sel
Rüya Tabirleri
Açılış  Giriş Sayfası Yap
Favori  Sık Kullanılanlara Ekle
MC ÜYE İŞLEMLERİ
Üyeadi:
Parola :
Ansiklopediler
Sponsorlu Bağlantılar
Secme Konular
· Kur'ân-ı Kerim'de İçkinin Haramlığı ve Yasaklanma Aşaması
· İslâm Kelimesinin Anlamları
· Nâs ve İnsan Kelimelerinin Anlam ve Mâhiyeti
· Allah'ın Kulu, Kulun Allah'ı Sevmesinin Belirtileri
· HAYY-KAYYUM
· Kur’an’da Ruh Sağlığı, Psikolojik Denge ve Huzur
· a- Hudûs Delili
· İnsan İle Diğer Canlılar Arasındaki Farklar
· Hikmetin Kur’andaki Dört Anlamı
· Sâlih İnsan Kimdir?.

Burayada Bak
· İslam’a Göre Din Gerçeği
· 2- İddetini Doldurmamış Kadınlar
· Mısır'dan Çıkış
· Tevrat'ın Nüshaları
· Kitab-ı Mukaddes
· Orucun Şartları
· Bu İsimleri Bilmenin Faydaları
· Cezâ Tedbiri
· Kızlarağası
· İkon
· Diğer Görevleri
· Athene
· Kurşun Dökmek
· Allah’ın İsmi Olarak Şehid
· 3) Büyük Cehâlet

Son Okunanlar
· Dünyaya, İsrafla Harcamak İçin Değil; Âhirete Azık Postalamaya Geldik!
· Sa'y
· Dua Çeşitleri
· Hâtıb İbn Ebi Belte'a
· Mesih
· İnsandan Allah'a Fetih; İbâdet
· Allah İçin Cömertlik, Malı Ebedîleştirir
· 71) Veliyyullah
· a- İkraz İçin İkinci Bir Akdin Şartlarını Mukrize (Borçluya) Kabul Ettirme
· 2- Tevhide Çağrı



Kavramlar Ansiklopedisi     A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T V Y Z 0 1 2 3 4 5 6 7 8 9

Dünyaya, İsrafla Harcamak İçin Değil; Âhirete Azık Postalamaya Geldik!

Dünyaya
Dünyaya, İsrafla Harcamak İçin Değil; Âhirete Azık Postalamaya Geldik!   Allah, merhametini göstererek ikaz etmekte, dünyanın aldatıcılığını hatırlatmaktadır: “Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Babanın evlâdı, evlâdın da babası nâmına bir şey ödeyemeyeceği günden çekinin. Bilin ki, Allah’ın verdiği söz gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve şeytan, Allah’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.” (31/Lokman, 33) “Dünya”ya, ister ‘yakın hayat’, ‘âhiretin önündeki hayat’ diyelim; isterse ‘edn⒠kökünden alarak ‘en âdi, en değersiz, en iğreti en basit hayat’ diyelim; o insana ait istekler, arzular, şehvetler, uzun emeller ve bitip tükenmek bilmeyen hayaller olduğuna göre, gönül  ile Allah sevgisi ve O’na itaat arasına perde olan her şey “dünya” sayılabilir. Akıllı insan, Allah sevgisi ile gönlü arasına girerek perde ve engel olabilecek bu imtihan dünyasına dikkat etmeli, aldanmamalı; onu kulluk bilinciyle değerlendirmelidir. Esas hayat, sonsuz hayat, en hayırlı hayat; sonraki hayatımız, yani âhirettir. Dünyada ekilenin orada biçileceğine göre, bu dünya hayatını âhiret bilinciyle yaşamalı, dünyadaki görevlerimizi yaparak, orası için hazırlanmalıyız. “Zaman sana uymazsa, sen zamana uy” sözü gibi, “...hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya çalış!” sözü de Kur’an ve sünnetin dünya konusundaki değerlendirme ve tavsiyelerine terstir; bunlar bazen hadis diye takdim edilmektedir, Kütüb-i Sitte’de böyle bir hadis rivâyeti yoktur.  Bazı insanlar da “Allah, nimetlerini kulu üzerinde görmekten hoşlanır” şeklindeki hadis rivâyetini, kendilerini kibir ve gurura, lüks ve isrâfa yönelten haramları nimet diye takdim ederek, farkında olmadan da olsa, davranışlarıyla Allah’a ve Rasûlüne iftira atma gibi büyük bir yanlışa düşebilmektedir. Bu hadisle cimrilik, malı gerektiği şekilde kullanmama, sadece biriktirmekten hoşlanma kınanmış olmakla birlikte; nimeti Allah yolunda ve meşrû bir şekilde kullanmak tavsiye edilmiştir. Ama unutulmak istenen “nimet” tanımıdır. Esas nimet; İslâm’dır, takvâdır, yardımlaşmadır, kötü değil; iyi örnek olmadır. Allah, her şeyden önce bu nimetleri kulu üzerinde görmek ister.    