sel
Rüya Tabirleri
Açılış  Giriş Sayfası Yap
Favori  Sık Kullanılanlara Ekle
MC ÜYE İŞLEMLERİ
Üyeadi:
Parola :
Ansiklopediler
Sponsorlu Bağlantılar
Secme Konular
· Kur'ân-ı Kerim'de İçkinin Haramlığı ve Yasaklanma Aşaması
· İslâm Kelimesinin Anlamları
· Nâs ve İnsan Kelimelerinin Anlam ve Mâhiyeti
· Allah'ın Kulu, Kulun Allah'ı Sevmesinin Belirtileri
· HAYY-KAYYUM
· Kur’an’da Ruh Sağlığı, Psikolojik Denge ve Huzur
· a- Hudûs Delili
· İnsan İle Diğer Canlılar Arasındaki Farklar
· Hikmetin Kur’andaki Dört Anlamı
· Sâlih İnsan Kimdir?.

Burayada Bak
· Müderris
· İkon
· Kitab-ı Mukaddes
· Diğer Görevleri
· Ana-Babanın En Büyük, En Kutsal Görevi Çocuklar, Çocuklar, Çocuklar!
· Birden çok Kadınla Evlenmenin Şartları
· 4- Şiddetli Geçimsizlik ve Kötü Muâmele
· Athene
· İsrâiliyyât
· Mürşid
· Rûhânî
· Allah’ın İsmi Olarak Şehid
· Tevekkül Sahiplerini, Kendisine Dayanıp Güvenenleri
· Atalarının Dinine Uymaları
· Hevânın İlâh Haline Getirilmesi

Son Okunanlar
· g) Davanın Menfaati Daima Dava Adamının Menfaatinden Önce Gelir.
· 1. Kur’an’a Yönelmek
· 2) Tebdil Yoluyla
· Vesîle
· 2- Vaz'î hüküm
· e- Hoca, vâiz, müezzzin, hatip, öğretmen olmalıdır.
· b- Başlarına Gelen Belâ ve Musîbetlerden Ders Almama
· Taassup
· “Allah’ın Halifesi” Olur mu?.
· i- Çalınan ve Gasbedilen Şeyi Satın Almak



Kavramlar Ansiklopedisi     A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T V Y Z 0 1 2 3 4 5 6 7 8 9

g) Davanın Menfaati Daima Dava Adamının Menfaatinden Önce Gelir.

g
g) Davanın Menfaati Daima Dava Adamının Menfaatinden Önce Gelir.   Davanın menfatinden kasdımız Allah'u Teala'nın bu dava için çizdiği hedefler ve bu hedeflere varabilmek için takip edilmiş gereken metoddur. Davanın manfaati ancak Allah'ın çizdiği yolu dikkatle takip etmekle gerçekleşir. Ne sebeple olursa olsun, Allah'ın çizdiği metodun dışına çıkmak davanın menfaatine zıt düşer. Her ne kadar dava adamı bunun davanın menfaatine uygun olacağına inansa bile... Gerçek şu ki Davetçiler çoğu zan gözetilen hedeflerin, öngörülen araç ve yolların dışına; davanın menfaati adına çıkabilmektedirler. İşte Seyyid Kutub "davanın maslahatı" diye çokca kullanılan bu yaftaya şiddetli bir şekilde karşı çıkmıştır. "Bazı kimseler de davanın hassas ölçüleriyle uyuşmayan ve sağlam metoduna yoğun düşmeyen metod ve üsluplara baş vurmak isterler. Bunu yaparken de mensubu bulundukları davanın çabucak yayılıp gelişmesini sağlamak isterler. Kendi anlayışlarına göre "davanın menfaatinin" burada olduğunu söylerler. Halbuki davanın gerçekten menfaatini sağlamak için onun kendi metodları içinde yürüyerek geliştirmek, az veya çok tavizlere veya kaçamaklara izin vermemek gerekir. Zira sonuç bilinmez. Sonucun nereye varacağını ancak Allah bilir. Bu yüzden dava adamlarına göre hesaplamamaları gerekir. Yapılması şart olan şey; davanın belli metotlarının istikametinde açık ve kesin olarak yürümek ve sonucu Allah'a bırakmaktır. Bu durumda en sonunda mutlaka hayır gerçekleşecektir. İşte burada Kur'an'ı Kerim dava adamlarını şeytanın vesvese ve aldatmacalarına karşı uyanık olmaya çağırıyor. Çünkü şeytan dava adamlarının içine buradan sızar." (Fi-Zilal-il Kur'an c: 17 s:111) "Esasen dava adamalarının dilinde "davanın menfaati" cümlesi bulunmamalıdır. Bunu tamamen kaldırmak gerekir. Çünkü şeytan hep bu noktadan girer ve bu naktadan sızar şahsi menfaatler geldiğinden girip beceremediği şeyleri becerir. Bazen de durum daha kötü bir şekil alır "Davanın menfaati" cümlesi, dava adamlarının tapındıkları bir put haline gelir ve o zaman davanın temel metodlarını unuturlar. Dava adamlarının, kendi davalarının metodlarını göz önünde bulundurarak sağa sola sapmaksızın, hiç bir şeye iltifat etmeksizin, doğrudan doğruya kendi yollarında yürümeleri gerekir. Sağlam metodlara sarıldıktan sonra sonuçları beklemek önemli değildir. Çünkü bazen bu gibi hareketler davaya ve dava adamına zararlı sonuçlar verebilir. Bir kere şu noktayı açık ve seçik olarak bilmek gerekir; dava adamlarının dikkat edip sakınmaları gereken en büyük ve tek tehlike hangi sebebe dayanırsa dayansın az veya çok davasını çizdiği yoldan sapmak ve sağa sola mayletmetir.Şüphesiz ki Allah onlar için en faydalı şeyleri en iyi bilendir. İşte bu yüzden kendileri faydaları araştırmakla mükellef değillerdir. Onların mükellef oldukarı bir tek şey vardır, o da Allah'ın nizamından taviz vermeden, sağa sola sapmadan, dosdoğru yolda yürümektir."
