sel
Rüya Tabirleri
Açılış  Giriş Sayfası Yap
Favori  Sık Kullanılanlara Ekle
MC ÜYE İŞLEMLERİ
Üyeadi:
Parola :
Ansiklopediler
Sponsorlu Bağlantılar
Secme Konular
· Kur'ân-ı Kerim'de İçkinin Haramlığı ve Yasaklanma Aşaması
· İslâm Kelimesinin Anlamları
· Nâs ve İnsan Kelimelerinin Anlam ve Mâhiyeti
· Allah'ın Kulu, Kulun Allah'ı Sevmesinin Belirtileri
· HAYY-KAYYUM
· Kur’an’da Ruh Sağlığı, Psikolojik Denge ve Huzur
· a- Hudûs Delili
· İnsan İle Diğer Canlılar Arasındaki Farklar
· Hikmetin Kur’andaki Dört Anlamı
· Sâlih İnsan Kimdir?.

Burayada Bak
· İslam’a Göre Din Gerçeği
· 2- İddetini Doldurmamış Kadınlar
· Mısır'dan Çıkış
· Tevrat'ın Nüshaları
· Kitab-ı Mukaddes
· Orucun Şartları
· Bu İsimleri Bilmenin Faydaları
· Cezâ Tedbiri
· Kızlarağası
· İkon
· Athene
· Kurşun Dökmek
· Allah’ın İsmi Olarak Şehid
· 3) Büyük Cehâlet
· Allah ve Rasûlü’nden Geldiği Kesinlikle Sâbit Olan Nasslara, Hükümlere Bir Bütün Olarak Tümüne İnanmamak

Son Okunanlar
· Akide Üzerinde Bu Kadar uzun Süre Durulmasının Ve Bu Süre İçinde Başka Meselelerin ele Alınmasının Sebebleri
· Düşük Yapma .
· 3) Cennet, Melek ve Kaderle İlgili
· Kelime-i Tevhide Tepkiler
· 3) Fidye
· Şirk En Büyük Zulümdür
· Muhârebe
· Secdenin Sağlık Açısından Faydaları
· Elektra
· Hac ve Kurban ilişkisi



Kavramlar Ansiklopedisi     A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T V Y Z 0 1 2 3 4 5 6 7 8 9

Akide Üzerinde Bu Kadar uzun Süre Durulmasının Ve Bu Süre İçinde Başka Meselelerin ele Alınmasının Sebebleri

Akide Üzerinde Bu Kadar uzun Süre Durulmasının Ve Bu Süre İçinde Başka Meselelerin ele Alınmasının Sebebleri
Akide Üzerinde Bu Kadar uzun Süre Durulmasının Ve Bu Süre İçinde Başka Meselelerin ele Alınmasının Sebebleri:   1) İslam'ın özelliğindendir. Çünkü İslam'da herşey akideye dayanır. Ve akideye dayanmayan şeylerin Allah katında hiçbir değeri yoktur. Diğer yandan fıtrat da, kökün daldan önce, temelin binanın diğer kısımlarından önce varolmasının gerekliliğini kabul etmektedir. "Kur'an'ın, akide davasını tek başına ele alıp, akide esasları üzerine kurulmuş olan nizamın tafsilatlı kısımlarını, sosyal davranışları düzenleyen hükümlerini genişçe anlatmaması hususu karşısında, bu din yoluna kendisini adamış dava adamlarını dikkat ve ibretle düşünmeleri gerekir... Bu dinin tabiatı, bizzat böyle olmasını istemiştir. Bu dinde bütün esaslar tek bir uluhiyyet kaidesi üzerine oturur... Bu dinin bütün, nizam ve hükümleri, bu büyük esastan fışkırır. "Lailahe illallah akidesi istikrar kazanıp, kökü en derin noktalara kadar ulaştığı zaman, bunula birlikte bu davanın temsil ettiği nizamlar da istikrar kazanır ve akidenini yerleşmiş olduğu nefislerin razı olacağı yegane nizam ortaya çıkar. Ve o zaman bu nefisler tafsilatı anlatılmamış, konulan hükümler belirtilmemiş olsa bile ilk önce bu nizama teslim olurlar. İşte bu teslimiyet öncelikle imanın icabıdır." (Yoldaki İşaretler s: 30-31) 2) Bu din tabiatı itibarıyla pratik, hareketli ve ciddi bir din olduğu için akide üzerinde önemle durulmasını ve bu konuya ağırlık verilmesini gerektirir. "Bu kuvvetli nizam ile ortaya çıkan bu dinin tabiatının diğer bir tarafı da şudur: Bu din gerçekten pratik harekete müsait ve ciddi bir dindir... Hayatın pratiğine hükmetmek için gelmiştir. O, pratik hayatı kendi hükmü altına almak için çalışır. Ya eski şekliyle devam ettirir, ya tadilat yapar, yahut da kökten değiştirir. Bunun için de ilk iş olarak tek Allah'ın hakimiyetini kabul eden bir toplumda fiillerin olabilecek durumlarına hüküm koyar. Bu din, bir takım farziyelerle meşgul olan bir teoriler yığını değildir. Bu din, doğrudan doğruya pratikle ilgilenen bir nizamdır. Bunun için islam akidesini kabul eden, Allah'tan başka kimseye hakimiyet hakkı tanımayan, Allah'tan başka kimselere hakimiyet hakkı tanıyanlara hayat