi, yüce Allah’ın “Allah’ın rahmeti ve bereketleri üzerinizdedir. Ey (İbrahim’in) ev halkı! Muhakkak ki O, Hamîd’dir, Mecîd’dir” (Hûd:
11/73) şeklindeki buyruğuna uygun düşmektedir.
Hz. Peygamber (s.a.v)’e Salat getirme; yüce Allah’ı övme, O’na saygı gösterme, O’nu anma, O’nun zikrini yüceltme, O’na olan sevgiyi artırma ve O’na yakın olma demektir. Ayrıca Salat, hamdi ve mecdi de kapsamaktadır. Namaz kılan kimse, sanki hamdinin ve mecdinin artmasını yüce Allah’tan istemektedir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v)’e Salat getirme, Allah’a karşı yapılan hamdin ve mecdin bir çeşididir. İşte bu, Salat getirmenin hakiki yönüdür.
Allah ile ilgili bu iki isim, işte bu doğrultuda zikredilmiştir. Bu iki isim ise, “el-Hamîd” ve “el-Mecîd”dir.
Bu husus, yüce Allah’ın şu sözünde şöyle geçmektedir:
“En güzel isimler (=esmâü’l-hüsnâ) Allah’ındır. O halde O’na o güzel isimlerle dua edin”[25]
Hz. Süleyman (a.s), Rabb’ine yaptığı duada şöyle  dedi:
“Süleyman şöyle dedi: Rabb’im! Beni bağışla; bana, benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver. Şüphesiz sen, Vehhâb (=daima bağışta bulunan)’sın”[26]
Hz. İbrahim (a.s) ile oğlu İsmail ise yaptıkları duada şöyle dediler:
“Ey Rabb’imiz! Bizi sana boyun eğenlerden kıl, neslimizden de sana itaat eden bir ümmet çıkar, bize ibadet usullerimizi göster, tevbemizi kabul et; çünkü Sen, Tevvâb (=tevbeleri çokça kabul eden)’sin, Rahîm (=çok merhametli olan)’sin”[27]
Hz. Peygamber (s.a.v)’de oturduğu yerde
100 defa konu ile ilgili olarak şöyle derdi:
رَبِّ اغْفِرْ لِي وَتُبْ عَلَيَّ إِنَّكَ أَنْتَ التَّوَّابُ الْغَفُورُ
“Rabb’im! Beni bağışla ve tevbemi kabul buyur. Şüphesiz ki Sen, Tevvâb (=tevbeleri kabul eden)’sin ve Gafûr (=günahları bağışlayan)’sun”[28]
Hz. Aişe, Peygamber (s.a.v)’e:
- “Kadir gecesine rastlarsam nasıl dua edeyim?” diye sordu. Hz. Peygamber (s.a.v)’de buyurdu:
اللَّهُمَّ إِنَّكَ عَفُوٌّ تُحِبُّ الْعَفْوَ فَاعْفُ عَنِّي
- “Allahım! Sen Afuvv (=çok affedici)’sin, Kerim (=cömert/ikram sahibi)’sin, affetmeyi seversin. Beni affet” de.[29]
Hz. Ebuı Bekr (r.a), Peygamber (s.a.v)’e namaz kılarken okuyacağı duayı kendisine öğretmesini istediğinde, ona şöyle buıyurdu:
اللَّهُمَّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي ظُلْمًا كَثِيرًا وَلَا يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلَّا أَنْتَ فَاغْفِرْ لِي مَغْفِرَةً مِنْ عِنْدِكَ وَارْحَمْنِي إِنَّك أَنْتَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ
- “Allahım! Ben nefsime çok zulüm ettim. Günahları ise ancak Sen affedersin. Bana tarafından mağfiret buyur ve bana acı. Çünkü Sen,
Gafûr (=günahları çok bağışlayan) ve Rahîm (=çok merhametli olan)’sin”[30]
Bununla ilgili daha birçok rivayet vardır. Bu rivâyetleri, “Rûh ve’n-Nefs”[31] adlı kitapta çokça naklettik.
Yüce Allah, Hz. İsa (a.s)’ın lisanından insanlara şöyle hitap etmektedir.
“Eğer onlara azap edersen, doğrusu onlar senin kullarındır. Eğer onları bağışlarsan şüphesiz ki Sen, Azîz (=çok güçlü) ve Hâkim (=hikmet sahibi)’sin”[32]
Hz. İbrahim (a.s)’ın lisanından söylediği söz ise şu şekildedir:
“Rabb’im! Şimdi kim bana uyarsa o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, artık Sen gerçekten Gafûr (=günahları çok bağışlayan) ve Rahîm (=çok merhametli olan)’sin”[33]
Buna göre Allah’ın, Hz. Muhammed (s.a.v)’e salat buyurması sûretiyle onun hamd ve mecd getirmesi istenilince, o, bu isteği, Allah’ın “el-Hamîd” ve “el-Mecîd” isimleriyle bitirmiştir.[34] Ayrıca Resulullah (s.a.v) için de, hamd (=övmek) ve mecd (=yücelik/methu sena) talep edilmiş[35] olup bu talep, Resulullah (s.a.v) için meydana gelmiş ve o, kendisi için meydana gelen bu salat getirmeyi, yüce Allah için en uygun iki vasfı haber vermekle bitirmiştir. 
Kul ile ilgili her türlü kemâl, noksanlığı gerektirmemektedir. Muhakkak ki yüce Allah, her türlü kemale en layık olandır.
Yine Allah’ın, Hz. Muhammed (s.a.v)’e salat buyurması sûretiyle onun için hamd ve mecd istemesi, O’na övgü yapmayı gerektirmektedir. Dolayısıyla Hz. Peygamber (s.a.v), yüce Allah’ın kendisi ile ilgili bu isteği, kendisini peygamber olarak göndermesi sebebiyle O’na övgüde bulunmuş ve bu övgüsünü de, O’nu hamd etmek ve mecd etmek sûretiyle bitirmiştir. Bunu da; bu duanın, Resulullah (s.a.v) için hamd ve mecd talebini ve yüce Allah’ın bu duayı gerçekleştireceğini haber vermesini içermektedir.[36]
Hamd, tamamen alemlerin Rabb’i olan Allah’a mahsustur. Çünkü Allah; varlıkları yaratması, bir takım hususları emretmesi ve yasaklaması hususunda övülendir… Kulların taatleri, masiyetleri, imanları ve küfürleri hususunda övülendir… İyi kimseleri, günahkarları, melekleri, şeytanları, peygamberleri ve onların düşmanlarını yaratması hususunda övülendir… Düşmanları hakkında adaletli olması hususunda övülendir… Yine O dostlarına karşı ihsanda bulunma ve ikramda bulunma hususunda övülendir… Dolayısıyla kainatta yer alan zerrelerin her biri, O’nun hamdine şahittir….
İşte bundan dolayıdır ki, yedi kat gök, yer ve bunların içerisinde bulunanlar, Allah’ı hamd ile tesbih ederler.
“Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar O’nu tesbih eder; O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiç bir şey yoktur; fakat siz onların tesbihlerini anlamazsınız”[37]  
Allah’a hamd etme, rükudan doğrulurken Hz. Peygamber (s.a.v)’in şu sözünde de geçmektedir:
رَبَّنَا وَلَكَ الْحَمْدُ مِلْءَ السَّمَوَاتِ وَمِلْءَ الْأَرْضِ وَمِلْءَ مَا بَيْنَهُمَا وَمِلْءَ مَا شِئْتَ مِنْ شَيْءٍ بَعْدُ
“Rabb’imiz! Gökler dolusu, yer dolusu, onlardan sonra dilediğin her şey dolusu hamd, yalnızca sanadır”[38]
Gökler ile yer arasındaki boşluklar ve yaratıklar dolusu ve bunlardan sonra dilediğinden takdir olunan her şey dolusu kadar hamd, Allah’a aittir.
Burada iki durum ortaya çıkmaktadır:
Birincisi: Allah’ın, hamdinin; gökleri ve yeri yarattığı dolusu. Buna göre mana: “Hamd, gökleri ve yeri yarattığı dolusu ve bunlardan sonra yarattığı dolusu” şeklinde olmaktadır.