(Fizilal-il Kur’a nc: 17 s:11) h) İslam davasına mensup olanlarla cahili toplum arasında kesin bir ayrılığın bulunması. Bu, İslam toplumunun, itaat, sevgi, yardım ve desteğini yalnızca kendi liderine yapması, cahiliyyeyi kesin reddetmesi demektir. "Cahiliyyet mensupları İslam davasının kendisi için bir tehlike olduğunu kabul edince bu davayı bir ölüm kalım savaşı ile karşılarlar. Bu çatışmada anlaşma, barış ve ittifaktan söz edilmez. İşte bunun için ne cahilyyet mensupları ne de rasuller ve onlara tabi olanlar çarpışmanın mahiyetini değiştirip kendilerini aldatmamışlardır. Allah (c.c) şöyle byuruyor: "Ve küfredenler rasullerine dediler ki: Ya sizi aramızdan çıkarırız veya dinimize dönersiniz." (İbrahim: 13) Cahiliyyet ehli müslümanların kendi saflarından ayrılıp ayrı bir birlik ve topluluk olarakak akideleri ve inanaçları çevresinde toplanmalarını ve böylece kendilerinden uzaklaşmalarını istemekten çok kendi cahili dinlerine dönmelerini ve kendi cahili toplulukları içinde eriyerek kaybolmalarını isterler. Veya uzaklara gitmelerini arazilerini terketmelerini, aksi taktirde zorla çıkaracaklarını söylerler. Ama Rasullerden hiç birisi cahiyyet topluluğu işine karışarak erimeyei ve kendi müslümanca özelliklerini yitirmeyi kabul etmemiştir. Çünkü müslüman topluluğun dayandığı temel esaslar cahiliyet toplumunun dayandığı esaslardan çok hem de pek çok farklıdır. Hatta onlar bugün İslam'ın mahiyetini bilmeyen bazı kimselerin söylediği gibi "iyi" de dememişlerdir. "Pekiyi, diyelim de kendi davamızı aralarında yayalım ve bunun ardından onları kendi inancımıza hizmet ettirelim" de dememişlerdir. Müslümanın akidesiyle cahiliyet toplumu içinden ayrılması, İslami varlığının ve İslama bağlanmasının zaruri şartıdır. Bu konuda ayrı bir fikir, irade veya hürriyet söz konusu değildir. Aslına bakacak olursa bu; toplulukların ve birliklerin organik yapıları sebebiyle yerine getirmeleri gereken kesin bir zarurettir. Zaten İslam toplumunun bu organik yapısıdır ki; her zaman cahiliyet topluluklarını, insanların bir tek Allah'a kulluğu esasına dayanan ve sahte ilahları idare ve liderlik noktalarından silkip atmayı hedef alan İslam davetine karşı hassas kılmıştır. Ayrıca cahiliyet toplumu, içinde eriyip giden her organizmeyı kendi yararı doğrultusunda kullanır. Bazı cahillerin sandığı gibi, kendi müslümanlıkarı için hizmet ettirme imkanı vermez. Bundan sonra artık Allah yolunun davetçilerinin asla gözden uzak bulundurmamaları gereken bir gerçek ortaya çıkıyor, o da şudur: Allah'ın kendi dostlarına yardım ederek, kavimleri ile onların aralarını hakikat ölçüsüne göre ayıracağını bildiren vaadini gerçekleşmesi konusudur. Bunun için Allah davasına mensup olanların kavimlerinden hak ölçüsü ve esaslarıyla kesin ayrılmaları gerekir. Bu ayrılık, dava adamları cahiliyyet çamuru içinde eriyip gittikçe ve bu teşkilatın hizmetinde çalıştıkça asla gerçekleşmez. Bu gibi düşüncelerle geçirecek her an, davayı geriletmekten başka bir şeye yaramaz. Ayrıca Allah'dan gelecek yardımı ve zaferi de geciktirir. Aslında bu öyle ağır ve önemli bir mesuliyettir ki, dava adamları onu bir an göz önünde bulundurup hesap ve ölçülerini ona göre yapmak zorundadırlar..." (Fi-Zilal-il Kur'an: 13s :143) Allah-u Teala dava adamının hedefe varmasını farz kılmamıştır. Fakat