hakkı vermeyen ve bu esasa dayanmayan her türlü hükmü reddeden müslüman bir cemaatin kurulması gerekir. Bu cemaat fiilen kurulunca tabiatı itibarıyla bir takım nizam ve hükümleri gerektiren pratik bir yaşayışı da olacaktır. İşte bunlar gerçekleştikten sonra, bu din hüküm ve nizamlar koymaya başlar. İlk iş olarak başka nizam ve hükümleri reddeden ve Allah'ın vazettiği nizam ve hükümlere teslim olan kitleler için nizam ve hükümler koyar." "Mekke'de bulunan müslümanların ne kendilerinde ne de toplumları üzerinde bir hakimiyetleri yoktu. Kendi başlarına hür ve Allah'ın nizamına uygun olarak diledikleri gibi hareket edebilmeleri mümkün değildi. Ve böyle bir pratik yaşayışa sahip değildiler. Bunun İçin Allah'u Teale o devrelerde nizam ve hüküm mevzuunda bir şey indirmemiştir. Sırf akide üzerinde durulmuştur. Akidenin kökleri, vicdanların derinliklerine indikten sonra meydana gelecek haller konusuna itina gösterilmiştir." "Allah'u Teala, Mekke devrinde müslümanlara bir takım hüküm ve nizamlar vazedip hazır bulunmalarını ve Medine'de devlet kurulur kurulmaz o hazinelerini kullanmalarını; yani nizamı tatbik etmelerini emretmedi. Zira bu dini tabiatı böyle bir şeyi gerektirmiyordu. İslam bütün bunlardan daha pratik metodlara başvurdu ve daha ciddi imkanları kullandı. İslam sırf çözüm yolu bulmak için kafadan uydurulan teorideki problemlerle uğraşmaz... İslam; şekil, hacim ve şartlar içindeki pratik hadiselerle uğraşır. Onları kendi hacmine, şekline ve şeriatına uygun bir kalıba döker." Seyyid Kutub, kendi görüşlerine göre mevcut cahili ortama İslam Fıkhını uydurarak evrimleştirmek isteyenleri ve İslam Fıkhını mevcut cahili yasalar uygun hale getirmek için yeni bir takım çalışmalara girişmek isteyenleri eleştirmiştir. Bunların çalışmalarını boş çalışma ve ürün almak için havaya tohum saçmak olarak adlandırmıştır. Çünkü kişiden ilk istenen şey İslama bütünüyle iman eden,, onun hükümlerine teslim olan bir devletin varlığıdır; İslam Fıkhı ondan sonra ortaya çıkar. İslam'a bir düzen olarak iman etmeyen, onu uygulamak üzere gerekli hazırlığı bulunmayan devletlere böyle bir Fıkh'ın sunulması boş bir iştir, İslamla alay etmektir. Yeryüzünde sadece Allah'ın şeriatı ile hükmetmek, ondan başka bütün sistemleri reddetmek zorunda olan ve elindeki kuvvetlerle bunu tatbikat sahasına koymaya çalışan gerçek bir toplum yokken... İslamdan yukarıda söylediğimiz şeyleri isteyenler bu dinin tabiatını, hayata nasıl hakim olduğunu ve Allah'ın dilediği şekliyle hayata nasıl hakim olduğunu ve Allah'ın dilediği şekliyle hayata nasıl uyum sağladığını bilmiyor ve anlamıyorlar demektir. Bunlar İslam'ın kendi tabiatını, metodunu, nizamını değiştirmesini ve diğer beşeri nizamları ve metodlara benzemesini istemektedirler. Ayrıca bu yolda ilerlemesi, gelişmesi ve geçici duygularına cavap vermesi için çabucak bunu yapmaya çalışıyorlar. Aslında bu gibi hareketler, onların ruhunda yer eden, basit insanlar tarafından konulmuş nizamlara karşı manevi bir yenilginin ifadesidir... Bunlar İslam'dan kendisini, mevcut olmayan bir geleceği cevap vermek için hayali faraziyelerin kalıpları içerisine sokmasını istemektedirler. Halbuki Allah-u Teala bu dini kendi istediği şekilde hakim kılacaktır. Gönülleri dolduran bir akide, vicdanlara hakim olan bir nizam olmasını istemektedir. İnsanı Allah'tan başkasına boyun eğdirmeyen, Allah'tan başka bir kimseden hüküm olmayan bir akide... Böyle bir akideye sahip insanlar mevcut olduktan, yaşadıkları cemiyette hakimiyet onların eline geçtikten sonra ancak o zaman pratik için hükümler koymaya başlarlar. Aynı şekilde İslam davasına sahip çıkanlar için de şu hisisin iyice anlaşılmış olması şarttır. İslam davasına sahip çıkan kimseler; bu dini yeniden inşa etmek için insanları davet ettikleri zaman ilk iş olarak; müslüman