İkincisi: Mananın, “Hamdinin dolmasından sonra dilediğin her şey dolusu” şeklinde olmasıdır.
Fakat denilir ki: Birinci mana, daha kuvvetlidir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v)’in
“onlardan sonra dilediğin her şey dolusu” sözü; O’nun dilediği bir şeyi gerektirmektedir. Çünkü dileme, mücerred olarak hamdin O’nun için dolması değil, bizzat hamdin kendisiyle ilgilidir.
Fakat O, bir şeyin olmasını dilediği zaman, hamd tamamen O’nadır. Bu nedenle dilemesi, hamdi doldurmaya yöneliktir. Hamdi dolduran, var olan bir şey olmasını gerektirir.
Yine Hz. Peygamber (s.a.v)’in “onlardan sonra her şey” sözü; yarattığı varlıklardan sonra olanı gerektirmektedir. Eğer bu sözle, yarattığı varlıklar kastedilecek olunursa, o zaman mana; “Bu yarattığın varlıklarla birlikte dilediğin her şey dolusu” şeklinde olur. Çünkü yaratılan varlık, ancak Ezeli olan Allah sayesinde meydana gelir.
Yine Hz. Peygamber (s.a.v), “Hamd dolusu,
dilediğin her şey dolusu” demedi. Aksine “dilediğin” dedi.
Yine Hz. Peygamber (s.a.v)’in “onlardan sonra dilediğin her şey dolusu” sözü; bunlardan sonra her şeyi ilgilendiren dileme ispatını gerektirmektedir.
İkinci manaya göre ise; dileme, yaratılan şey dolusu ile ilgilidir.
Yine “onlardan sonra dilediğin her şey dolusu” denildiği zaman, bununla kastedilen; hamdin, dolu olmasıdır. Hamd, dolu olunca, o zaman yüce Allah, hamdin sürekli olmasını diler. Çünkü hamd, dünya ve ahirette sürekli olarak O’na aittir.
Takdir olunan şeyler için bir sınır yoktur. Takdir olunan bir şey, ancak kendisinden sonra olan bir şeyi takdiri ve sayıların takdiri gibi sonu olmayan bir takdiri mümkün kılar. Eğer bununla, bu mana kastedilmiş ise, o zaman dileme ile ilgili bir açıklamaya gerek yoktur.
Hatta bununla kastedilenin, “tükenmek bilmeyen dolusu” olduğu da söylenmiştir. Buna göre Allah’ın, hamdi dilemesine gelince, sonradan meydana gelen türden başka bir şey yada sonradan meydana gelenden geriye kalan bir şey olsa da,  hamd ancak mevcut ve yaratılan olur. İşte bu, tamamen, Allah’ın hamdi sonradan dilemesindendir.
Yine hamd, sevgi yönü itibariyle övülen güzellikleri haber vermektir. Övülen güzellikler, ya Allah’ın zatıyla kaimdir yada Allah’ın yarattığı varlıklarda ortaya çıkmaktadır.
Yok olan bir şey ise, bir şey yaratamaz ve hiçbir varlığı meydana getiremez. Yok olan bir şey, varlık olamaz. Dolayısıyla yok olan bir şeyde, elbette övülecek şeyler bulunmaz. Bu nedenle de bilinen ve bilinmeyen yaratıklar dolusu hamd, Allah’a aittir. Çünkü hamd; Allah’ın kemaliyle ve zatıyla kaim olan övgüyü ve yarattığı varlıklarda görünen iyi işleri içermektedir.
Hamdin, var olmayanda meydana gelmesi, övülecek iyi işler olmaz.
İnsanlar, hamdin; gökler, yer ve ikisi arasında bulunanlar kadar dolu olmasının anlamı hakkında görüş ayrılığına düşmüşlerdir.
Bir grup, bu konuda temsil mahiyetinde şöyle demişlerdir:  “Şayet hamd, cisimler şeklinde olsaydı, gökleri, yeri ve iki arasında bulunanları doldururdu.”
Diğer bir grupta şöyle demiştir: “Hamd, manalar ve arazlar[39] kabilindendir. Cisimler,[40] bunları doldurmaz. Bunlarda cisimleri doldurmaz.”
Doğru olan şudur: Hamdin, doldurmaya ve doldurulmaya ihtiyacı yoktur. Çünkü “Su kabı suyla doldu” ve “Kase yemekle doldu” denildiğinde, bu, dolmanın bir çeşididir. “Ev adamlarla doldu” ve “Şehir atla ve adamlarla doldu” denildiğinde ise, bu da, başka bir tür dolma şeklidir. “Kitap satırlarla doldu” denildiğinde ise, bu da, diğer bir dolma şeklidir. “İnsanların kulakları hamdle veya filanca kimseyi yermekle doldu” denildiğinde ise, bu da, başka bir dolma şeklidir.
Bu husus, bilinen bir rivâyette şu şekilde geçmektedir:
أَهْلُ الْجَنَّةِ مَنْ اِمْتَلأَتْ مَسَامِعَهُ مِنْ ثَنَاءِ النَّاسِ عَلَيْهِ،
 وَأَهْلُ النَّارِ مَنْ اِمْتَلأَتْ مَسَامِعَهُ مِنْ ذَمِّ النَّاسِ لَهُ
“Cennetlik kimse, kulakları, insanların kendisi ile ilgili (hayrlı) övgüleriyle dolan kimsedir. Cehennemlik kimse ise, kulakları insanların kendisi ile ilgili (kötü) yermeleriyle dolan kimsedir.”[41]
Hz. Ömer, Abdullah ibn Mes’ud hakkında şöyle der: “Abdullah ibn Mes’ud, torba gibidir. O, ilimle doldurulmuştur.”
Denildi ki: “Filanca kimsenin bilgisi, dünyayı doldurdu.”
Yine denildi ki: “İbn Ebi’d-Dünyâ, bilgi olarak dünyayı doldurur.”
“Filanca kimsenin şöhreti, dünyayı doldurdu ve ufku daralttı”, “Sevgisi kalpleri doldurdu”, “Filanın kızgınlığı kalpleri doldurdu”, “Filanın kalbi korkuyla doldu” denilir.
İşte bu, hamd ile ilgili anlatılanları kavramaya çalışan kimse için yeterlidir.
Gerçekte ise “dolmak” ve “doldurmak” kelimelerini, özellikle de cisimlere özgü kılmak, batıl bir mesele üzerinde ve delili olmayan bir iddia üzerinde hüküm vermeyi gerektirir. İşin aslı, aynıdır. Ortak mana; kelimenin sözlük anlamına, farklı anlamlara ve değişik kullanışa galip gelmesidir. Çünkü böyle bir şeye dönmek, kelimenin mecaz anlamından ve ortak kullanımından daha önceliklidir.
Burada kastedilen husus şudur: Yüce Allah’ın bütün isimleri çok güzeldir. İsimleri içerisinde kötü bir isim yoktur. Sıfatları, tamamen kemaline uygundur. Sıfatları içerisinde eksik bir sıfat yoktur. Fiilleri, tamamen hikmetinin gereğidir. Fiilleri içerisinde hikmet ve maslahattan uzak bir fiil yoktur. Göklerde ve yerdeki en güzel örnekler, O’nundur. Çünkü O, Azîz ve Hâkim’dir. Kemâl sıfatıyla vasıflanmıştır. Yüce ve büyüktür. Teşbih ve temsilden uzaktır. Na’tlarla[42] anılmıştır. Yine kemâl sıfatlarına aykırı olan sıfatlardan da uzaktır. Dolayısıyla da O, Hayy’ın[43] zıddı olan ölümden ve Kayyûm’un[44] zıddı olan uyuklamadan, uykudan, yanılgıdan ve  gafletten uzaktır.[45]
O’nun, ilimli olmakla vasıflanması, bunun zıddı olan unutkanlıktan ve şaşkınlıktan tamamen uzak olmasını gerektirir. Çünkü hiçbir şey, O’nun ilminden uzak değildir.