hedefe varmak için bütün gücüyle çalışmasını ve çalışmalarını Alah'ın tayih ettiği metoda göre düzenlemesini farz kılmıştır. Dava adamının vazifesi bütün insanların hidayeti için çalışmaktır. İnsanlara hidayet etmek ona farz kılınmamıştır. O sadece hidayet yoluna davet etmekle vazifelidir. Hidayet verici ise sadece Allah'u Teala'dır. "Gerçekten de Kur'an, emaneti taşımak için bazı gönülleri hazır hale getiriyor ve yeniden inşa ediyordu. Tabii olarak bu gönüllerin eşine rastlanmayacak şekilde güçlü, kuvvetli ve feragatkar olması gerekirdi. Çünkü o herşeyini feda edecek ve her güçlülüge katlanacaktı. O bu yeryüzüyle ilgili şeylere göz atmayacak ve ahiretten başka şeylerde gözü olmayacaktı. Allah'ın rızasından başkasının istemeyecekti... Yeryüzündeki yolculuk boyunca mesafeler kat edilirken dikilen engellere, zorluklara, mahrumiyetlere, fedakarlıklara azap ve işkencelere, hatta ölüme bile hazır olacaktı. Hem de yeryüzünde yakın zamanda mükafat beklemeksizin.. İsterse bu mükafat bizzat davanın zaferi, İslam'ın galibiyeti ve müslümanların üstünlüğü olsun. Hatta bu karşılık, zalimlerin helak olması ve ilk devrelerde yalancıların çarptırıldığı büyük ve şiddetli bir ceza şeklinde olsun... Böylece bu gönüller önlerinde, bu yolu yeryüzende karşılık beklenmeden yürünecek tek yol olarak görsünler ve hak ile batıl arasındaki kesin hesaplaşma zamanı olarak yalnız ahireti beklesinler... Hatta Allah-u Teala niyetlerinin doğruluğunu, verdikleri vaadi ve ahdi; yerine getireceklerini bildiği bu gönüller; zaferin yeryüzünde geldiğini görseler, buna emin olsalar, kendi nefisleri için değil ilahi nizam için emanet vazifesini yerine getirmeyi kabul etseler ve yeryüzü ganimetlerinin farkında olmasalar bile bu emaneti yerine getireceklerdir. Çünkü onlar hak için fedakarlığa katlanmışlar, Allah'ın rızasından başka bir mükafat istememişlerdir. Zaferden, ganimetlerden ve mü'minlerin eliyle müşriklerin yenildiğinden söz eden bütün ayetler Medine'de nazil olmuştur.. Bütün bu nimetler mü'minin programının, beklediği ve görmek istediği şeylerin dışındadır." (Yoldaki İşaretler s: 183-184) Müslümanların yüce hedeflerine varmak için yollarında yürüken, kafirleri dost edinmeleri, onlarla yardımlaşmaları veya işbirliği yapmaları katiyyen caiz değildir. Bu kafirler ister müşrik, ister putperest, ister yahudi veya hristiyan olsun hiç farketmez. "Yalnız Kur'an'ı Kerim'in anlattığı, ehli kitabın İslam'a ve müslümanlara karşı giriştiği savaşı dikkatle izleyenler, onların bu dine karşı alçakca bir inad içinde ardı arkası kesilmez uzun devreli bir savaşa girişmiş olduklarını görürler. O günden sonra İslam'ın Medine'deki devletini açıkca ilan edişinden günümüze kadar geçen tarih şeridine göz atanlar, onların bu dine karşı durmak için ne derce inatçı bir ısrar ile direndiklerini ve bu dini mahvetmek için ne kadar büyük bir istekle çırpındıklarını görürler. İçinde bulunduğumuz asırda haçlılar ve siyonistler geçmiş asırlarda kullandıkları oyunların, harplerin ve hilelerin kat kat üstünde oyunlar kullandılar ve savaş taktikleri uyguladılar. Şu devrede bile onlar hala bu dini temelden yok etmek için planlar hazırlamaktadırlar. Bu dine karşı en son ve kesin harbin taktiklerini düşünmektedirler. Geçmiş asırlarda denedikleri taktik ve üslüplara yeni