olduklarını iddia etseler, müslüman olarak doğduklarına bir yığın şahit getirseler bile, insanları İslam akidesine boyun eğeye davet etmelidirler... Ve onlara bildirmelidir ki; İslam ilk iş olarak "Lailahe illallah" akidesini hakiki; manası her işte Allah'tan başkasının hakimiyetini reddetmek kendi nefislerinde hakimiyet hakkını iddia edenlerin hakimiyetini ve azgınlıklarını yok etmektir... Evet hem vicdanlarında hem de duygularında bunun yer etesindir. Hem pratik hayatlarında hem de sosyal yaşantılarında bunun hakim olmasıdır." (Yoldaki İşaretler s: 160-161) Seyyid Kutub şöyle demektedir: "İnsanlığın içinde yaşadığı olayların ölçüsü olarak kabul etmediği için, İslami olmayan insanlık toplumuna, karşı karşıya kaldığı problamleri çözmek üzere İslam Fıkhı'ını teşri'i hükümerini sunmaya kalkışmaya gelince... "Böyle bir toplumun problamlerine çözüm olma üzere bir takım teşri'i hükümler koymaya kalkışmak kesinlikle ciddiyetle bağdaşamaz, bunun İslam'ın ciddiyetinin esas aldığı ruhuyla hiçbir ilşkisi olmazsa, İslam'ın gerçeğe uygun metoduyla uzak yakın hiçbir ilgisi de bunlunmaz. "İslam Fıkhı, ancak İslam Toplumu'nda; fiilen ve gerçekten var olan, hayatın problemleriyle karşı karşıya kalan, onlarla karşılıklı ilişki içerisinde bulunan ve temelden İslam'a teslim olan bir toplumda gelişebilir, evrimleşebilir ve hayatın problemlerine çözüm sunabilir. Mesela Amerika'da ya da Rusya'da var olan sosyal ve ekonomik problemere çözüm bulmaya kalkışmamız, boş ve gülünç bir iştir. Çünkü Amerika veya Rusya, ilke olarak İslam'ı kabul etmemektedirler." (İslam ve Modernleşmenin Problemleri s: 183) "Bugün bir İslam Toplumunun kurulabilmesi için insanlığın mahrum olduğu şey; "evrimleşmiş" bir İslam Hukuku değildir. İnsanlığın bu alandaki en büyük eksikliği, İslam'ı bütünüyle kabul etmektir. İslam Fıkhı'nın evrimleşebilmesi için evrimleşmesine elverişli toprağı bulması gerekir. İslam Fıkhı'nın erimleşebileceği uygun toprak ise; çağımızda ve çağımızın uygarlık düzüyende yaşayan, fiilen varolan problemlerle karşı karşıya bulunan ve bunları kendi özüne uygun oluşumu ile çözmeye çalışan İslam toplumun'dan başkası değildir. İslam toplumu'nun bu tür problemlerle karşı karşıya kalması tabiiki başka her hangi bir toplumun karşı karşıya kalması gibi olmayacaktır. "Fakat, görüldüğü kadarıyla bu apaçık gerçek, İslam'dan yana gayretli olan, samimi, "aklı başında pekçok kimse için yeterince açıklık kazanmamış gibidir." (İslam ve Modernleşmenin Problemleri s: 184) Başlangıçta İslam'ı insanlara tafsilatlı bir şekilde anlatmak ömür ve zaman kaybından başka birşey değildir. İslam'ın detaylı tafsilatlı şekilde anlatılmasından ancak dava adamları tam anlamıyla faydalanabilir. "Bu dinin tabiatının; Alim ve Hakim olan, hayatın ihtiyaçlarını ve insanların tabiatını bilen Allah'ın hikmet ve ilmine göre kurulmuş olan Rabbani nizamın tabiatını iyice kavrayamamış bazı saf ve aceleci kimseler... "Herşeyi, insanların tabiatını, hayatın ihtiyaçlarını bilen Allah tarafından konulmuş ve onun hikmeti üzerine bina olmuş bu dosdoğru Allah'tan gelen metodun tabiatını... Bu dinin tabiatını gereği gibi düşünemeyen aceleci bazı kimseler, kendilerin şöyle bir hayale kaptırabilirer: "islam nizamını hatta İslami hükümleri onlara anlatırsak bu davanın yolunu kolaylaştırmış ve bu dini insanlara sevdirmiş oluruz". Bu düşünce acelecilikten kaynaklanan zandan başka birşey değildir. Bu tıpkı, Rasulullah (s.a.s) bu davayı ırkçılık sancağı altında, ahlaki ve sosyal bir dava olarak başlatıp yolu kolay göstermesinin daha iyi olacağını iddia edenlerin iddiasına benzemektedir. Hiç şüphe yoktur ki gönüller evvela Allah'a halisane bağlanmalı, O'na kulluğunu ilan etmeli, şeriatını kabul ederek, O'nun hükmünden başka bütün hükümleri reddetmeli ve kulluğunu açığa vurmalıdır. Prensip yönünden