Kudretli olmakla vasıflanması, bunun zıddı olan acizlikten, yorgunluktan ve bitkinlikten uzak olmasını gerektirir. Adil olmakla vasıflanması, haksızlık yapmaktan uzak olmasını gerektirir. Hikmetli olmakla vasıflanması, boş şeyden uzak olmasını gerektirir. İşitmek ve görmekle vasıflanması, bunların zıddı olan şeylerden uzak olmasını gerektirir. Hiçbir şeye muhtaç olmamakla (=ganiyy) vasıflanması, bunun zıddı olan muhtaçlıktan uzaktır.
Hamd, tamamen O’na layıktır. Övülmüş olmaması, imkansızdır. Yine O’nun Kâdir (=her şeye gücü yeten) olmaması, Hâlık (=yaratıcı) olmaması, Hayy (=canlı ve diri) olmaması da imkansızdır. Hamdin tamamen O’nun zatı için olması vaciptir. Çünkü sadece O’nun ilâh, rabb ve kâdir olması gibi sadece övülmüş olan da O’dur.
“Hamd, tamamen Allah içindir” denildiğinde, bunun iki anlamı vardır:
Birincisi: O’nun,
herkes tarafından övülmüş olması.
O, bu vasfı sebebiyle resulleri, nebileri ve bunlara tabi olan kimseler tarafından övülmüştür. İşte bu, yüce Allah’ın hamdindendir. Dolayısıyla da O, birinci maksada göre övülmüştür.
O Evvel, Âhir, Zâhir ve Bâtın olmakla da övülmüştür. Bu, O’nun her şeyi bilmesi (=Alîm) olması gibidir. Çünkü hiç kimsenin bilmediği birçok şeyi insanlara kendi ilminden bildirmiştir. 
Nitekim bu husus, rivayet edilen bir duada şöyle geçmektedir:
اللَّهُمَّ لَكَ الْحَمْدُ كُلُّهُ, وَلَكَ الْمُلْكُ كُلُّهُ, وَبِيَدِكَ الْخَيْرُ كُلُّهُ, وَإِلَيْكَ يَرْجعُ الْأَمْرُ كُلُّهُ, أَسْأَلُكَ مِنَ الْخَيْرِ كُلِّهِ وَأَعُوذُ بِكَ مِنَ الشَّرِّ
“Allahım! Hamd, tamamen senindir. Mülk, tamamen senindir. Hayr, tamamen senin elinledir. İş, tamamen sana döner. Senden bütün iyilikleri isterim. Bütün kötülüklerden de sana sığınırım”[46]
Mülk O’nundur. Mülkünden bazı yarattıklarına dilediği şekilde vermiştir. Hamd O’nundur. Hamdinden dilediğine istediği şekilde vermiştir. Yine yaratılmışların mülkü de, O’nun mülkü içerisine girmektedir. Yine kulun hamdi de, O’nun hamdi içerisine girmektedir. Her şey O’nu övmektedir. Allah, öncelikle zatıyla övülendir.
“Allahım! Hamd, senindir” sözüyle kastedilen şudur: Allahım! Sen, her türlü hamde layıksın demektir.
 Yalnız bu hamdle, hâricî hamd kastedilmemektedir.
İkincisi: “Hamd, tamamen senindir” sözüyle; tam, mükemmel hamd kast edilmektedir. Bu şekilde bir hamd, sadece Allah’a mahsustur. Allah’tan başka  birisinin böyle bir hamde ortak olması yada layık olması düşünülemez.
“Hamdin Allah’a ait olması”, genel olarak hamdin bu iki anlamıyla anlaşılmaktadır. Çünkü hamdin geneli O’nundur. İşte bu, yüce Allah’ın özelliklerindendir. Dolayısıyla O, her halükarda ve her şeyde övülendir. Çünkü en mükemmel ve en yüce hamd O’nundur.
Yine tam ve her şeyi kuşatan mülk de O’nundur. Her şeye sadece O sahiptir. Dolayısıyla da tam ve mükemmel ancak O’nundur. Peygamberlere tabi olan kimseler, Allah’ın mükemmel bir mülke ve hamde sahip olduğunu ispat edip şöyle demişlerdir:
“O, her şeyi yaratan, her şeyin rabbi ve melikidir. Elbette hiçbir şey; O’nun yaratması, kudreti ve dilemesi dışına çıkmaz. Çünkü mülk, tamamen O’nundur.”
Mecusi Kaderiyye,[47] kulların fiillerini, O’nun mülkünden çıkarmaktadır. Ayrıca meleklerin, cinlerin ve insanların bazı hareketlerini de, O’nun mülkünden çıkarmaktadır.
Peygamberlere tabi olan kimseler ise, bunları, tamamen Allah’ın mülkü ve kudreti içerisine dahil edip mükemmel hamdin mahiyetine delil getirmişlerdir. Çünkü O, bütün bunlarda ve mükemmel hamd hususunda övülendir Yine O, bu hususlarda ve yarattığı ve yaratacağı her türlü hususta övülendir. Kısacası, bu konuda fiil ile hedeflenen ve övülen gayeler ve hikmetler, hep O’nundur.
Kaderiyye,[48] gerçekte, hikmeti ve sebepleri[49] bir tarafa bırakıp hikmetin kul için olduğuna delil getirmeleri gibi hamdin de kul için olduğuna dair delil getirmişlerdir. Çünkü hamd, hikmetin gerektirdiklerindendir. Hikmet de ancak bir şeyi bir şey için yapıp sonra da bu yaptığıyla kendi fiilinden kaynaklanan hikmeti kast eden  kimse hakkında geçerlidir. Bir şeyi bir şey için yapmayan kimse ise, kendi hakkında bir hikmet düşünemez.
Ayrıca Kaderiyye şöyle der: Yüce Allah’ın fiillerinde ve hükümlerinde sebeplilik bildiren lâm harfi (=Lâm-ı Ta’lîl) yoktur.[50] Kuvvetler, mizaçlar ve maslahatlar ile ilgili yaptıklarıyla bağlantı kurulamaz. Bunlarla ancak zıt bir bağlantı kurulabilir. Sebep, müsebbebden dolayı meydana gelmez. Çünkü sebep, müsebbebe bağlı değildir.      
Onlara göre, sebep yoksa müsebbeb de yoktur. Bu da ancak dilemenin açığa çıkması ve benzerini benzerine tercih eden iradenin ortaya çıkmasıdır. Çünkü tercih olunan, asıl değildir.  
Onlara göre; bu husus, bedenler için geçerli değildir. Mizaçlar ve kuvvetleri ise, bedenin harekete geçmesini sağlayan sebeplerdir. Yüce Allah, cisimlerden birini, asıl bir sebep ve hikmet olmaksızın sadece benzerini benzerine tahsis etmek sûretiyle görmeye, akletmeye ve tatmaya has kılmıştır.
İşte Kaderiyye, mükemmel mülkün kul için olduğuna delil getiremedikleri gibi mükemmel hamdin de kul için olduğuna dair delil getirememişlerdir. Selefe ve ümmetin cumhuruna göre; bu her iki görüş, kabul edilemezdir.[51] 
Mülk ve hamd, Allah hakkında eş anlamlıdır. Mülkünün ve kudretinin kuşattığı her şey, O’nun hamdini de kuşatmaktadır. Dolayısıyla O, mülkünde övülendir. Hamdiyle birlikte mülk ve kudret, O’nundur. Dolayısıyla yarattığı şeylerden birinin, mülkünün ve kudretinin dışına çıkması imkansızdır. Yine yarattığı şeylerden her hangi bir şeyin, hamdinin ve hikmetinin dışına çıkması da mümkün değildir. İşte bundan dolayı yüce Allah, yaratmasının ve emretmesinin hamdinden kaynaklandığını kullarına belirtmek için yaratma ve emretme hususunda kendisini övmektedir. Bu nedenle de O, şükrü, ibadeti, övgüyü ve mehdi gerektiren hamd hususunda her türlü yaratma ve emretme hususunda övülendir. Çünkü emretme ve yaratmayı, kendisinde bir araya getirmiştir. Bundan dolayı da yaratmayı ve emretmeyi tamamen kuşatmıştır. İşte bundan dolayı da bu iki kelimeyi şöyle anmıştır: 
“Bilesiniz ki, yaratmak da emretmek de O’na mahsustur. Alemlerin Rabb’i Allah ne yücedir!”[52]
Görüldüğü üzere hamd, sıfatların en genişi ve övgülerin en kapsamlısıdır. Çoğunlukla ilme götüren yollar ve alemin zerrelerine, parçacıklarına, emrin ve yasağın detaylarına ileten yollar, gerçekten çok geniştir. Çünkü isimlerinin, sıfatlarının, fiillerinin, hükümlerinin, adaletinin, düşmanlarından intikam almasının, ihsanda bulunma hususunda dostlarına yaptığı lütfunun hepsi, hamd ile ilgilidir.