bir takım oyunlar daha ekleyerek bu savaşlarını sürdürmektedirler. Bunu hem öyle bir zamanda yapmaktadırlar ki; kendilerinin İslam'a mensup olduğunu iddia eden ahmak ve aptal bir grubun, materyalizme ve Allahsızlık cereyanına karşı durabilmek için, diğer dinlerle Müslümanların yardımlaşması gerektiğini söyleyenlerin zuhur ettiği bir zanda... Her yerde İslam'a mensup olanları acımadan kesen, Endülüs'deki engizisyon mahkemelerinden haçlı savaşlarındaki zehirli tuzaklara kadar her şeyleri ile dolu-dizgin İslam'a savaş açmış olan din mensuplarıyla birleşmenin gerektiğini geveledikleri sırada... Bu savaşlarını, gerek Asya ve Afrika'daki işgallerinde kullandıkları propoganda vasıtaları ile, gerekse hür ve bağımsız memleketlerde yükselttikleri sistemler yoluyla sürdürmektedirler. "Bilimsel ve "devrimci" oldukları için "gaybı" reddeden laik dünya görüşleri ve inanç sistemlerini İslam'ın yerine oturtmak için... Hürriyet ve gelişme içinde birbirlerine sokulan hayvanlar gibi bir ahlak anlayışı inşa etmek için, bu ahlaki gelişmelerini (!) İslam'ın yerine oturtmak üzere İslam fıkhını geliştirmek ve tekamül ettirmek için devrimci müsteşrikler kongresi toplayarak bu savaşlarını sürdürmektedirler. Bunun yanı sıra da faizi, cinsel hususları yaygınlaştırarak bu savşlarını devam etmektedirler. Aslında bütün bunlar ehli kitabın bu dine karşı giriştiği savaşların en vahşi ve en korkunç şeklidir. Nitekim bu dini, çok eski zamanlarda Allah'ın gönderdiği kendi rasulleri onlara müjdelemişti. Ne varki onlar bu müjdeyi bu şekilde iğrenç, çirkin ve inatçı tarzda karşıladılar." Allah (c.c) şöyle buyuruyor: "Nasıl ahidleri olabilir ki? Fırsat bulup galip gelselerdi size karşı ne akrabalık bağlarına, ne de anlaşma hükümlerine aldırmazlardı. Kalbleriyle istemezlerken sizi ağızlarıyla hoşnut etmeye uğraşırlar, onlardan çoğu fasıktırlar. Allah'ın ayetlerini az bir değere değişip, insanları O'nun yolundan alıkoydular. Onların işledikelri gerçekten ne kötüdür." (Tevbe: 8-9) (Fi-Zilal-il Kur'an c: 9 s:38) "Bu, ehli kitap ve müşriklerin, müslümanlara karşı sonsuza kadar devam edecek olan değişmez tutumlarıdır. Onların müslümanlara karşı bütün tarih boyunca değişmeyen adetleri budur. Bize göre İslam, hz. Muhammed (s.a.s)'in risaleti ile başlamamış ancak hz. Muhammed (s.a.s)'le risalet müessesesi mühürlenmiştir. Müşriklerin, daha önce gelen her rasule ve her risalete karşı olan tutumları, şirkin mutlak olarak Allah'ın dinine karşı olan tutumunu gösterir. Devam edip giden uzun savaşlar da, Allah kelamının tasvir gibi, istisnasız bütün beşer tarihi boyunca şirkin değişmeyen durumunu göstermektedir. Müşrikler; hz. Nuh'a, hz. Hud'a, hz. Salih'e, hz. İbrahim'e, hz. Şuayb'a, hz. Musa'ya, hz. İsa'ya ve onlara inananlara kendi devrelerinde neler yapmadılar?... Sonra hz. Muhammed'e ve müslümanlara karşı neler yaptılar?... Onlar şayet güçlü kuvvetli olurlarsa, mü’minlerle yaptıkları sözleşme ve teminatlara asla riayet etmezler... Müşrikler, Tatarlar vasıtasıyla müslümanlara neler yapmadılar ki?... Günümüzde bile... Hz. Rasul'den on dört asır sonra her yerde ateistler ve müşrikler, neler yapıyorlar neler?... Şaşmaz ve değişmez Kur'an ayetlerinin de ifade ettiği gibi onlar, mü'minlerle yaptıkları sözleşmeye ve teminata asla riayet etmezler... Putperest