arzu edilen hükümlerin detayına muhatap olmadan önce bu ilan ve açıklamaların yapılması gerekir." Çevremizi saran cahiliye, bazan islam davasına ihlasla sarılmış kimselerin sinirlerine dokunarak İslam nizamına uygun atılması gereken adımları alayhlerine hızlandırmak için acele etmelerini ister. Bazen de dava adamlarını galeyana getirmek için sizin davet etmiş olduğunuz sisteminizin detayları nedir? Bu nizamınızı uygulabilmek için kanunlaştırmış hukukunuz, araştırmalarınız, etüdleriniz nerede? Böyle bir hazırlığınız var mı? diye sorar. Sanki bu çağda İslam'ı yeryüzünde uygulayabilmek için eksik kalmış tek husus fıkhi hükümleri ile İslam hukuku üzerindeki araştırmalarmış gibi... Sanki onlar Allah'ın iradesine teslim olmuşlar gibi... Sanki Allah'ın emirlerinin kendilerine egemen olmasına razı olmuşlar... Sanki sadece modern yöntemlere göre hazırlanmış bir fıkhın yürürlüğe konmasını bekliyorlarmış gibi... Oysa bu gülünçür ve bir alaydan ibarettir. Bu dine karşı saygı duyan her bir kalp sahibini böyle bir konuma düşmekten kendisini koruması gerekir." (Yoldaki İşaretler s: 43, İslam ve Modernleşmenin problemleri s: 183-184, Fi-Zilalil Kur'an c: 7 s:93) Bunu yaparken de gayeleri; dava adamlarını, akide binası kurma merhalesini es geçmerini, Rabbani nizamlarını esas tabiatından uzulaştırmalarını isterler. Rabbani nizamın tabiatında nazariye hareketten sonra gelir. Nizam yaygınlaştıktan sonra hükümler vazedilir. Ancak pratik hayatın gerçek problemleriyle karşılaşırken hükümler konur. İslam davasına gönül vermiş kimselerin böyle bir takım aldatmaca ve oyunlara gelmemeleri gerekir. Kendi hareketleri ve dinlerine yabancı tüm metodların üstünlüğünü reddetmeleri üzerine düşen en büyük vazifedir. İnanmayanların kendilerini yanlış yola saptırma emellerine aldanmamaları da vazifeleri arasındadır. Bu arada bir takım oyunlarla davanın karşısına dikilen hareketlerin iç yüzünü açığa çıkartıp onları tepelemeleri ve bu dinin hareket metoduna uygun şekilde çalışmalarını düzenlemeleri şarttır. Allah'ın emirleri dışında kalan her türlü emri reddettiklerini açıkça ilan etmeyen bir toplumda "İslam kanunlarını cahili düzene uyarlama komedisin kabul etmemeleri gerekir. Yine, asla ciddi çalışmalar yapmaktan alıkoyacak onları oyalayıcı şeyleri reddetmeleri de görevlerindendir. Kuvvetli olmanın sırrı burada gizlidir. Kendilerinin kuvvet kaynağı da bu noktadadır..." (Yoldaki İşeret s:44) Şimdi de Mekke devrinde İslam'ın insanlara ne şekilde tebliğ edildiğini genel hatlarıyla inceleyelim. 1) Mekke'de nazil olan ayetler akide davasını bir teori veya sadece Allah ile kul arsındaki bir mesele olarak bildirmemiştir. Ya da felsefi veya kelam ilmi tarzında da sunmamıştır. "Yüce Kur'an bu akideyle birlikte canlı ve pratik bir savaşa katılıyordu... Pratik olarak yaşayan ve o gün hayatta bulunan insanların nefislerinde... Fıtratı çatışmaz hale getiren bataklıklara karşı büyük bir savaşa girişmişti. Bunun için teori şekil, o gün meydanda bulunan pratiğe uygun bir şekil değildi. Bu sadece o günkü canlı ve diri nefislerde vuku bulan; pratik hallerin, pisikolojik engellerin yok olabilmesi için canlı bir karşılama tarzı idi. Daha sonra ileriki asırlada tevhid ilminin tuttuğu yolda zihni mücadeleden, teorik tartışmadan öte gitmiyordu. ve o günün şartlarına uygun bir şekil değildi... Gerçekten Kur'an'ı Kerim beşeri bir olaya bütün canlılığı ve karışık yönleriyle birlikte en mükemmel şekilde karşılık veriyor ve bu olaylar okyanusu içerisinde yüzen bütün insanlığın kendi öz varlığına hitap ediyordu... Akideyi sadece Allah ve kul arsındaki bir meseleymiş gibi sunmak da o gün uygun bir şekil değildi. İslam itikadi bir akide olmasına rağmen ameli tatbikatı göz önünde bulunduran pratik bir hayat nizamını temsil etmektedir. Bunun için Allah ile kul arsındaki