Dünya bir aynadır. Aynanın rengi, büyüklüğü, çukur ve tümsekliğine, arkasındaki sırların dökülüp dökülmediğine göre şekil aldığı/yansıdığı, görüntüleri farklılaştırdığı görülür. Bir şeyin önemi, fazileti veya fenalığı, başka bir şeyle mukayese yapılarak anlaşılır. Dünya konusundaki değersizlik, kendi başına ifade edilirse yanlış olur. Dünya, Allah’ın imtihan alanı olarak yarattığı ve nice muhteşem sanatlarını sergilediği bir alan olduğu gibi; insanın da halifesi olduğu, sınav yeri olan, helâl nimetlerinden istifade edileceği, imar ederek gelişme ve kalkınmalarda bulunulacağı bir yerdir. Dolayısıyla kötü ve değersiz değildir. Ama âhiretle karşılaştırıldığında durum değişir. Âhiret devamlı ve dünyadaki eksik ve olumsuzlukların olmayacağı sonsuz bir mutluluk yeri olduğundan, âhirete göre dünya önemsizdir. Dünyayı değerlendirmede âhiret inancı temel ölçüdür. O yüzden âhirete inanmayanlar, onu başka bir şeyle karşılaştırma imkânından mahrum oldukları için veya yoklukla (ölüm, onlar için yok olmaktır) karşılaştırdıklarında câzip gelmekte ve dünyayı yalancı cennet gibi kabul etmektedirler. Dünyanın zemmi, başlı başına bir hayır değildir. Her konuda olduğu gibi dünya konusunda da ölçü: “Allah için sevmek, Allah için buğzetmek”tir. Eline geçmediği, sahip olamadığı için dünyayı kötüleyip tahkir eden kişi, erişemediği ciğere “pis” diyen kedi gibidir. Aslında eleştirisi, sevgisinden ileri gelmektedir. Yine, dünya, eline geçtiği halde, zaman akıp gidiyor, zamanla birlikte sahip olduğu dünyalıklar da azalıyor, eriyor diye teselli bulmak için kızdığından dünyayı kötülemek, dünyaya bağlılıktan kaynaklanmaktadır. Makbul olan tahkir, Allah için, Allah sevgisinden, âhiret sevgisinden ileri gelendir. İnsanın, Allah’ın mağfiretine, muhabbet ve ibâdetine engel olduğu için, dünyanın zarûrî işlerinin, kendisini uhrevî güzelliklerden alıkoyduğu için veya cennetin güzelliklerine nisbetle dünyayı basit görmek, makbul olan bakıştır. Nasıl ki, Hz. Yusuf’la güzel/yakışıklı bir adam karşılaştırılsa, mukayese edilen yakışıklının çirkin göründüğü gibi, dünyanın kıymet verilen güzellikleri de cennetin güzellikleriyle mukayese edildiğinde “hiç” hükmündedir. Dün, en sevdiğimiz gıdaları yemiş, eğlenmiş, günümüzü zevkle geçirmiş olsaydık, bugüne kalan hiçbir şey olmayacaktı, gafletle geçirilen, dolayısıyla kaybedilen zamandan başka. Hele o zevk ve eğlenmelerde ölçüye dikkat etmediysek, bugüne ve yarına kalacak olan sadece günah yükü olacaktı. Yok, dünü zorluk ve sıkıntılarla geçirmiş isek de bugün için pek bir şey değişmeyecek, hatta bu gün daha az sıkıntı içinde isek, dünle karşılaştırdığımızda bu, mutluluk sebebi olacaktı. Ve eğer o sıkıntılar Allah için idiyse ve sabrettiysek, bugüne ve yarınlara taşınacak kalan şey, sevaplar olacaktı. Hayat, dünler, bugünler ve yarınlardan ibaret olduğuna göre; dün geçmiştir, yok hükmündedir. Yarın yaşayacağımız meçhuldür, bugünü değerlendirmek ve âhirete azık hazırlamak en akıllı yol olsa gerek. Hayat oyun ve eğelenceden ibaret. Hayat oyunu bitmek üzere, göz perdelerimizin kapanmasına kim bilir, belki fazla bir vakit kalmadı. Zevkler, sanal; hayat ise bir oyun, masal, rüya. Bir varmış bir yokmuş. İnsanın dünyevî olarak zarûrî ihtiyacı, beslenme/gıda, giyinme/tesettür ve ev/barınmadan ibâret olduğu ve bu gereksinmelerini israfa ve lükse kaçmadan helâl yoldan temin etmesi, kalan birikimlerini infak etmesi gerektiği halde, tüketim toplumunun bir ferdi olarak insan, günümüzde ihtiyaç labirentinde yolunu şaşırmaktadır. Alınır, tüketilir, tekrar alınır, alınır... Ömür biter, alınacaklar ve ihtiyaçlar(!) bitmez. Kimi savunmacı ve uzlaşmacı insanlar öyle derler: “Batılıların sadece tekniği alınmalı, ahlâk ve kültürü alınmamalıdır.”  