Tatarlar, Bağdat'ta müslümanlara saldırdıkları zaman, tarihte eşine az rastlanan, görülmemiş bir facia meydana gelmişti. Bu faciayı İbn-i Kesir'in "El Bidaye ven-nihaye" adlı eserinden özetleyelim. İbn-i Kesir, hicri 656 yılı hadiselerini şöyle anlatıyor: "Tatarlar şehre girdiler ve kadın, erker, çocuk, yaşlı, genç... Ayakta durabilen ne kadar canlı varsa hepsini öldürdüler. Halkın bir çoğu mahzenlere, hayvan ağıllarına ve haşhaş tarlalarına sindi. Buralarda günlerce hapis kaldılar. Bir grup insan bir hana sığınyor ve hanın kapılarını kapatıyor. Tatarlar geliyor kapıları kırarak veya yakarak açıyor, içeri giriyorlar. Bunu gören zavallılar kaçışıyor ve en üst katlara doğru çıkıyorlar. Tatarlar onları yakalayıp sopalarla öldürüyorlar. Handan dışarıya doğru oluk oluk kan akmaya başlıyor. İnna lillahi ve inna ileyhi raciun. Mescidlerde, camilerde ve ağıllarda da aynı işlem tatbik ediliyor. Yahudilerden, hristiyanlardan ve kendilerine sığınan Rafızi vezir İbn-i Alkani'nin evine kapananlardan başka bir tek ferd kurtulamıyor. Ehl'i zimmet olan yahudi ve hristiyanlar hilafet merkezini almak, orda ,islam ve müslümanların hükmüne son vermek üzere Tatarlarla anlaşmışlardı. Onlara şehrin gizli taraflarını öğrettiler. Bu felaketin icrasında onlarla fiilen ortak hareket ettiler. Müslümanların hükmüne son vermek için putperest tatarları gönülden bir özlemle karşıladılar. Üstelik bu insanlar kendilerine emniyet verilmiş ve himaye edilmişlerdi. Bir de bazı tüccarlar malların, mülklerini vermek suretiyle canların kurtarabiliyorlardı. Bağdat bütünüyle harap edildi. Ancak parmakla sayılacak bir kaç insan ayakta kalabildi. Onlar da korku ve zillet içinde... Bu faciada Bağdat'ta öldürülen müslümanlarınm sayısı hakkında ihtilaf vardır. Bir kısmı 800.000 bir kısmı da 1.000.000 diyordu. Başkaları da 2.000.000 canın telef edildiğini söylüyordu. La havle vela kuvvete illa billah... Tatarların Bağdat'a girişleri Muharrem'in sonlarına rastlar. Kılıçlar kırk gün müddetle Bağdatlıları biçmeye devam etti. Mü'minlerin emiri Halife Mu'tasım Billah da Safer ayının on dördüncü çarşamba günü öldürüldü ve kabri silindi gitti. O, kırk altı yaşını dört ay geçmişti. Hilafet müddeti ise on bir sene sekiz ay sürmüştür. Kendileriyle beraber yirmi beş yaşındaki büyük oğlu Ebul Abas Ahmed de öldürüldü. Sonra yirmi üç yaşındaki ortanca oğlu Ebul Fadl Abdurrahman öldürüldü. En küçük oğlu Mübürek ile Hadice, Fatıma ve Meryem isimli üç kızkardeşi de esir alındı. Vezirin düşmanı olan Darul hilafe hocası Şeyh Muhyiddin Yusuf İbn-i Şeyh Ebul Ferec İbn Cevzi de öldürüldü. Abdullah, Abdurrahman ve Abdulkerim isimlerindeki üç oğlununda hayatlarına son verildi. Devlet büyükleri teker teker öldürüldü. Katip Mücahid bin Aybek, Şihabuddin Süleyman Şah ve şehrin ileri gelenlerinden dini reislerinden bir çoğu şehid edildi. Abbasilerden bir adam, hilafet sarayından çağrılır, çocukları ve karısı çıkarılır sonra dümdüz olmuş kabristana götürülür, o dehşet verici manzara gösterilir ve sonra da koyun keser gibi kesilir. Ve kızlarından, cariyelerinden hangisi edilirse esir alınır... Şeyhler şeyhi, hilafetin şahsiyeti Sadruddin Ali Bin Neyyar da öldürüldü. Hafızlar, imamlar ve hatiplerin hepsi öldürüldü. Aylar boyunca Bağdat'ta camiler, mescidler kapalı kaldı, cumalar tatil