Yaratma ve emretme ancak hamdiyle gerçekleşir ve ortaya çıkar. O’nun hamdinin gayesi, her şeye hayat vermektir. her şeyin var olması, O’nun hamdiyle olur. Varlık aleminde O’nun hamdini araştırma ve izlerini ortaya çıkarma, basiret sahibi ve derin görüşlü kimselerin tanıklık ettiği bir iştir.
O’nun isimlerini ve sıfatlarını tanımak, hamdin manasına ve bilinen hususları kapsamasına delalet eden yollardandır. Kulun, alemin bir ilâha sahip olduğu ile ilgili kabulü; her kemâl sıfat, her güzel isim, her güzel övgü ve her yüce fiil ile bağlantılıdır. Dolayısıyla yüce Allah; tam bir kudrete, mükemmel bir dilemeye, kuşatıcı bir ilme, sesleri kapsayan bir işitmeye, bütün görülenleri ihata eden bir görmeye, bütün yaratılanları kuşatan bir rahmete, hiçbir varlığa gerek duymayan en yüce melik olmaya, bütün yönlere sahip mutlak, mükemmel bir muhtaç olmamaya, kainatta izleri görülen apaçık bir hikmete ve bütün mükemmel, tam, harika yöntemlere, ifadelere, kelimelere galip gelen bir izzete sahiptir.[53]
Yüce Allah, yaratmasının başında ve sonunda, emretme ve şer’i bir yasa koyma hususunda, alemlerin rabbi olduğu hususunda, ilâh olma ve diri olma ile ilgili tek olmasında, kemaline uygun olmayan bir şeyle vasıflanmaktan uzak olması hususunda; çocuk ile ortak edinmek, kendisine ihtiyaç duyduğu yarattıklarından birisiyle dostluk kurmaktan uzak olması hususunda, yüce ve büyük olması hususunda kendisini övmesi ile ilgili yarattığı ve emrettiği hamdinin kapsamını bildirmektedir.
Yüce Allah, ulvi ve süfli alemde hamdini ortaya çıkaracağını bildirmiş ve bütün bunları, kitabında haber vermiştir.
Görüldüğü üzere yüce Allah, hamdini ve hamd yollarını çeşitlendirmiş, bu yolları bazen bir araya getirmiş ve bazen de bunları başka şekillere ayırmıştır. Bunu da, kendisini onlara tanıtmak, kendisine nasıl hamd ettiklerini ve nasıl övdüklerini onlara göstermek, bununla kendisini onlara sevdirmek ve kendisini tanıdıklarında, sevdiklerinde, hamd ettiklerinde onları sevmek için yapmıştır. Nitekim yüce Alah bu konuda şöyle buyurmaktadır: 
“Hamd, alemlerin Rabb’i Allah’a mahsustur. O Rahmân’dır, Rahîm’dir. Din gününün sahibidir.”[54]
Yine şöyle buyurmaktadır:
“Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah’a mahsustur. (Bunca âyet ve delillerden) sonra kâfir olanlar (hâla putları) Rab’leri ile denk tutuyorlar.”[55]
Yine şöyle buyurmaktadır:                                        
“Hamd, Allah’a mahsustur ki kulu (Muhammed’e), Kitab ‘ı indirdi ve ona hiçbir eğrilik koymadı. Onu dosdoğru (bir kitap) olarak (indirdi) ki katından gelecek şiddetli azaba karşı (insanları) uyarsın ve yararlı işler yapan müminlere kendileri için güzel bir mükafat bulunduğunu müjdelesin.”[56]
Yine şöyle buyurmaktadır:
“Hamd, göklerde ve yerde bulunanların hepsi kendisinin olan Allah’a mahsustur. Âhirette de hamd, O’na mahsustur. O, Hâkim (=hüküm ve hikmet sâhibidir), Habîr (=her şeyden haberdar olan)’dır.”[57]
Yine şöyle buyurmaktadır:                                        
“Hamd, o gökleri ve yeri yaratan ve melekleri ikişer üçer, dörder kanatlı elçiler kılan Allah’a mahsustur. O, yaratmada dilediği kadar artırır. Gerçekten Allah, her şeye gücü yetendir.”[58]
Yine şöyle buyurmaktadır:
“Allah, O’dur ki; O’ndan başka ilâh yoktur. Hamd, dünyada da ahirette de O’nun içindir; hüküm de O’nundur. Yalnız O’na döndürüleceksiniz.”[59]
Yine şöyle buyurmaktadır:
“O diridir, O’ndan başka ilâh yoktur. Dini yalnız kendisine hâlis kılarak O’na yalvarın. Hamd, âlemlerin Rabb’i olan Allah’a mahsustur.”[60]
Yine şöyle buyurmaktadır:
“O halde akşama girdiğiniz zaman da sabaha girdiğiniz zaman da Allah’ı tesbih edin. Göklerde ve yerde, ikindileyin ve öğleye erdiğiniz zaman da hamd, O’na mahsustur.”[61]
Yüce Allah, (kıyamet günü) müminlere sevap ile mükafat vermek, günahkarlara da ceza ile azab vermek sûretiyle insanlar hakkında adaletle hüküm verip onların arasını bu şekilde ayırdıktan sonra hamdin kendisine ait olduğunu şöyle belirtmektedir:
“Artık insanların aralarında adaletle hüküm olunmuştur. ‘Hamd, alemlerin Rabb’i olan Allah’a mahsustur’ denir.”[62]
Yüce Allah, cehennemliklerin cehenneme kendi hamdi sayesinde girmeleri gibi, cennetliklerin de cennete kendi hamdi sayesinde girdiklerini cennet ehlinin lisanından şöyle haber vermektedir: 
“Ve cennette ki kimseler: ‘Hidâyetiyle bizi (bu nimete) kavuşturan Allah’a hamdolsun! Allah bizi doğru yola iletmeseydi kendiliğimizden doğru yolu bulacak değildik...’ derler.”[63]
Yine yüce Allah, bu konuda şöyle buyurmaktadır:
“Cennetliklerin cennetteki duası: ‘Allah’ım! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz!’ (sözleridir). Orada birbirleriyle karşılaştıkça söyledikleri (söz) ise ‘selâm’ dır. Onların dualarının sonu da şudur: Hamd, âlemlerin Rabb’i Allah’a mahsustur.”[64]
Yüce Allah cehennemliklerin lisanından ise şöyle buyurmaktadır:
“O gün Allah, onlara seslenip: ‘Benim ortağım olduklarını iddia ettikleriniz nerededir?’ der. Her ümmetten bir şahit çıkarır ve ‘kesin delilinizi ortaya koyun?’ deriz. O zaman, gerçeğin Allah’a ait olduğunu, uydurduklarının kendilerini bırakıp kaçtığını anlarlar.”[65]
Yüce Allah bu konuda şöyle buyurmaktadır:
“Böylece günâhlarını itirâf ettiler. O çılgın ateş halkı (Allâh’ın acımasından) uzak olup (artık onlara) ezilmek yaraşır!”[66]
Görüldüğü üzere onlar inkar etme ve zulmetme konusunda kendi nefislerini şahit tuttular ve kendilerinin bu dünyada yalancılardan olduklarını, Rablerinin âyetlerini yalanladıklarını, O’na şirk koştuklarını, O’nun ilâh oluşunu bile bile inkar ettiklerini, O’na iftirada bulunduklarını biliyorlardı.