Düşünülmez ki, teknik ve teknolojik aygıtlar, dünya görüşü ve yaşama biçimiyle birlikte gelir. Zaten bunlar, belirli bir kültürün ürünüdür ve o arkaplandan koparılamaz. Sözgelimi, “buzdolabı”, kültürüyle birlikte gelmiştir. Eskiden, artan yemekler, ertesi güne saklanamayacağından bir komşuya ve özellikle fakirlere verilirdi. İnsanlar, evlerine gıda depola(ya)mazlardı. Buzdolabı, “verme”yi unutturan “egoist” kültürüyle, kullananlara sadece kendini düşündüren yaşama biçimiyle geldi. Çamaşır makinesi alınca ister istemez deterjan, yumuşatıcı, kireç sökücü gibi yan ürünlere de abone olacaksınız. Çamaşır için fakir komşuyu yardıma çağırıp onun da bu bahaneyle geçimine katkıda bulunma gibi düşünceler, makine alır almaz, artık  aklınızın ucundan bile geçmeyecek. Örnekleri çoğaltabiliriz. TV, radyo, kasetçalar, bilgisayar, kendileriyle birlikte hangi kültür, oyun, anlayış ve ahlâkı da kaçınılmaz olarak getiriyor, düşünmek yetecektir. İnsanımız artık aklıyla değil; bin bir çeşit göz alıcı illüzyonlarla tahrik edilen “doymak bilmeyen gözleriyle” düşünüyor, daha doğrusu düşündüğünü zannediyor. Çarşılar, pazarlar, marketler, vitrinler de insanın bu midesi olmayan gözlerine nasıl hitap ediyor? Başkalarına (kendinden maddî yönden öndekilere) bakıyor bu gözüyle düşünen insan ve mukayese ediyor: “Onda var, bende niye yok?” ve daha çok harcamak için daha çok çalışması, çalışması, çalışması gerektiğini görüyor. Sonra bakıyor ki, çalışarak kazanılan para “ihtiyaç” maskesini takmış “gereksiz” veya “olmasa da olur”lara yetmiyor, çalışmadan para kazanmanın yollarını arıyor. Herkes bir başkasını kandıracak yollar aramaya başlıyor. Kumarın binbir çeşidi, sahtekârlığın hiç akla gelmeyecek şekli, insanları en yakınlarına bile itimat edemeyen, yardım edemeyen, borç veremeyen duruma getiriyor. Tüketim hastalığının mikrobu, moda, âdet, “ele güne karşı”, “iyi ama, herkeste var” ambalajlarıyla öyle çabuk bulaşıyor ki, kimini cebinden, kimini yüreğinden yaralıyor, hatta öldürüyor. Kendi değerini, eşyasının ve elbisesinin değeriyle ölçen insanlar, eşyasını ve giysisini teşhir ediyor; sözgelimi oturma odalarına, en dikkat çeken karşı duvara konulan vitrin, belki hayat boyu hiç kullanılmayan ve sadece göze hitap eden mutfak eşyalarının fuarı rolünü üstleniyor. Arabada motor olmasa da önemli değil; kaporta fiyakalı olsun yeter; insan, dış görünüşe, vitrine, makyaja değer vermeden çağdaş olabilir mi, ne dersiniz? Anadolu evlerinin çoğunda yer sofrasında yemek yenildiği halde, odanın biri veya büyükse salonun yarısı, süs ve gösteriş olsun diye yemek odası olarak düzenlenmiştir. Koltuklar da, evdeki hayatı daha rahat kılmak için değil; zorlaştırmak içindir. O halılar ve koltuklara şu kadar para verilmiştir, çoluk çocuk rahatça oturup keyfini çıkaramaz; annenin gözü oradadır, ya kirletirlerse... En fakirimizin evindeki eşyalara verilen parayla, sahâbe belki hayat boyu, hem de huzur ve şükür dolu şekilde yaşardı. Herkeste benzeri şeyler olduğundan, modanın temel felsefesi olan farklı ve özel görünme tutkusunun sanallığını,  eşyaya daha çok sahip olmada başkalarına ulaşılmaz fark atma imkânsızlığının ıstırabını yaşıyor günümüz insanı. Kullan at; al, yine al; yarışın sonu gelmiyor, ihtiyaçlar(!) tükenmiyor; âhirete yatırım yapamadan insan ölüp gidiyor. Sadece moda için dökülen parayla neler yapılmaz? Hangi müslüman hanımın evindeki gardrobda boş yer vardır, buna rağmen alma isteği azalıyor mu dersiniz? Çeyizler, düğün ve evlilik için gerekli gereksiz masraflar... Kimileri için olmazsa olmaz ihtiyaç olan sigaraya yatırılan para, meselâ kitaba yatırılsa, vücudu zehirlemektense kafayı ve gönlü güçlendirse bu para, neler olur dersiniz? Eşya, para kötü bir şeydir demiyoruz. Eşyanın, maddenin, paranın insanı yöneten efendi olmasına, bunların insan için değil; insanın bunlar için yaşıyor, bunlar için çalışıyor olmasına sözümüz. Onlar hâkim, insan mahkûm ve hizmetçi. Oyuncak, insanla oynuyor. Mal, insanı, insanî değerleri yutuyor. Dünyevîleşme çarkı, insanımızı değirmen gibi öğütüyor. Düşünmeyi, okumayı, ibadeti... engelleyen tv. başta olmak üzere medya ve reklâmlar... Taksitleri, ay sonunu düşünen insan, dünyada varoluş gayesini