edildi. Kırkıncı günün sonunda mukadder facia sona erince Bağdat'ın her tarafı çökmüş, yıkılmış ve parmakla sayılacak kadar az bir insan hayatta kalabilmişti. Yollarda ölülerden tepeler meydana gelmişti. Yağan yağmurlar ölülerin şekillerini değiştirmiş, cesetler her tarafa dayanılmaz bir koku yaymaya başlamıştı. Bu hal temiz havayı bile değiştirdi. Bundan dolayı şiddetli bir veba baş gösterdi. Bu hastalık hava yolu ile Şam diyarlarına dahi ulaştı. Kötü koku ve havanın değişmesi sebebiyle bir çok insan öldü. Veba, taun, bela, musibet, yokluk adeta insanlar mahvetmek için birleşmişlerdi. Bağdat'ta eman verildiği haberi duyulunca, insanlar toprak altından, mahzenlerden, kuyulardan ve kabirlerden çıkmaya başladılar. Sanki mezardan çıkan ölüler gibi idiler. Birbirlerini tanıyamıyorlardı. Anne evladını, Kardeş kardeşini tanıyamıyordu. Dışarda da şiddetli bir vebanın pençesine düştüler ve teker teker eriyip gittiler, önceden öldürülenlere kavuştular. Bu tarihi olaydan bir tanesidir. Görüyoruz ki müşrikler, müslümanlara güçleri yettiği zaman ne verilen sözleri, ne de yapılan andlaşmalara riayet ederler. Bu tarihin uzak devirlerinde ve mazinin karanlıklarında kaybolup giden Tatarlara mahsus bir tarihi olay mıdır? Hayır, asla! Modern devrin tarihi olayları, bundan hiç de farklı değildir. Hindistan'la Pakistan ayrıldıkları zaman, Hind Putperestlerinin İslam'ı seçenlere yaptıkları kötülükler ve ihanetler, eski devirlerdeki Tatarların yaptıklarından hiç de aşağı kalmaz... Hindistan'dan hicret eden 8.000.000 islamı seçen insan barbarların Hindistan'da kalan kendi inançlarındaki diğer insanlara yaptıkları zulümden kurtulmak için hicreti tercih etmişlerdi. Pakistan'a bunlardan sadece 3.000.000'u ulaşabildi. Kalan 5.000.000 kişiye gelince; onların hesabı yollarda görüldü. Hindistan devleti tarfından gayet iyi tanınan ve Hind hükümetinin ileri gelen kişileri tarfından korunan, putperest fakat muntazam bir insan sürüsü, İslamı seçen insanlara tecavüz üstüne tecavüz etti. Yol boyunca onları kurbanlık koçlar gibi kestiler. Cesetlerine de akıllara gelen her türlü kötülükleri işledikten sonra kuşlara ve vahşi hayvanlara yem yaptılar. Bunların yaptıkları, Tatarların Bağdat'lı müslümanlara yaptıklarından çok değilse hiç de az değildir... Düzenli kuvvetlerin yaptığı bu çirkin, kötü ve korkunç facia İslam'ı seçen memurlarını Pakistan'a nakledildiği tren kervanında işlenmişti. Halbuki Hind dairelerinde çalışan İslam'ı seçen kişilerden arzu edenlerin hicret edebileceği hususunda tam bir ittifak yapılmıştı. Ve bu kervanda 50.000 memur vardı... Kervan Hindistan'la Pakistan arasındaki "Hayber" geçidinde bir tünele 50.000 kişi ile girmiş, fakat diğer taraftan dağılmış, parçalanmış, her tarafa yayılmış insan cesetlerinin parçaları ile çıkmıştı... Azgınlıkta tecrübeli putperest Hint sürüsü, treni tünelde durdurmuş ve 50.000 memurun paramparça edilmesinden, kan, kemik ve et yığını haline gelmesinden sonra yoluna devam etmesine müsaade etmişti. Yüce Allah'ın eşsiz kelamı ne kadar doğru: "Nasıl ahidleri olabilir ki, fırsat bulup galip gelselerdi size karşı ne akrabalık bağlarına ne de antlaşma hükümlerine aldırırlardı." (Tevbe: 8) Tatarların, Komünist Rusya'daki ve Çin'deki halefleri oradaki İslam'ı seçenlere neler yaptılar neler? Çeyrek asır