İşte bu, onların, kendileri hakkında Allah’ın adaletli davranmasını ve kendilerine bazı haklar vermesini istemeleri  ile ilgili bir itirafı ortaya çıkarmaktadır. Çünkü Allah, onlara zulmedici değildir. İnkarlarının ve kötülüklerinin karşılıksız kalmaması için, Allah’ın adaleti ve hamdi gereği cehennem ateşine girecekler ve bir şeyi yapmaya, terk etmeye güç yetirebilmeleri ve yaptıkları fiiller gereği cezalandırılmışlardır. Bu, Cebriyye’nin[67] dediği gibi değildir.
Bu hikmeti detaylı bir şekilde açıklamak, insan aklının kavrayamayacağı ve anlayamayacağıbir meseledir. Fakat bu meseleyi kısaca şöyle özetleyebiliriz: Her üstün sıfat, güzel isim, güzel övgü ve her türlü hamd, medh, tesbih, tenzih, takdis, celal ile ikram tamamıyla en güzel ve en mükemmel şekilde Allah içindir. Dolayısıyla vasıflandığı, zikrolunduğu ve bahsedildiği bütün hamdler, sena, tesbih ve takdis O’na aittir. Yaratıklarından hiçbirisi, övme mahiyetinde, O’nun hamdini sayamaz. Çünkü O, kendi zatını övdüğü gibi ve yarattıklarının, kendisini övmesinin üstündedir. Dolayısıyla ilk ve son olarak hamd O’nundur. İşte bu, O’nun iki çeşit olan hamdinin birincisini haber vermektir. Ki bu hamd çeşidi,
sıfatlar ve isimlerle O’nu hamd etmektir.
İkinci hamd çeşidi ise; nimetleriyle ve yarattıkları şeylerle O’nu hamd etmektir. Bu, yaratılanın; iyi-günahkar, mümin-kafir olduğuna, verdiklerinin bol ve geniş olduğuna, cömert olduğuna, yarattıklarının güzel olduğuna, kullarıyla olan ilişkilerinin iyi olduğuna, kullarına karşı rahmetinin iyiliğinin, lütfunun, sevgisinin sınırsız olduğuna, zor durumda kalan kimselerin ettiği duaya icabet ettiğine, sıkıntıda olan kimselerin sıkıntısını giderdiğine, üzüntülü kimsenin üzüntüsünü giderdiğine, rahmetinin alemleri kuşattığı, istekte bulunmadan önce istekte bulunacak kimseyi nimetleriyle kuşattığına şahitlik etmektedir.
Yüce Allah, isteyen kimseye en güzel bir şekilde lütufta bulunur. Lütfunu ümitlerin ulaşamadığı yere ulaştırır.  Hidâyeti ise, özellikle de Daru’s-Selam (=cennet) yolcusu kullarınadır. Bu kullarını en güzel bir şekilde korudu ve onları kötülüklerden, günahlardan alıkoydu. Onlara imanı sevdirdi ve onu kalplerinde süsledi. Onları küfür, fasıklık ve isyandan uzak tuttu. Onları, doğru yolun yolcularından kıldı.  Kalplerine imanı yerleştirdi. Onları, kendisinden bir ruhla destekledi. Onları yaratmadan önce kendilerini “Müslüman” diye isimlendirdi. Kendisini anmalarından önce onlarıandı ve bir şey istemelerinden önce onlara gerekli şeyleri verdi. Zengin olması hasebiyle kendi katından onlara nimetler vermek sûretiyle onları memnun etti. Onlara masiyetleri sevdirtmedi ve onları kendi yolunda tuttu.
Bununla birlikte onlar için bir yurt edindi. Bu yurdun içerisine, nefislerin iştah duyacağı ve gözlerin tat alacağı her türlü şeyleri hazırlayıp içini her türlü iyi şeylerle doldurdu ve gözün göremediği, kulağın işitmediği, insanın kalbine gelmeyen her türlü nimetleri, mutlulukları, sevinçleri ve neşeleri hazırladı.
Daha sonra onlara, bu yurda davet eden peygamberler gönderdi. Ardından da bu yurda ulaştıran yolları onlara kolaylaştırıp bu konuda onlara yardım etti. Bu kısa müddet içerisinde bu ebedi yurda yöneldiklerinden dolayı onlardan razı oldu. Onlara, iyilik ettikleri takdirde bunun karşılığında onlara bu iyiliğin on katını vereceğini, kötülük ettikleri takdirde ise, bağışlanmaları için kendisine istiğfarda bulunmaları gerektiğini bildirdi. Onlara iyiliklerden sonra kötülükleri yaptıkları takdirde onları mahvedeceğini vaat etti. Onlara nimetlerini hatırlattı. Onlara isimlerini tanıttı. Onlara karşı muhtaç değil, kendi katından bir rahmet ve iyilik olarak emrettiği şeyleri yapmalarını istedi. Kendisinin onlara karşı cimri davranması değil, bir himaye ve koruma olarak onlara yapılmaması gereken şeyleri yasakladı. Onlara en güzel bir hitap şekliyle hitapta bulundu. En güzel bir şekilde onlara nasihatte bulundu. En güzel bir biçimde onlara tavsiyede bulundu. En değerli niteliklerini işlemelerini onlara emretti. En çirkin sözleri ve davranışları onlara yasakladı. Onlara âyetler sundu. Onlara güzel örnekler anlattı. Kendisini bilme ve tanıma ile ilgili yolları çoğalttı. Kendisi ile ilgili hidayet kapıları açtı. Rızasını elde edecekleri ve gazabından kaçacakları yolları onlara gösterdi.
En güzel ifadelerle onlara hitapta bulunup onları en güzel isimlerle isimlendirdi.  Nitekim yüce Allah bu konuda şöyle buyurmaktadır:
“Ey iman edenler!”[68]
Yine yüce Allah konu ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:
“Ey iman edenler! Hep birden Allah’a tevbe ediniz”[69]
Yine yüce Allah bu konuda şöyle buyurmaktadır:
“De ki: “Ey nefislerine karşı aşırı giden kullarım!”[70]
Yine yüce Allah konu ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:
“(Resûlüm!) De ki: Ey iman eden kullarım!”[71]
Yine yüce Allah konu ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:
“Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabb’inize kulluk ediniz. Umulur ki, böylece korunmuş (Allah’ın azabından kendinizi kurtarmış) olursunuz. O yeri sizin için bir döşek, göğü de bir bina yaptı. Gökten su indirdi, onunla size rızık olarak çeşitli ürünler çıkardı. Öyleyse siz de, bile bile, Allah’a ortaklar koşmayın.”[72]
Yine yüce Allah konu ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:
“Ey insanlar! Allah’ın size olan nimetini hatırlayın; Allah’tan başka size gökten ve yerden rızık verecek bir yaratıcı var mı? O’ndan başka ilâh yoktur. Nasıl oluyor da (tevhidden küfre) çevriliyorsunuz!”[73]
Yine yüce Allah konu ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:
“Ey insanlar! Allah’ın vâdi gerçektir, sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve o aldatıcı (şeytan) da Allah hakkında sizi kandırmasın!”[74]
Yine yüce Allah konu ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:
“Ey insan! İhsanı bol Rabb’ine karşı seni aldatan nedir? O (Rab) ki seni yarattı, seni düzenledi, sana ölçülü bir biçim verdi.”[75]
“Ey iman edenler, Allah’tan nasıl korkmak gerekiyorsa öyle korkup gerektiği gibi sakının ve kesinlikle Müslüman olarak can verin! Hep birlikte Allah’ın ipine (=kitabına, dinine) sımsıkı sarılın. Parçalanıp ayrılmayın. Allah’ın üzerinizdeki nimetini düşünün. Hani siz birbirinize düşmanlar idiniz de, O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun (bu) nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor ki, doğru yola eresiniz.”[76]
“Ey iman edenler, sizden olmayanları dost edinmeyin; onlar, sizi şaşırtmakta kusur etmezler, sıkıntıya düşmenizi arzu ederler. Baksana, öfkeleri ağızlarından taşmaktadır; sinelerinin gizledikleri ise daha büyüktür. Eğer düşünürseniz, sizlere âyetleri açıkça bildirdik.”[77]
“Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin. Onlar, size gelen gerçeği inkar etmişken, onlara sevgi gösteriyorsunuz; oysa onlar, Rabb’iniz olan Allah’a inandığınızdan ötürü sizi ve Peygamberi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Eğer sizler Benim yolumdan savaşmak ve rızamı kazanmak için çıkmışsanız onlara nasıl sevgi gösterirsiniz? Ben, sizin gizlediğinizi de, açığa vurduğunuzu da bilirim. içinizden onlara sevgi gösteren kimse, şüphesiz doğru yoldan sapmıştır.”[78]
“Ey iman edenler! Allah ve Peygamber, sizi, hayat verecek şeye çağırdığı zaman icabet edin. Allah’ın, kişi ile kalbi arasına girdiğini ve sonunda O’nun katında toplanacağınızı bilin. Bir de öyle bir fitneden sakının ki o, içinizden sadece zulmedenlere erişmekle kalmaz (umuma sirayet ve hepsini perişan eder). Biliniz ki, Allah’ın azabı şiddetlidir. Hatırlayın ki, bir zaman siz yeryüzünde âciz tanınan az (bir toplum) idiniz; insanların sizi kapıp götürmesinden korkuyordunuz da şükredesiniz diye Allah size yer yurt verdi; yardımıyla sizi destekledi ve size temizinden rızıklar verdi.”[79]
“Ey insanlar! (Size) bir misal verildi; şimdi onu dinleyin: Allah’ı bırakıp da yalvardıklarınız bunun için bir araya gelseler bile bir sineği dahi yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan geri de alamazlar. İsteyen de âciz, kendinden istenen de!”[80]
“Meleklere: ‘Adem’e secde edin’ demiştik. İblis’ten başka hepsi secde etmişti. O, cinlerden idi. Rabb’inin buyruğu dışına çıktı. Ey insanoğulları! Siz Beni bırakıp onu ve soyunu dost mu ediniyorsunuz? Halbuki onlar size düşmandır. Kendilerine yazık edenler için bu ne kötü değişmedir!”[81]
Bu hitabın altında şu husus yer almaktadır: Doğrusu Ben, atanız Adem’e secde etmeyip emrime karşı geldiği için İblis’i huzurumdan çıkardım, gökten kovdum ve yanımdan uzaklaştırdım. Sonra da siz ey Adem oğulları! O ve adamları, size apaçık düşman oldukları halde, siz, Beni bırakıp onu ve soyunu mu dost ediniyorsunuz!.