düşünemiyor. Her konu paraya çıkıyor; söz, ufak bir tur attıktan sonra para durağında düğümleniyor; gönül plağı  parada parazit yapıp takılı kalıyor. Lüks hayat, daha rahat yaşam, dipsiz bir kuyu, bir girdap, tatminsizlik cehennemi, bitmeyen, ama insanı bitiren sonsuz yarış. Yiyen ama doymayan insan, kendine/nefsine/hevâsına kul/köle. Para para diye paralanan insan, şükrü unutmuş, sabrı lugatından silmiş, şikâyetin ise binbir çeşidini tekrarlamakta. “Alma tutkusu”, “verme zevki”ni katletmiş. Hırs ve tamahın sonu yok. “İnsanoğlunun iki vâdi dolusu altını olsa, üçüncüsünü ister” kutlu sözü ibret levhası olmaktan çıkmış. Sahâbe birbirleriyle hayırda yarışıyordu; şimdiki insan ise fâni eşyada yarışıyor. Akıl, midelerin hizmetçisi; gönül, vicdan ve fıtratın sesi çıkmıyor; demek ki duyguların esiri olarak hapis hayatı yaşıyor bunlar. Dünkü lezzet veya acı, bugün yok hükmünde. Akıllı, bazı istek ve zevklerini ertelemesini bilen, az önemli ile çok önemliyi ayırt edebilen insandır. İnsan, en çok 60-70 yaşında hükmü infaz edilecek müebbet hapisteki bir idam mahkûmu gibi gününü bekliyor. Ölüm olmasa, belki bazı zevklerin kıymeti olabilir; ama ölüm var, ruh ve ego ise sonsuzluk ve yarınlarda mutluluk istiyor. Bir çelişki doğuyor. Temel çatışma denilen bu durumdan kurtulmak için insan, sonunu, yani ölümü hatırlamak istemeyip unutmaya çalışmak için eğlenceye, içki ve uyuşturucuya, futbol-müzik-tv. seyretmek gibi avutucuya yöneliyor; bu temel çatışmadan ölümü yok sayarak kurtulmaya çalışıyor. İslâm insanı ise, bilir ki, ölüm yokluk değil; daha güzel, daha hayırlı ve ebedî bir âleme açılan kapıdır. Dolayısıyla böyle bir çatışma, gerçek müslüman için sözkonusu değildir. Allah'ın bizim için seçtiği İslâm'ın yaşanmadığı, onun yerine çıkarcı insanların düzeni olan acımasız sömürücü kapitalizmin yaşandığı tüm ülkelerde olduğu gibi, Türkiye'de de servetin % 80'ine % 20'lik nüfus sahip olurken ve istedikleri gibi harcarken, % 80'lik insan nüfusu da % 20 ile yetinmeye çalışıyor. Bu fakirler aleyhine her gün biraz daha açılan makas, israf ekseninde bu açılışını sürdürüyor.  Kapitalistleşen modern insan, tüketim ve israf adlı şeytanları doyurup tatmin etmek ve azdırmak için için dipsiz bir kuyuya dalıyor. Daha çok harcamak için sağlığından, onurundan, evinden, aile hayatının güzelliklerinden, cemaat çalışmalarından, ilimden, evlât ve âilesine faydalı olup onlara karşı görevlerini yerine getirmekten, insanlığından ve müslümanlığından, âhiretinden tâvizler veriyor.  Kredi kartlarıyla alışverişin nasıl bir israfa yol açtığını 2004 yılı ilk ayları itibarıyla 21.000'i geçen kredi kartı kullananların iyi bildiğini zannediyorum. Cebinde kredi kartı denilen tüketim canavarı olanlar, ayağını yorganına göre uzatma ihtiyacı hissetmiyor, yorganları kısacık da olsa, ayağını alabildiğine uzatıyor, sarkıtıyor. Sonradan ayağının niye üşüdüğünü, bütün vücudunun niye hastalandığını merak edip kendisinden başka suçlu aramaya kalkıyor. Kapitalizmin, holdinglerin, hiper ve süper marketlerin, reklâmların, modanın... israfı teşvik etmek için uyguladıkları bin bir çeşit göz boyayıcı illüzyonuna kapılıyor günümüz insanı. Bir-iki kalem mal almak için girdiği süpermarketten arabayı doldurmadan çıkamıyor. Cebinin boşaldığını da fark etmiyor, nasıl olsa kredi kartı var, parası yoksa da taksit imkânı var… Düşünmüyor ki, kendisine bu imkânları sağlayanlar bunları hayır olsun, sevap olsun diye yapıyor değiller ve bu yapılanlar da aslında âdî hırsızlıktan daha çirkin bir dolandırıcılık… Akılla düşününce bunca israfa, gereksiz harcamalara yönelmeyecek insanı, değişik uyutucu ve uyuşturucularla düşünemez hale getiriyorlar; zaten pek çalışmaz hale getirdikleri beyinleriyle değil, gözleriyle düşündürüp aldatıyorlar. İsraf, çoğunlukla psikolojik tatmin için göz aynası aracılığıyla insana câzip getiriliyor; şeytan kötü amelleri, israf ve savurganlığı güzel gösteriyor. Reklâm, pazarlama hileleri, albenili ambalajlar, şuuraltına hitap eden kapitalist cambazlıklar şeytanın illüzyon küresi, sirk aynası oluyor.  