ve teorik bahislerin düştüğü darlık ve sıkıntılara düşmez." (Fi-Zilalil Kur'anc: 7 s: :89) 2) Kur'an'ı Kerim bir yandan gönüllerde akide binasını inşa ederken diğer yandan nefislerde cahiliyyete karşı savaş duygusunu geliştiriyordu. Ve bu iki duyguyu birbirinden katiyyen ayırmıyordu. "Kur'an, müslüman cemaatin vicdanının derinliklerinde akide binasını inşa ederken, bu müslüman toplulukla birlikte çevresinde bulunan cahiliyyete karşı büyük bir savaşa girişiyordu. Ayrıca bu müslüman nefislerde vicdanların derinliğinde, hem pratik, hem ahlaki hususlarda cahiliyyetten arta kalan tortularla da büyük bir savaşa girişmiş bulunuyordu. İşte bu karışık durumda akide binası ortaya çıktı, ama bu çıkış ne teori şeklinde ne Allah ile kul arasında bir mesele şeklinde, ne de tamamen laf ebeliğine dayanan bir tartışma tarzında idi. Doğrudan doğruya hayat nizamını meydana getiren ve bizzat İslam cemaatinde ortaya çıkan bir birleşme şeklinde idi. İşte İslam cemaatinin gerek itkadi düşünceler sahasında olsun, gerekse pratik harektlerinde olsun, gelişimi bu düşünce çerçevesi dahilinde oluyordu. Ayrıca cahiliyyete de savaşçı bir teşkilat hüviyeti içinde karşı duruyordu. Bu gelişim tamamen akide binasının gelişimini temsil ediyordu. Akidenin canlı bir tercümanı idi." (Fi-Zilal-il Kur'an c: 7 s:89) Böylece nefsi terbiyeyi, cahiliyyeye karşı savaş açmaktan önce görenlerin ne kadar hatalı oldukarı daha iyi görülür. Halbuki ikisinin de bir arada olması gerekir. 3) Kur'an'ı Kerim gönüllerde akide davasını yerleştirirken aynı zamanda İslam'i hareketin ve İslam cemaatinin inşasını da beraber yürütüyordu. "İslam davasına sahip çıkanların, bu dinin tabiatını iyice kavramaları ve yukarıda açıkladığımız şekilde hareket metodun iyice anlamaları mutlak şekilde şarttır. Bu zaruridir. Mekke devri teorilerin öğrenilip tatbik edildiği bir merhale olmakla kalmayıp İslam akidesinin temel yapısını geliştirdiği, İslam cemaati ile birlikte İslam hareketinin fiilen vücut bulduğu bir devredir. Dolayısıyla bu bina yeniden inşa edilmek istendiği zaman da aynı metoda baş vurmak gerekir." (Fi-Zilal'il Kur'an c: 7 s:89) "Gerçekten de Kur'an'ı Kerim on üç seneyi sadece akide binasının temelini yükseltmek için geçirmemiştir... İlk defa iniyor diye de bu kadar zaman sarfetmemiştir... Asla! Şayet Allah-u Teala dileseydi Kur'anı bir defa da indirirdi. Sonra da Kur'an'a inananları on üç seneden daha çok veya daha az bir müddet İslam'i teori olarak kavrayabilmeleri için başbaşa bırakırdı. Fakat Allah-u Teala başka bir şey dilmekteydi. Allah tek başına belirli bir metodun hakim olmasını istiyordu. Cemaatin yapısını, İslami harketin binasını ve kaidenin temelini aynı zaman içeresinde yükseltmek istiyordu. İslam cemaatini ve İslami hareketi akideyle birlikte inşa ederken, akideyi de bu cemaat ve hareket esasları üzerine inşa etmek istiyordu. Allah'u Teala, akidenin, İslam cemaatinin fiilen yaşadığı pratik bir hayat olmasını ve bu cemaatin fiilen vuku bulan pratik hareket tarzının da bizzat akidenin bir şekli olmasını istiyordu. Ve biliyordu ki fertleri ve toplumları bir binanın yapısı gibi inşa etmek bir gece ve gündüz arsında tamalanamazdı... Bu sebeple akide binasının yapılış devresi için geçen zaman kadar bir zanan fertlerde ve cemiyetlerde İslam binasının yükselmesi için de gerekirdi. Böylece itikadi gelişme tamamlanıp olgunlaşınca cemaat de olgun meyvanın pratik bir belirtisi olarak ortaya çıkmış olacaktı." (Yoldaki İşaretler s: 38-39) Kur'an'ı Kerim'in akideyi sunuş tarzına dikkatle bakacak olursak şunları görürüz: A) Allah-u Teala Rasulullah (s.a.s)'e; akideyi insanlara anlatırken hiç bir şeyi gizlemeden, ertelmeden, tam ve eksiksiz bir şekilde anlatmasını emretmektedir. Zamanımızda kendisini İslam davetçisi zanneden kişiler bunu tam aksi hareket etmeyi bir