Dolayısıyla zeki insan, bu hitabın yerini, kalpleri ve ruhları sarsan etkisini iyi düşünür.
Kur’an’da, Allah’ın, çoğunlukla, kullarına yaptığı hitap; sevgi gösterme, muhabbeti geliştirme, iyi davranma ve apaçık nasihat etme şeklinde gelmiştir.
Ayrıca kullarına, yaptıkları vesilelerin en güzeline, makamların en üstününe, ilimlerin ve becerilerin en yücesine razı olacağını da bildirmiştir. Nitekim yüce Allah bu konuda şöyle buyurmaktadır: 
“Eğer inkâr ederseniz, şüphesiz Allah, size muhtaç değildir. Bununla beraber O, kullarının küfrüne razı olmaz. Eğer şükrederseniz sizden bunu kabul eder. Hiçbir günahkâr diğerinin günahını çekmez. Nihayet hepinizin dönüp gidişi, Rabb’inizedir. Yaptıklarınızı O size haber verir. Çünkü O, kalplerde olan her şeyi hakkıyla bilendir.”[82]
“İşte bugün dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam’a razı oldum.”[83]
[84]
O’nun isminin “el-Hamîd” olması bu şekildedir. Çünkü hamd, tamamen O’na aittir. Hamdinin kemali; isimleri, fiilleri ve sıfatları hususunda herhangi bir kötülüğün ve noksanlığın O’na nispet edilmemesini gerektirir. O’nun güzel  isimleri, kendisine, herhangi bir kötülğün ve haksızlığın nispet edilmesini men eder. Çünkü O, her şeyin yaratıcısıdır. Dolayısıyla kullarını, onların fiillerini, hareketlerini ve sözlerini de yaratmıştır.
Kul, kendisine yasak edilen çirkin bir şeyi işlediği zaman, o kötü şeyi kendisi yapmış olur. Çünkü yüce Allah, o kimseyi, bu işi yapan kılmıştır. Bu kılma eylemi; Allah’ın adaleti, hikmeti ve doğruluğudur. Bu nedenle de o kimseyi, bu eylemi yapan (=fail) kılması hayrdır. Kulu bu eylemden etkilenen (=mef’ul) kılması ise, kötü ve çirkindir. Çünkü yüce Allah, kulun yaptığı o eylemi, yerli yerine koymuştur. Dolayısıyla bu konuda O’nu öven apaçık bir hikmet ortaya çıkmaktadır ki, O’nunla ilgili ortaya çıkan bu husus; bir hayr, bir hikmet ve bir faydadır. Böyle bir şeyin kuldan ortaya çıkması ise bir noksanlık ve bir kötülüktür.
İşte bu, delil getirme hususunda ma’kul bir iştir. Buna göre her şeyden haberdar olan yaratıcı; eğik bir tahta parçasını, kırılmış bir taşı ve eksik tartılmış sütü alıp uygun bir şekilde yerine koyduğu zaman, işte bu husus; O’nun adaleti ve övülen doğruluğu olur. Eğer o yer ile ilgili herhangi bir yanlışlık, eksiklik ve yerilen bir ayıp varsa, hiç kuşkusuz ki bu durum, tamamen o yer ile ilgilidir. Buna göre kim pis şeyleri uygun bir şekilde bir yere koyarsa, hiç kuşkusuz bu; bir hikmet, bir adalet ve bir doğruluktur. Fakat akılsızlık ve zulüm, bu şeylerin, başka bir yere koyulmasıdır. Dolayısıyla kim sarığı başına, ayakkabıyı ayağına, sürmeyi gözüne ve çöpü de çöp kutusuna koyarsa, hiç kuşkusuz bu, o şeyi, yerine koymuş demektir. Çünkü sarık, ayakkabı, sürme ve çöp, yerine konulduğu için, konulan bu şeylere haksızlık yapılmamış olunur.[85]
 
* * *   [1]      Yüce Allah, Kur’an’ın 2 yerinde kendisini “el-Mecîd” olmakla nitelendirmiştir. Bunlar; Hûd: 11/73, Burûc: 85/15. “el-Mecîd”; lütuf ve ihsanı çok geniş, çok cömert, çok şerefli, ok kerim ve fiilleri çok güzel olan, şanı yüceve büyük olan demektir. (ç) [2]      Duyularla idrak edilmeyen Yüce Allah’ın, bir taraftan bilinip tanınması ve evrenin yaratıcısı olarak kabul edilmesi, diğer taraftan tek ve benzersiz oluşunun kavranılması gerçeği karşısında İslam düşüce tarihinde faklı görüşlerin ortaya çıkması kaçınılmaz olmuştur. Bunları üç gurupta toplamak mümkündür. Birincisi: Allah’ı insana veya cisme benzeten Müşebbihe ve Mücessime fırkasıdır. İkincisi: Allah’ın tek ve benzersiz olduğu inancını zedelememek için onun zatına her hangi bir kavram nispet etmemek ve zatı sadece olumsuz kavramlardan tenzih etmek gibi düşünceleri savunan Mutezile ekolünün ve İslam filozoflarının görüşüdür. Üçüncüsü: Yüce Yaratıcı’nın fiilen var olduğunu, insan ve kainatla münasebet halinde bulunduğunu kavrayabilmek için onu insan anlayışının alanına giren bazı sıfatlarla nitelendirmenin gereğine inanan; bunun yanı sıra ilahlıkla bağdaşmayan bazı kavramları (tenzihi sıfatları) onun zatından uzaklaştırmanın zorunlu olduğunu savunan Ehlisünnet ekolüdür Müşebbihe ve Mücessimeye karşı mücadele veren Mutezile, zamanla sıfatların nefyi noktasına yaklaşmıştır. Mutezileden sonra güçlü bir felsefi disiplin oluşturan Müslüman filozoflardan bazıları, Helenistik felsefenin değişik akımlarından etkilenerek Allah’ın, zatıyla vacibu’l-vücüd ve her yönden bir tek olduğu görüşünü savunurken, Allah’ın sıfatlarını nefyetmede aşırılıklara saplanmışlardır. Mutezilenin kurucusu sayılan Vâsıl b. Atâ (131/748)’dan sonra gelen Mu’tezililer de bu felsefi düşüncelerden fazlasıyla etkilenmişler ve sıfatların bir grubunu inkarı konusunda akli burhanlarla görüşlerini teyid etme gayretine girmişlerdir. Neticede bu konuda onlardan bazıları da filozofların görüşünü aynen benimsemişler, sıfatları zatın aynı olarak kabul etmişler, bundan dolayı da Muattıla olarak isimlendirilmişlerdir.     