Öyle bir sömürü düzeni içinde, öyle bir karanlık ve fırtınalı câhiliyye döneminde yaşıyoruz ki, kapitalizm din olmuş, para da kapitalistleşen halk için tanrı, banka tapınak, çek ve hisse senedi kutsal kitaptır artık. İslâm’dan başka dine teslim olmaması gereken muvahhid Müslümanlar, tevhidi kendi içlerinde, âilelerinde ve toplumlarında ikame etmek için öncelikle kapitalizm dinine savaş açmak zorundadırlar. Bu savaş da, onların safından çıkmakla, tuzağından kurtulmakla, onları beslemekten vazgeçmekle başlamalıdır.   Garibanların alınterini vampir dişleriyle sömürüp hortumlayan sömürü odakları, müslümanların ve müslüman geçinenlerin gereksiz tüketim hastalığı sebebiyle bu zülmü sürdürüyorlar. Namaz kılan müslümanlar bankalardan paralarını çekse, kredi kartı kullanmasa, taksitle alış-verişten kaçınsa, zarûrî ihtiyaç kategorisine girmeyen malları satın almasa, bankacı kapitalist sömürü düzeni kendiliğinden yıkılacaktır. Müslümanlar Amerikan dolarını boykot etseler dolar tepetaklak düşecek, ABD çok kolay tarihin çöplüğünde yerini almanın eşiğine gelecektir. Sömürü düzenleri paranın sırtında egemenliklerini sürdürüyorlar. Halkın israflarıyla beslenen hortumları kesilmiş olsa, zâlim israfçı düzenler de “Hak geldi, bâtıl zâil oldu” hükmü gereği, üflemekle yıkılıverecektir. Siyonizm, ABD ve onların işbirlikçisi düzen ve etkili çevrelerle mücâdele etmede güçleri yetmediğini düşünen samimi müslümanlar, aslında hiç de güçsüz değiller. Günümüzde zâlim ve emperyalistlere karşı en etkili silâh paradır. Kapitalizm ve kapitalistler için para her şeydir. Gariban halk, kendi cebinden onların midelerine giden hortumları kesse, kendisi bu parazitten kurtulup canlanacak, kendi kanıyla beslenen can düşmanı asalak da zâil olacaktır. Bu azgın canavarlar da ancak gereksiz tüm harcamalar kısılarak aç bırakılıp ölüme mahkûm edilebilir.           Kapitalist düzen, israfçıdır, savurgandır. Halktan aldığı ağır ve haksız vergi parasıyla fabrika yerine heykeller yapan, bazı semtlerde yılda birkaç kez kaldırım taşı değiştiren israfçı zihniyet, Meclis’i, askeriyeyi, devlet dairelerini israfhânelere çevirmiştir. Halktan alıp hak etmeyenlere dağıtan, dağıtırken de bal tutan parmağını yalayan yapıdadır yöneticilerin hemen tamamı; çünkü düzen öyle kurulmuştur. Adı üstünde kapitalizm, kapitalin/paranın, yani israfın egemenliği demektir. Holding, kartel, banka ve hortumcularla yardımlaşıp işbirliği yapan ve daha çok onların düzeni olduğunu ispatlayan kurulu düzen, haksız vergilerle, harçlarla, enflasyonla… fakirin cebindeki parayı devlete aktarmakla yetinmez, hırsız sömürücülerin bin bir hile ile halkı dolandırıp kazıklamasına yasal çanaklar tutar. Daha çok ihtiyaç adlı tuzağa konulan israf yemiyle fakir halk gâfil avlanır. Ne zorluklarla biriktirdiği para, devletin ve egemen güçlerin büyük israflarına ayrılır. Tüyü bitmemiş yetimin hakkını zenginlere peşkeş çekmek, banka boşaltanlara ve diğer hortumculara ceza vermek yerine, onların boşalttığı bankaları fakir halka vergiler bindirerek ödetmek devletin temel görevlerinden sayılır bu ülkede. Bütün bu zulümlerin arkasında yatan temel faktörü “israf” olarak değerlendirebiliriz. Faizin, sigortanın tüm toplumu saran anaç israf açısından tahribatı hesap edilemeyecek boyuttadır ve bunun izâlesi, düzen bataklığının kurutulmasından başka şekilde mümkün değildir. Devlet dairelerinde müthiş insan israfı vardır. Devlet dairelerinde vakit israfı da çok ciddi boyuttadır. Hastahaneye işi düşenlerin saatleri kuyrukta geçer. Emekli maaşı kuyruğu gibi, hemen her devlet kurumuna işi düşen tüm kişilerin vakitlerinin israfı, günlük toplam kim bilir kaç milyar saattir?        