içinde 26.000.000 İslam'ı seçen insanın canına kıydılar... Her sene 1.000.000 kişi olmak üzere bu öldürme fiili devam etti... İnsanı titreten, tüylerini diken diken eden o cenhennemi işkencler de cabası... Çin kıtasında İslam'ı seçen Türkistanlılar'a karşı, Tatarların kötülüklerin gölgede bırakan olaylar maydana geldi. Onların liderlerinden biri getirildi ana caddede bir çukur kazıldı. İşkence ve baskı ile halk insan pisliklerini getirmeye zorlandı. Getirilen pislikleri, kuyudaki liderlerinin üzerine boşalttırdılar... Üç gün müddetle bu devam etti... Ve sonunda adam, kuyuda boğuldu gitti... Kominist Yugoslavya da İslam'ı seçen Yugoslavlar'a aynı kötülükleri uyguladı. Komünizmin Yugoslavya da İslam'ı seçen Yugoslavlar'a aynı kötülükleri uyguladı. Komünizmin Yugoslavya'ya yerleşmesinden sonra 2. Dünya harbinden bu yana milyonlarca kişinin canına kıydı. Aynı katliam ve aynı vahşi işkenceler halen devam etmektedir. Erkekler, kadınlar pastırma makinalarına sokuluyor ve diğer taraftan etten, kemikten, kandan mamul bir hamur halinde çıkarılıyordu... Yugoslavya'da yapılan kötülükler, bütün komünist ve putperest devletlerde aynen uygulanmakta, buğün dahi aynı yüz kızartıcı işkencelere devam edilmektedir. Yüce Allah'ın eşsiz kelamı ne kadar doğru: "Nasıl ahdleri olabilir ki, fırsat bulup galip gelselerdi size karşı ne akrabalık bağlarına ne de antlaşma hükümlerine aldırırlardı." (Tevbe: 8) “Ne akrabalık bağlarına ne de antlaşma hükümlerine riayet ederler... Onlar azgınların ta kendileridir." (Tevbe: 10) Bu durum sadece Arap yarımadısına has geçici bir durum değildir. Hatta Bağdat'a has geçici bir facia da değildir... Şurası muhakkak ve kati bir gerçektir ki, nerede mü'min kitleler bulunursa ve nerede yalnız ve yalnız Allah'a ibadet edilirse... Ne zaman ve nerede Allah'tan başkasına tapan müşrikler ve imansızlar da mevcud olursa yukarıda zikri geçen durumlar meydana gelecektir, aksi imkansızdır. Zaden bundan dolayıdır ki yukarıdaki ayetler her ne kadar yarımadadaki bir durumu ortadan kaldırmak ve inatçı putperestlerle muamele şekillerini beyan etmekte ise de zaman ve mekan kaydıyla sınırlı değildir... Çünkü ihtiva ettiği hükümler her zaman ve her yerde geçerli hükümlerdir. Bunların uygulanmasına gelince; bu tamamen tatbik gücü ve imkanı ile alakalıdır. Tıpkı Arap yarımadasında olduğu gibi... Ne zaman ele imkan geçerse o zaman tatbik sahasına konur. Yoksa zaman ve mekanın değişmesiyle değişmeyen temel şartlar ve esas hükümle ilgili değildir... (Fizilal-il Kur’an  c:10 s: 153/154)


Son takip: 28.05.2020 - 11:11
Konu ile alakali düsüncelerinizi yaziniz:



· Ağlama Konusunda Hadis-i Şerif Kaynakları · Hayrın İki Yönü. · Af ve Müsâmahanın Yozlaştırılması · Salihlere Sığınmak Şirktir · Allah’ı Gereği Gibi Takdir Edememeleri · Peygamberlerin Şâhid Oluşu · Şirk’in Yaygın Çeşitlerinden Sihir, Kehanet ve Falcılık. · EVVEL-AHİR-ZAHİR-BATIN · 1) Dindarlık · Bazı Uyarılar · Hadis-i Şeriflerde Nisyân/Unutma Kavramı ve Unutkanlığın Tedavisi · Cemaat Anlayışı ve İslâm Toplumu · Doğru Yolda Sebat Göstermek · FISK VE FÂSIK .. · Câhilî Düşünce ve Diğer Dinlerde Kadın. · Sehâvet · Müneccimlik ve Falcılık; Gayb Bilme İddiâsı ve Yıldızları Putlaştırma. · Nasârâ · Anglikan · Enaniyetli Bir Kimse Dini Yaşadığını İddia Ederse Ne Olur?.