metod edindikleri için ne kadarda İslam ile tezat içindedirler.. "Bu İlah'i yöntemlerde ortaya çıkan bir gerçek de Rasalullah (s.a.s)'in, döneklik edenler, yalanlayanlara, meydan okuyanlar, ilahi davete uymayanlara ve yollarını şaşırmış olanlara karşı getirdiği hakikatleri açıkça söylemesidir. Allah'tan başka ibadete layık ilah bulunmadığı, O'ndan başka ma'bud bulunmadığını, Güçlü ve Hüküm verenin yalnız Allah olduğunu ve insanların en sonunda O'nun yanına döndürüleceğini, ya cennet veya cehenneme gireceklerini açıkca belirtmesini emrediyordu. Aslında bu hakikatleri müşrikler ya doğrudan doğruya reddediyor ya da karşı koyuyorlardı. Bir de onların arzu ve heveslerine yummasını; onları memnun etmek için bu gerçeklerden bir kısmını gizlememesini veya geciktirmemesini belirtiyordu. Şayet onları arzu ve heveslerine uyacak olur bunca bilgiden sonra da onların peşinden gidecek olursa kendisini bekleyen acı akibet ile tehdit ediyordu. Bu açık işaretler Allah davasının yolcularına, bu davanın metodunu açıklar ve bu konuda kendi fikirlerinin asla söz konusu olamayacağını bildirir. Onların vazifesi bu dinin esaslarını açıkça bildirmektir, bu konuda ne bir şeyi gizlemeli ve ne de geciktirmelidirler. Bu gerçeklerin başında da Allah'tan başka ibadete layık hiç bir ilahın bulunmayıp bütün Rububiyyetin ve hakimiyyetin Allah'a ait olduğu dolayısıyla Allah'tan başka hiç kimseye boyun eğip tabi olmamak gerektiği gerçekleri yer alır. Ne ile karşılaşırsa karşılaşsın, mü'min bu gerçeği ilan etmekle vazifelidir. Döneklerin ve yalancıların taarruzu ne olursa olsun asıl görevi budur. Yolda ne gibi tehlike ve engellerle karşılaşırsa karşılaşsın bu gerçeği ilan edecektir. Şuda iyi bilinmelidir ki; "hikmet ve güzel öğüt" prensibinin içine bu gerçekleri gizlemek ve geciktirmek gibi hususlar girmez. Çünkü yeryüzünün tağutları bu gerçeğin açıklanmasından hoşlanmazlar, açıkça söyleyenlere de eziyet etmekten geri durmazlar. Tağutlar bu gerçeklerin açıklanmasından dolayı bu dine karşı çıkarlar ve bu daveti yönetenlere tuzaklar kurar, oyunlar hazırlarlar... Ama bütün bunlara rağmen hiçbir dava adamı bu gerçeklerden birisini bile gizlemek veya geciktirmek hakkına sahip değildir. Ve durum böyle bir tehlike arzediyor diye işe önce ahlaki hareketleri düzenleyerek; ruhi gelişmeyi sağlayarak başlayıp, toprak üstü putların gazabını çekmemek için çalışma yetkisi de yoktur... Allah'ın Vahdaniyet'ini ve Uluhiyet'ini ilan edip, dinin birliğini ve dolayısıyla tabi olunacak kaynağın ve emre bağlılık hususunun tekliğini ilan edersem bu tağutların hışmına uğrarım diye işe önce ahlak ve manevi temizlik ile başlama hakkına sahip değildir. Allah'ın dilediği hareket metodu budur. Yüce Rasulümüz Muhammed Mustafa (s.a.s)'in yürüdüğü yol bu yoldur. Rabbinin yönlendirmeleri ile takip ettiği metod bu metoddur. Ve hiç bir zaman için bir Alah yolunun davetçisinin bu yolu terkedip başka bir yol takip etmesi caiz değildir. Yol bu yoldur ve dinini kefaleti altına almıştır. Allah'ın bu dine davet eden kimseleri tağutların şerrinden koruması yeter..." (Fizilal-il Kur’an c: 13 s:94-95) B) Kur'an-ı Kerim, Rasulullah'ın rasullüğünün ve Allah katından ona vahy olarak gelişinin gerçek olduğunu ispat etmek için bir kaç delil üzerinde duruyor: a) Birinci delil Kur'an'ın kendisidir. Çünkü insanlar hiçbir yönden ona benzer bir söz söyleyemezler. Bu ister üslup bakımından, isterse içerik bakımından olsun farketmez. b) Allah'ın kudretini ve azametini ispat etmek için Kur'an-ı Kerim kainatı ve içindekileri delil getiriyor. "Kur'an'ın davet metodu; Allah'ın okunan kitabı olan Kur'an'ı Kerim ile görünen kitabı olan kainat kitabını birleştirir ve bütünüyle kainatı insan varlığının ilham kaynağı kılar. Ve orada Allah'ın kudretine, tedbir ve saltanatına işaretler ve deliller bulur."