Vakit israfı, nakit/para israfından çok daha vahim sonuçlar doğurur. Vakit, nakitten kıymetlidir çünkü. Trafikte, kahvede, maçta, televizyon karşısında... insanların zamanları israf edilir. Belediye otobüsü saatinde gelmediği, bilmem kaç dakika geciktiği için duraklardaki o kadar insanın vakitleri israf olur. Toplantılar, dersler, düğünler, programlar hep duyurulan saatten hayli geç başlar. Çünkü vakitlerin israfı nedense bazılarının pek hoşuna gider. Vakit öldürmenin adı, “felekten gün çalmak”tır bu bazılarınca. Dersi kaynatmak, uzunca tatil yapmak, boş vakit geçirmek kazanç sayılmaktadır müsrif insanlarca. Bazı âlimlerin yemek yerken ve uyku uyurken geçen vakitlere bile üzülüp bunu azaltacak formüller bulmaya çalıştıklarını günümüz insanına anlatamayız. Evet, günümüz insanı da namaza, ibâdetlere, ev halkına, hatta kendine ve Rabbine vakit ayıramamaktan şikâyet eder, ama vakitlerini nerelere israf etmez ki… Tembelhane demek olan kahvehanelerin sayısı ve içinde ömür tüketen, kendini tüketen insanların oranı, câmi ve kütüphanelerle karşılaştırma yapılsın, netice ortaya çıkacaktır. Televizyon karşısında katledilen saatler, insandan dünya ve âhirette intikamını almayacak mı sanılıyor? Geyik muhabbetlerinin boynuzları insanın gönlüne darbe vurmuyor mu zannediliyor? Tatili en bol ülke sayılıyor Türkiye. Buna rağmen nefis tembelliği sever, israftan yana doymaz.      Moda adlı bir maske takarak çok sayıda farklı iş alanı, sektör olmuş, yolunacak kaz veya kız arıyor. Genç erkeklerin hayâlarını, müslümanca yürüme hakkını çalmaya çıkan genç kız ve kadınlar da ava giderken avlanıyorlar. Bu moda canavarı, ne israflarla karnını doyuruyor, düşünen pek çıkmıyor. Moda baştan sona israftır, hem haddi (sınırı) ve ölçüyü aşmak anlamında israf, hem de savurganlık anlamında… Tüketim çılgınlığının ne boyutta olduğuna bir örnek olarak makyaj ürünlerini verebiliriz. Makyaj ürünlerine bir yılda tam 18 milyar dolar harcanıyor. Eğitimin yeterli olması için 5 milyar dolara, sağlığa da 12 milyar dolar yatırımın yeteceği ifade edildiğini göze alırsak, makyaj gibi olmasa olabilecek israf ve fitne araçlarına ayrılan bütçenin büyüklüğü anlaşılabilir. Evinin eşyasının alımında en büyük karar mercii olan ve gıda gibi temizlik ürünleri gibi maddeleri de direkt olarak çoğunlukla kendisinin aldığı kadınlar, israf konusunda erkekleri geçiyor diyebiliriz. Tabii az sayıda olgun, haramlardan kaçınan ve tutumlulukta kocasına bile örnek ve yardımcı olan hanımları takdirle anmamız gerekir. Kadınların özel ihtiyaçları, giyim ve süslerine ayrılan para, tüm kadınların çalışarak kazandıkları paranın toplamından daha fazla olsa gerektir… 70 milyonluk ülkede bir çekilişte 36 milyon adet milli piyango bileti satılıyor. Kim demiş "müslüman mahallesinde salyongoz satılmaz!" diye. Millî takım kadar, millî marş gibi “millî” olan piyangoya, diğer “şans oyunları” adı verilen kumar çeşitlerini ilâve edin ve halkın hırs ve hayallerini sömürüp paraya çeviren kumarbaz devlete mi, geçimden başka bir şey düşünemez hale getirilip inanç ve ahlâkî değerlerden soyutlanan kurban garibana mı daha çok kızmak gerektiğine karar verin. Kur’an’a göre “dinî” anlamına gelen “millî” piyangonun halk açısından ne büyük israf olduğunu, bu kumara ne kadar para ayrıldığını düşünmek bile israfın boyutlarının ne büyük olduğunu göstermeye yeter. Mâsum ve mübârek atlar da âlet edilir kumar adlı soygun ve israflara. At yarışlarına her hafta yatırılan umutların, paraların, mutlulukların hesabını kim tutabilir? Toto, loto, sayısal, kazı kazan gibi cadı kazanlarına her ay yenileri ilâve edilmeye çalışılır. Televizyon kanalları da isrâfa "yarışma" ve "para dağıtıyoruz" maskesi takarak, halktan (ç)alıyor değil, ona veriyor görüntüsünü sihirli kutu sâyesinde gözünü boyadığı halka hizmet adıyla katılır. Hep halk kandırılarak israfa gönüllü koşturulur. Kapitalizmin nassları durumundaki sloganlar, hizmet eder bu isrâfa: “Halka hizmettir, hizmette sınır ve sinir yoktur. Hatta halka hizmet hakka hizmettir, aynen vergilendirilmiş her türlü haram paranın kutsal olduğu gibi, soyguncu devlete itaatin ibâdet olduğu” gibi; hutbelerde duymadınız mı yoksa? Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersinde her yıl tekrarlanarak okutulan konuları da mı unuttunuz? İsraf denilince akıllarına sadece para ve mal gelen insan, maddeden daha önemli şeylerin varlığını kabul etmiyor olmalı. Esas israf, daha büyük değerler üzerinde olmaktadır. Sağlıklarını, ilimlerini, akıllarını, gönüllerini, enerjilerini, imkânlarını, fırsatları, Allah’ın açtığı kredi ve avansı, yani hayatı israf edip boşa harcayanlar en büyük israfçı müsriflerdir. Bu dünyada israflarının hesabı sorulmasa bile, bütün insanlar öteki dünyada, sağlığını nerelerde harcadığından, malını nereden kazanıp, (israf için mi, meşrû yolda mı) nereye harcadığından, ilmine uygun davranıp davranmadığından (ilmini israf edip etmediğinden), gençliğinin hakkını verip vermediğinden, ömrünü israf edip etmediğinden mutlaka hesaba çekilecektir.           Sigara içmek (özellikle tiryakilik) kaç yönüyle israftır, haramdır saymak vakit israfına yol açar mı bilmem. Hele geçim darlığından şikâyet edenlerin nafaka mükellefiyetleriyle ilgili zorluklara da sebep olan israf daha büyüktür. Sigara hem içenin sıhhatine, hem de yanında bulunanların sıhhat ve rahatına zarar vererek sağlık gibi bir büyük nimetin israf edilmesidir. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.): “Ne doğrudan ne de karşılık olarak zarar vardır” (Ahmed bin Hanbel, Müsned, 5/327; Muvattâ, Akdiye, 31; İbn Mâce, Ahkâm 17) buyurarak zarar vermeyi men etmiştir. Allah Teâlâ da “Kendinizi elinizle tehlikeye atmayın...” (2/Bakara, 195), “kendinizi öldürmeyin...” (4/Nisâ, 29) buyurmuştur. Malı faydasız yere harcamak da israftır. “Yiyin, için; isrâf etmeyin” (7/A'râf, 31) âyeti ile “Peygamber (s.a.s.) malın boşa harcanmasını yasakladı” (Buhârî, Zekât 18; Husûmât 3, İ’tisâm 3; Müslim, Akdiye 14) hadisi, isrâfı haram kılmaktadır. Nafaka mükellefiyeti: Kocalar, babalar ve muhtaç yakınlarına bakan erkekler, nafaka (onların yiyecek, giyecek, mesken, tedâvi... ihtiyaçlarını temin) ile mükelleftir. Çoluk çocuğunun nafakasından keserek sigaraya para vermek, israfla ilgisi açısından kesin haramdır. Tabii ki, sigaraya benzeyen nargile, her çeşit tütün, bira ve alkollü içkiler, uyuşturucu çeşitleri de aynı hükme tâbîdir. Tiryakilik yapan, kendisine esir eden her çeşit yiyecek-içecek ve oyun cinsinden alışkanlık, çeşitli isrâfa yol açmaları yönüyle müslümanların kaçınması gereken hususlardandır.  Gazetelere yansıdığı şekliyle CIA'in resmî istatistiklerine göre, dünyada sigara içen insan sayısı 1milyar 150 milyon. Sigara içen müslümanların sayısı 400 milyon. En büyük sigara üreticisi Phillip Morris. Bu da kazancının % 12'sini İsrail'e gönderiyor. Müslümanların, çeşitli markalarla piyasaya sunulan Morris'e günlük cirosu: 800 milyon dolar. Müslümanlarların ortalama günlük kâr katkısı 80 milyon dolar. 9.600.000 dolar müslüman parası her gün İsrail'e gitmiş oluyor, evet her gün! Ve Türkiye, yıllık 150 milyon kg. sigara tüketimiyle; Brezilya, Güney Kore ve Hindistan'dan sonra 4. sırada yer alıyor. Dünya Bankasının 1999-2000 yıllarında yaptığı sigara araştırmasının sonuçlarına göre, sigara kullanımı son on yılda dünyada % 4,12 azalırken, Türkiye'de ise % 52,18 oranında arttı. Sigara ve içki tükettikçe tükenen insanımız, bir yandan bedenini, enerjisini, sağlığını tüketirken, diğer yandan da parasını tükettirmekte, hem de en azılı düşmanlarına. Her sigara, İslâm düşmanlarına malzeme, her iskambil bileti, müslümanın karşısına bir silâh olarak çıkmaktadır.