· GİRİŞ · AF-AFV · AĞLAMAK-GÖZYAŞI · AHİD · ÂHİRETE İMAN · ÂİLE VE EŞLERİN GEÇİMİ · AKIL · ALLAH (C.C.) · ANA BABAYA İHSAN · ARZ VE SEM · ATALAR YOLU · ÂYET · ÂYETܒL-KÜRSÎ · AZİM VE TEVEKKÜL · BAKARA VE İCL (SIĞIR VE BUZAĞI) · BÂTIL · BELA-İMTİHAN · BESMELE · BUHL/CİMRİLİK · CÂHİLİYYE · CEHENNEM · CENNET · CİHAD · Dalalet · DİN · DİN GÜNÜ · DUA · DÜNYA · DÜNYA HAYATI · DÜŞMANLIK · ECEL · EHL-İ KİTAP · EMÂNET · EMR-İ Bİ’L-MA’RÛF VE NEHY-İ ANİ’L-MÜNKER · ENDÂD · ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI) · Esmau'l-Husna · ESMAULLAHİ'L-HUSNA · FAİZ · FAKİRLİK-ZENGİNLİK · Felah · FESAD · FETİH · FISK VE FÂSIK · FİTNE · FUHUŞ VE ZİN · GÂLİBİYET (ALLAH’IN YARDIMI VE ZAFER) · GAYB · GAZAP · GÜNAH · GÜZEL SÖZ · HAC · HAK-BÂTIL · HAKK · HAKKA BÂTILI KARIŞTIRMAK VE HAKKI GİZLEMEK · HALİFE-HİLÂFET · HALK (YARATMA) · HAMD · HARAM-HELÂL · HASENE-GÜZELLİK · HASTALIK · HAYIR-ŞER · HELÂK · HESAP · HEV · HİCRET · HİDÂYET · HİKMET · HİLÂFET-İMAMET · HIRSIZLIK · HÜKM-HÂKİMİYET · HÜZÜN-ÜZÜNTÜ · İbadet · İBLİS · İÇKİ VE KUMAR · İFSAD-İSLAH · İFTİR · İHLÂS · İHSAN-MUHSİN · İHTİLAF · İKRÂH · İLİM · İMAM · İMAN-MUMİN · İNCİL · İNFÂK · İNKÂR · İNSAN · İNSANLARA İYİLİĞİ EMREDİP KENDİNİ UNUTMAK · İNZÂR · İRTİDÂD-MÜRTED · İSLAMIN HAREKET METODU · İSLÂM-MÜSLÜMAN · İSRÂF · İSRAİL OĞULLARI · İSTİANE · İSTİÂZE · İSTİĞÂSE . · İSTİĞFAR · İSTİKAMET · İSTİKBÂR-MÜSTEKBİR · İSYAN-İTAAT · İTİKAF · İZZET-ZİLLET · KADIN · KÂFİR · KALB · KALP VE KALBİN MÜHÜRLENMESİ · KAN DÖKMEK · KARZ-I HASEN · KISAS · KITÂL-SAVAŞ · KİTAB-KUR'AN · KİTAPLARA İMAN · KIYÂMET · KÖLE-KÖLELİK · KORKU · KÜFÜR · KÜFÜR ÖNDERLERİ · LÂNET · MAĞFİRET · MAL-MÜLK VE MÂLİK · MÂSİYET · MEKR-TUZAK · MELEK-MELEKLERE İMAN · MESCİD · MESH (“AŞAĞILIK MAYMUNLAR OLUN!”) · MEYDAN  OKUMA  (KUR'AN'IN  İ'CÂZI) · MİLLET · MÎRÂS · MUHKEM VE MÜTEŞÂBİH ÂYETLER · MÜNAFIK-MÜNAFIKLAR · NAMAZ · NASARA-HRİSTİYANLIK · NEBİ-RASUL · NEFS · NESH · NİFAK-MÜNAFIK · NİKÂH VE TALÂK · NİSYÂN-UNUTMA · NÛR · ÖLÜM · ORUÇ · PEYGAMBER-PEYGAMBERLİK · PUT VE PUTA TAPMA · RABB · RİBAT-RABITA-MURÂBATA YAPMAK · RİYA · RIZIK · RUH · RUKÛ · SABİÎLER · SABIR · SÂLİH AMEL · SECDE · ŞEFÂAT · ŞEHİD · ŞERİAT · SEVGİ · ŞEYTAN · ŞİARLAR · SIDK/DOĞRULUK · SİHİR-BÜYÜ · SIRÂT-I MÜSTAKÎM . · ŞİRK · ŞÜKÜR · ŞÛR (İSTİŞÂRE/DANIŞMA) · SU VE YAĞMUR · TAAT · TAĞUT · TAHÂRET-TEMİZLİK · TAHRİF · TAKİYYE · Taklid · Takva · TÖVBE · TEVEKKÜL · TEVESSÜL-VESİLE · TEVHİD · TE’VİL VE TEFSİR · TEVRAT · TİCÂRET · TUĞYÂN · ÜLܒL-EMR · ÜMMET · VAHDET · VASİYET · VELÎ · YEME-İÇME · YEMİN · YÜSR-KOLAYLIK · ZALİM · ZEKÂT · ZİKİR · ZULÜM

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80


Google
 
Web ihya.org
CepAlem Gazeteler E-Kart E-Kitap Saglik Şiirler Sözlük
Kuran Meali Hadis Namaz Vakitleri Ingilizce Samil Fıkıh Fetva Rüya Tabiri
Kamus Hikayeler Forum Dini Terimler Haberler Oyun Resimler Ilahiler
Terimler isimler Sosyal Kavram Hadis Sözlügü imsakiye
Üniversite taban puanları ilmihal Rehber