Aslında bütün Mutezili kelamcıları, Muattıla olarak kabul etmek doğru değildir. Onlar, Müşebbihe  ve Mücessime’nin yaydığı şüphelere tabii bir tepki ola­rak ortaya çıkmıştır. Çünkü Vasıl ve arkadaşlarının gayesi, İslam akidesi­ni savunmak ve ona arız olan tehlikelerden onu korumaktır. Bu gayenin ta­hakkukunda bazı metodik hatalar yaptıkları için onlardan kimi alimler sıfatların nefyi neticesine varmışlardır.         Dolayısıyla Mu’tezili kelamcılar, muhaliflerini teşbih ve tecsim ile, onlar da berikileri Muattıla ve Cehmiyye’den olmakla suçlamış ve neticede “er-Red ale’l Müşebbihe”, “er-Red ale’l-Mücessime” ile “er-Red ale’l-Muattıla ve’l-Cehmiyye” türünde epeyce kitap telif edilmiştir.         Fakat Mu’tezili kelamcılar, bu isimleri kabul etmeyip, kendilerini “Ehlul-Adl ve’t-Tevhîd” olarak vasıflandırmışlardır. (ç) [3]      Hûd: 11/73 [4]      Bununla kastedilen; Tahiyyat duasından sonra okunan “Allahümme Salli” ve “Allahümme Barik” dualarıdır. Bu duaların Türkçe anlamları şu şekildedir: “Allahım! Muhammed’e ve O’nun aile halkına, İbrahim’in ev halkına salat buyurduğun gibi salat eyle! Şüphesiz ki Sen, ‘Hamîd’ ve ‘Mecîd’sin. Allahım! Muhammed’e ve O’nun aile halkına, İbrahim’in ev halkına ihsan eylediğin bereket gibi bereket ihsan eyle! Çünkü Sen, ‘Hamîd’ ve ‘Mecîd’sin” B.k.z.: Buhârî, Da’vat 33; Müslim, Salat 66 (406); Ebû Dâvud, Salat 183 (976); Tirmizî, Vitir 20 (483); Nesâî, Sehiv 51; İbn Mâce, İkame 25 (904); Müsned, 4/244 (ç) [5]      Buhârî, Ezan 74, 82; Müslim, Salat 86 (414); Ebû Dâvud, Salat 69 (603, 604); Nesâî, İftitah 30, 111; Tirmizî, Salat 197 (266); Müsned, 1/95 (ç) [6]      Bu husus, yüce Allah’ın; ذُو الْعَرْشِ الْمَجِيدُ  “Yüce olan Arş’ın sahibidir” (Burûc: 85/15) sözünde geçmektedir. Bu kelimeyi kesreli ve “Arş”ın sıfatı diye okuyanlar, Asım’ın dışında kalan Kufelilerdir. [7]      “el-Mecîd”; kerem ve lütuftaki en ileri dereceyi ifade eder. Yüce Allah ise, Mecd olmakla muttasıftır. O zaman yüce Allah’ın, kerem ve lütufta en ileri derecede olduğu anlaşılır. (ç)  [8]      Mü’minûn: 23/116 [9]      Tevbe: 9/129, Mü’minûn: 23/86, Neml: 27/26 [10]     Allah’ın Kürsî’si, gökleri ve yeri kuşatmıştır. Arş’ı ise, Kürsî’yi de kuşatmıştır. Buna göre Kürsî, Arş’ın altında ve göklerin üzerinde bir cisimdir. Allah’ın Kürsî’si, bize ancak gökler ve yer tasavvurunun ötesinden, kapalı ve tahayyülü imkansız bir büyüklük kavramıyla bilinebilir. Bunun gerçek mahiyetini tayin edebilmemize imkan yoktur. (ç) [11]     Hamd kelimesi, Kur’an’da 61 yerde Allah’a nispet edilmekte olup bunların 17’sini Hamîd ismi oluşturmaktadır. “el-Hamîd”, Allah’ın sabit sıfatlarından biridir. Bu, bazen sözleriyle bazen de zatıyla ilgilidir. Her iki durumda da özel tamlama olarak kullanılır. “el-Hamîd”, sözlerle ilgili olarak kullanıldığında el-Hamid (=Hamd eden, öven) anlamına gelir. Bu durumda hamd, iki anlamda kullanılır. 1- Allah’ın kendi zatını övmesi. Allah’ın kendini övmesi O’nun hakkıdır. O, dilediği şekilde kendisini övmeye layıktır. O, her türlü noksanlıktan uzak olduğu gibi, bütün fiilleri, sıfatları, isimleri ve zatı da her türlü noksanlıktan uzaktır. O, mutlak hamd ve övgünün sahibidir. 2- Allah’ın, mahlukatı arasında hamd ehli olarak yarattığı kimselerin, hamd etme görevini yerine getirmeleri nedeniyle hamd etmesi. Aslında bu tür hamd, bir önceki hamd türüne girer. Çünkü mahlukatın hamd etmesi de O’nun bir fiili sonucu gerçekleşmekte ve hamd, yine kendisine dönmektedir. “el-Hamîd”, zatla ilgili olarak kullanıldığında ise mahmûd (Hamd edilen, övülen) anlamına gelir. Böylece Allah, kendi zatını sözlerle öven el-Hamid ve kullarının kendisini övdüğü, methettiği ve saygı duyduğu mahmûd’dur. Kulların Allah’ı övmesi, O’na hamd etmesi ve diğer kısımlardaki hamd türleri özel tamlama anlamındadır. Çünkü her insan Allah’a hamd etmeyeceği gibi Allah da her insanı hamd ehli yapmaz. Allah’ın gazabını kazanmış insanlar O’na hamd etmekten de uzaktırlar. Allah, böyle insanları ham ehli yapmaz. Ancak bu insanlar kıyamet günü kabirlerinden kaldırıldıklarında istemeseler de Allah’a hamd edeceklerdir.” B.k.z: Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’an,  1/188-189.  (ç) [12]     “el-Vedûd” ismi; katıksız sevgi anlamına gelen “vüdd” kelimesinden türemiştir. “el-Vedûd”, hem seven ve hem de sevilen demektir. Yüce Allah, peygamberlerini, meleklerini ve Mü’min kullarını sever, onlar tarafından da sevilir. Onlara, Allah’tan daha sevgili hiçbir şey yoktur. Allah dostlarındaki Allah sevgisi, ne aslında, ne keyfiyetinde ve ne de tealluk ettiği şeylerden başka hiçbir sevgiye denk olamaz. Kulun kalbindeki Allah sevgisinin, bütün sevgileri geçmesi, bütün sevgilere galip gelmesi ve diğer sevgilerin hepsinin de O’nun sevgisine bağlı olması gerekir. Gayelerin en büyüğü olan Alah sevghisinin kazanmanın en önemli yolu, O’nu çok zikretmek ve övmek, O’na yönelmek ve tam manasıyla O’na tevekkül etmek, farz ve nafile ibadetlerle O’na yaklaşmak, sözlerde ve fiillerde ihlaslı olmak, açık ve gizli her halde Hz. Peygamber (s.a.v)’e tabi olmaktır. (ç) [13]     Bu kelime, “mef’ûl” mânasında “fâil”dir. [14]     Zeccâc, İştikâku Esmâi’llahi’l-Hüsnâ, s. 70; Sâmerrâî, Meâni’l-ebniyyeti fi’l-Arabiyyeti, s. 63 [15]     Hûd: 11/73 [16]     İsrâ: 17/111 (Allah, burada, kendisine hamd edilmesini ve yüceltilmesini emretmektedir.) [17]     Rahmân: 55/78 [18]     Rahmân: 55/27 [19]     Tirmizî, Daavat 91; Müsned, 4/177 [20]     Neml: 27/40 [21]     Nisâ: 4/149 [22]     Mümtehine: 60/7 [23]     Burûc: 85/14 [24]     Buhârî, Deavât 27; Müslim, Zikir 83 (2730); Tirmizî, Dua 82; İbn Mâce, İkamet 189, Cenaiz 3, Dua 10, 17; Müsned, 1/91, 332, 416 [25]     A’râf: 7/180 [26]     Sâd: 38/35 [27]     Bakara: 2/128 [28]     Ebû Dâvud, Vitr 26; Tirmizî, Deavât 38; İbn Mâce, Edeb 57; Müsned, 2/21, 67, 5/191, 371 [29]     Tirmizî, Daavat 85; İbn Mâce, Dua 4; Müsned, 6/171, 182, 208, 258 [30]     Buhârî, Ezan 149, Tevhid 9, Daavat 16; Müslim, Zikir 47, 48 (2705), Hudud 23; Tirmizî, Daavat 96; Nesâî, Sehiv 59; İbn Mâce


Son takip: 04.06.2020 - 12:34
Konu ile alakali düsüncelerinizi yaziniz:



· Af ve Müsâmahanın Yozlaştırılması · BA'SU BÂDE'L-MEVT .. · d- Yemekten önce ve so a el ve ağzı yıkamak · c) Yardımlaşma · Ecel Konusunda Âyet-i Kerimeler · f- Allah Hakkında Kötü Zanda Bulunan Münâfık ve Müşrikler · Gâlibiyet ve Zafer Vaadi · İbâdet · b- Allah Adı Anılmadan Kesilen Hayvanların Etini Yemek · 3- Üçüncü Sınıf Zevi'l-erhâmın Mirasçı Olması · Irkçılık/Asabiyet/Kavmiyetçilik. · Kadın Kocasından Nefret Edip Onunla Birlikte Kalmak İstemiyorsa Ne Yapar?. · f- Çirkin Söz (Sebb) · Kadının Elbisesi · KÂFİR.. · Fasık, Zalim İmam · Kaarî · Mal-Mülk ve Mâlik Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler · İlk İnsanın Yaratılışı · a- Savaştan Önce
· GİRİŞ · AF-AFV · AĞLAMAK-GÖZYAŞI · AHİD · ÂHİRETE İMAN · ÂİLE VE EŞLERİN GEÇİMİ · AKIL · ALLAH (C.C.) · ANA BABAYA İHSAN · ARZ VE SEM · ATALAR YOLU · ÂYET · ÂYETܒL-KÜRSÎ · AZİM VE TEVEKKÜL · BAKARA VE İCL (SIĞIR VE BUZAĞI) · BÂTIL · BELA-İMTİHAN · BESMELE · BUHL/CİMRİLİK · CÂHİLİYYE · CEHENNEM · CENNET · CİHAD · Dalalet · DİN · DİN GÜNÜ · DUA · DÜNYA · DÜNYA HAYATI · DÜŞMANLIK · ECEL · EHL-İ KİTAP · EMÂNET · EMR-İ Bİ’L-MA’RÛF VE NEHY-İ ANİ’L-MÜNKER · ENDÂD · ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI) · Esmau'l-Husna · ESMAULLAHİ'L-HUSNA · FAİZ · FAKİRLİK-ZENGİNLİK · Felah · FESAD · FETİH · FISK VE FÂSIK · FİTNE · FUHUŞ VE ZİN · GÂLİBİYET (ALLAH’IN YARDIMI VE ZAFER) · GAYB · GAZAP · GÜNAH · GÜZEL SÖZ · HAC · HAK-BÂTIL · HAKK · HAKKA BÂTILI KARIŞTIRMAK VE HAKKI GİZLEMEK · HALİFE-HİLÂFET · HALK (YARATMA) · HAMD · HARAM-HELÂL · HASENE-GÜZELLİK · HASTALIK · HAYIR-ŞER · HELÂK · HESAP · HEV · HİCRET · HİDÂYET · HİKMET · HİLÂFET-İMAMET · HIRSIZLIK · HÜKM-HÂKİMİYET · HÜZÜN-ÜZÜNTÜ · İbadet · İBLİS · İÇKİ VE KUMAR · İFSAD-İSLAH · İFTİR · İHLÂS · İHSAN-MUHSİN · İHTİLAF · İKRÂH · İLİM · İMAM · İMAN-MUMİN · İNCİL · İNFÂK · İNKÂR · İNSAN · İNSANLARA İYİLİĞİ EMREDİP KENDİNİ UNUTMAK · İNZÂR · İRTİDÂD-MÜRTED · İSLAMIN HAREKET METODU · İSLÂM-MÜSLÜMAN · İSRÂF · İSRAİL OĞULLARI · İSTİANE · İSTİÂZE · İSTİĞÂSE . · İSTİĞFAR · İSTİKAMET · İSTİKBÂR-MÜSTEKBİR · İSYAN-İTAAT · İTİKAF · İZZET-ZİLLET · KADIN · KÂFİR · KALB · KALP VE KALBİN MÜHÜRLENMESİ · KAN DÖKMEK · KARZ-I HASEN · KISAS · KITÂL-SAVAŞ · KİTAB-KUR'AN · KİTAPLARA İMAN · KIYÂMET · KÖLE-KÖLELİK · KORKU · KÜFÜR · KÜFÜR ÖNDERLERİ · LÂNET · MAĞFİRET · MAL-MÜLK VE MÂLİK · MÂSİYET · MEKR-TUZAK · MELEK-MELEKLERE İMAN · MESCİD · MESH (“AŞAĞILIK MAYMUNLAR OLUN!”) · MEYDAN  OKUMA  (KUR'AN'IN  İ'CÂZI) · MİLLET · MÎRÂS · MUHKEM VE MÜTEŞÂBİH ÂYETLER · MÜNAFIK-MÜNAFIKLAR · NAMAZ · NASARA-HRİSTİYANLIK · NEBİ-RASUL · NEFS · NESH · NİFAK-MÜNAFIK · NİKÂH VE TALÂK · NİSYÂN-UNUTMA · NÛR · ÖLÜM · ORUÇ · PEYGAMBER-PEYGAMBERLİK · PUT VE PUTA TAPMA · RABB · RİBAT-RABITA-MURÂBATA YAPMAK · RİYA · RIZIK · RUH · RUKÛ · SABİÎLER · SABIR · SÂLİH AMEL · SECDE · ŞEFÂAT · ŞEHİD · ŞERİAT · SEVGİ · ŞEYTAN · ŞİARLAR · SIDK/DOĞRULUK · SİHİR-BÜYÜ · SIRÂT-I MÜSTAKÎM . · ŞİRK · ŞÜKÜR · ŞÛR (İSTİŞÂRE/DANIŞMA) · SU VE YAĞMUR · TAAT · TAĞUT · TAHÂRET-TEMİZLİK · TAHRİF · TAKİYYE · Taklid · Takva · TÖVBE · TEVEKKÜL · TEVESSÜL-VESİLE · TEVHİD · TE’VİL VE TEFSİR · TEVRAT · TİCÂRET · TUĞYÂN · ÜLܒL-EMR · ÜMMET · VAHDET · VASİYET · VELÎ · YEME-İÇME · YEMİN · YÜSR-KOLAYLIK · ZALİM · ZEKÂT · ZİKİR · ZULÜM

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80


Google
 
Web ihya.org
CepAlem Gazeteler E-Kart E-Kitap Saglik Şiirler Sözlük
Kuran Meali Hadis Namaz Vakitleri Ingilizce Samil Fıkıh Fetva Rüya Tabiri
Kamus Hikayeler Forum Dini Terimler Haberler Oyun Resimler Ilahiler
Terimler isimler Sosyal Kavram Hadis Sözlügü imsakiye
Üniversite taban puanları ilmihal Rehber