(Fi-Zilal-il Kur'an c: 13 s:95) c) Kur'an'ı Kerim, Allah'ın azametine, Kudreti'ne ve Rasulünün doğru söylediğine delil olarak insanlık tarihinden bazı ibret verici olayları da gözler önüne seriyor. "Bu iki kitaba (Kur'an ve kainat) bir de insan tarihinin kayıtlarını ilave eder. Allah'ın kudreti, takdir ve tedbiri ile ilgili tarihi gerçekleri gözler önüne serer." "Böylece kainat, ilahi kudretin ve iman işaretlerinin delili olan göz alıcı bir sergi haline gelir. Direkt olarak, kapsamlı ve derin bir mantık ile beşer fıtratına hitap eder. Gizli açık idrak vasıtlarını da son derece şaşırtıcı bir uygunluk içinde harekete geçirir. Daha sonra kainat kitabının sayfalarına insanlık tarihinin sayfalarını ekliyor. Ve insanlığın hayatındaki ilahi kudretin eserlerini, hakimiyetin ve saltanatın neticelerini apaçık olarak gözler önüne seriyor." (Fi-Zilal-il Kur'an c: 13 s:96-97)  


Son takip: 04.06.2020 - 10:46
Konu ile alakali düsüncelerinizi yaziniz:



· f- Allah Hakkında Kötü Zanda Bulunan Münâfık ve Müşrikler · b- Allah Adı Anılmadan Kesilen Hayvanların Etini Yemek · a- Savaştan Önce · Nakşîbendîliğin, Toplumsal Yaşam Üzerindeki Etkileri · Orucun Yasakları · Vedîanın Hükümleri · 2) Allah'tan Başkaları Adına edilen Yeminler · d) Tevekkül Edenin, Tasarruf Ettiği Hususlarda Vekaletin Caiz Olduğu Alanlarda, Başkasını Vekil Tayin Etmek Suretiyle Tevekkül Etmesi · Savaş Esirleri Konusunda Kur’an’ın Direktifi · Takıyye; Düşman Kâfirlerden Gelecek Tehlikeden Dolayı Farklı Görünme . · 8- Teknoloji Yoluyla Fesad · Rabb Olmanın Üç Özelliği · Nefis ve Ruh · 15. Cennet Nimetlerini ve Cehennem Azabını Düşünmek; Ölümü Hatırlamak · Kur’an’da Batıl · BESMELE . Besmele; Anlam ve Mâhiyeti · İkram ve İyilikte Öncelik Hakkı · 2- Sıfat-ı Selbiyye (Tenzihat) · 2) İstiâne (Yardım Dilemek) · Câhiliyye Demek… ...
· GİRİŞ · AF-AFV · AĞLAMAK-GÖZYAŞI · AHİD · ÂHİRETE İMAN · ÂİLE VE EŞLERİN GEÇİMİ · AKIL · ALLAH (C.C.) · ANA BABAYA İHSAN · ARZ VE SEM · ATALAR YOLU · ÂYET · ÂYETܒL-KÜRSÎ · AZİM VE TEVEKKÜL · BAKARA VE İCL (SIĞIR VE BUZAĞI) · BÂTIL · BELA-İMTİHAN · BESMELE · BUHL/CİMRİLİK · CÂHİLİYYE · CEHENNEM · CENNET · CİHAD · Dalalet · DİN · DİN GÜNÜ · DUA · DÜNYA · DÜNYA HAYATI · DÜŞMANLIK · ECEL · EHL-İ KİTAP · EMÂNET · EMR-İ Bİ’L-MA’RÛF VE NEHY-İ ANİ’L-MÜNKER · ENDÂD · ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI) · Esmau'l-Husna · ESMAULLAHİ'L-HUSNA · FAİZ · FAKİRLİK-ZENGİNLİK · Felah · FESAD · FETİH · FISK VE FÂSIK · FİTNE · FUHUŞ VE ZİN · GÂLİBİYET (ALLAH’IN YARDIMI VE ZAFER) · GAYB · GAZAP · GÜNAH · GÜZEL SÖZ · HAC · HAK-BÂTIL · HAKK · HAKKA BÂTILI KARIŞTIRMAK VE HAKKI GİZLEMEK · HALİFE-HİLÂFET · HALK (YARATMA) · HAMD · HARAM-HELÂL · HASENE-GÜZELLİK · HASTALIK · HAYIR-ŞER · HELÂK · HESAP · HEV · HİCRET · HİDÂYET · HİKMET · HİLÂFET-İMAMET · HIRSIZLIK · HÜKM-HÂKİMİYET · HÜZÜN-ÜZÜNTÜ · İbadet · İBLİS · İÇKİ VE KUMAR · İFSAD-İSLAH · İFTİR · İHLÂS · İHSAN-MUHSİN · İHTİLAF · İKRÂH · İLİM · İMAM · İMAN-MUMİN · İNCİL · İNFÂK · İNKÂR · İNSAN · İNSANLARA İYİLİĞİ EMREDİP KENDİNİ UNUTMAK · İNZÂR · İRTİDÂD-MÜRTED · İSLAMIN HAREKET METODU · İSLÂM-MÜSLÜMAN · İSRÂF · İSRAİL OĞULLARI · İSTİANE · İSTİÂZE · İSTİĞÂSE . · İSTİĞFAR · İSTİKAMET · İSTİKBÂR-MÜSTEKBİR · İSYAN-İTAAT · İTİKAF · İZZET-ZİLLET · KADIN · KÂFİR · KALB · KALP VE KALBİN MÜHÜRLENMESİ · KAN DÖKMEK · KARZ-I HASEN · KISAS · KITÂL-SAVAŞ · KİTAB-KUR'AN · KİTAPLARA İMAN · KIYÂMET · KÖLE-KÖLELİK · KORKU · KÜFÜR · KÜFÜR ÖNDERLERİ · LÂNET · MAĞFİRET · MAL-MÜLK VE MÂLİK · MÂSİYET · MEKR-TUZAK · MELEK-MELEKLERE İMAN · MESCİD · MESH (“AŞAĞILIK MAYMUNLAR OLUN!”) · MEYDAN  OKUMA  (KUR'AN'IN  İ'CÂZI) · MİLLET · MÎRÂS · MUHKEM VE MÜTEŞÂBİH ÂYETLER · MÜNAFIK-MÜNAFIKLAR · NAMAZ · NASARA-HRİSTİYANLIK · NEBİ-RASUL · NEFS · NESH · NİFAK-MÜNAFIK · NİKÂH VE TALÂK · NİSYÂN-UNUTMA · NÛR · ÖLÜM · ORUÇ · PEYGAMBER-PEYGAMBERLİK · PUT VE PUTA TAPMA · RABB · RİBAT-RABITA-MURÂBATA YAPMAK · RİYA · RIZIK · RUH · RUKÛ · SABİÎLER · SABIR · SÂLİH AMEL · SECDE · ŞEFÂAT · ŞEHİD · ŞERİAT · SEVGİ · ŞEYTAN · ŞİARLAR · SIDK/DOĞRULUK · SİHİR-BÜYÜ · SIRÂT-I MÜSTAKÎM . · ŞİRK · ŞÜKÜR · ŞÛR (İSTİŞÂRE/DANIŞMA) · SU VE YAĞMUR · TAAT · TAĞUT · TAHÂRET-TEMİZLİK · TAHRİF · TAKİYYE · Taklid · Takva · TÖVBE · TEVEKKÜL · TEVESSÜL-VESİLE · TEVHİD · TE’VİL VE TEFSİR · TEVRAT · TİCÂRET · TUĞYÂN · ÜLܒL-EMR · ÜMMET · VAHDET · VASİYET · VELÎ · YEME-İÇME · YEMİN · YÜSR-KOLAYLIK · ZALİM · ZEKÂT · ZİKİR · ZULÜM

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80


Google
 
Web ihya.org
CepAlem Gazeteler E-Kart E-Kitap Saglik Şiirler Sözlük
Kuran Meali Hadis Namaz Vakitleri Ingilizce Samil Fıkıh Fetva Rüya Tabiri
Kamus Hikayeler Forum Dini Terimler Haberler Oyun Resimler Ilahiler
Terimler isimler Sosyal Kavram Hadis Sözlügü imsakiye
Üniversite taban puanları ilmihal Rehber