Her kaka kola İsrail için bir kurşun, her MC Donald hamburgeri, bir tank mermisi, her Amerikan ve Yahudi firmalarının sattığı bir ürün, bir Filistin çocuğunun ölümü demek. Parasını israf eden, sağlığını harap eden, imanî hayatını tehlikeye atan ve yavaş yavaş intihar eden içki ve kumar gibi haramlara parasını veren her müslüman, farkında olmasa da, İslâm’a ve müslümanlara savaşa katkıda bulunuyor, tâğut yolunda infakçı ve savaşçı oluyor. "İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise tâğut (bâtıl dâvalar ve şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın kurduğu düzen zayıftır." (4/Nisâ, 76). Ve iki hadis rivâyeti: "Kim bir zâlime yardım ederse, Allah Teâlâ, o zâlimi ona musallat eder." "Kim, bildiği halde zâlime yardım kastı ile onunla beraber yürürse, o kimse İslâm'dan dışarı çıkmış olur."  At yarışı, piyango, loto, şans topu, on numara gibi resmî ve millî kumarlardan halkın cebinden çıkan bu kara, kapkara paranın, 2001 yılında tam 1 katrilyon 37 trilyon lira olduğu açıklandı. 2002 yılının ilk sekiz ayında ise 1 katrilyon 198 trilyon liraya yükselmiş bu rakam. Halk, evine ekmek götürmekte zorlansa da sigaraya ve kumara yatıracak parayı bulabiliyor demek ki. Bu hale gelen vatandaşı kandırıp umut satmak da, ona hizmet etmekle görevli düzene düşüyor elbette. Halkın cebinden çıkan bu paraların yarısından çoğu, devlete gidiyor. Diğer kalanlar da Ahmed’in parası Mehmed’e... Kumar vebalini de kazanan ve kaybeden herkes sırtına yüklenirken; psikolojik, sosyal ve daha önemlisi din yönüyle kaybeden hep halk oluyor. Dolaylı ve dolaysız bunca vergi vermek yetmiyor mazlum halka, bir de bu tür kumarlarla “enâyi vergisi” veriyor, “cehâlet vergisi” ödüyor. Dünyada huzursuzluğu, âhirette cehennemi dişinden tırnağından artırdığı, çocuklarının da hakkı olan para ile satın alıyor. Ne kötü bir alışveriş bu! “İşte onlar, hidâyete karşılık dalâleti satın alanlardır. Ancak, onların bu ticareti kazanmamış ve kendileri de doğru yola girememişlerdir.” (2/Bakara, 16). Bu katrilyon liraların içine vergisi verilmediği için kaçak/yasak kabul edilen kahvehane ve gayri resmî kumarhanelerde oynananlar tabii ki dâhil değil. Alıp satacak bir şeyi kalmayan gariban insanlara umut tâcirliği yapan, onlara umut satarak sukut-ı hayaller içinde başka ciddî meseleleri düşünemeyecek müstaz’af yığınlar düzenin eseridir; doğru, ama bu oyuna gelen halkın hiç mi kabahati yoktur? Hatta bunlara seyirci kalan müslümanların, tebliğcilerin?!        Ülkenin niye kalkınamadığı, maddî yönden Batı ülkelerinin çok gerisinde kaldığını fâiz örneği çok iyi açıklamaktadır. 1993 ilâ 2002 yılı arasındaki son 9 yılda Türkiye Cumhuriyeti, tam 211.4 milyar dolar fâiz ödedi. 9 Yılda fâize ayrılan 211 milyar dolar yatırıma yöneltilebilseydi, kişi başına millî gelir 2003 yılında 2857 dolar yerine, 3922 doları bulacaktı. 2003 yılında ödenecek fâiz tutarı tam 40 milyar doları bulmaktadır. Bir başka deyişle bir saniyede 1078 dolar fâiz parasına gidiyor. Evet, ayda 2 milyar 833,3 milyon dolar, günde 93 milyon 151 bin dolar, sâniyede 1078 Amerikan doları, halkın, fakir-fukaranın cebinden çıkıp fâize ayrılıyor. T.C.'nin 2003 yılında ödeyeceği borç fâiz ödemeleriyle İstanbul boğazına 142 adet köprü yapılabileceği, 87 adet Atatürk Barajı inşâ edilebileceği, 2 milyon 200 bin sosyal konut, ya da 5585 kilometre otoyol yapılabileceğini söyleyelim. Yine, bu parayla tanesi 140 milyon dolardan 261 üniversite kurmak, İzmir limanı gibi 39 liman yaptırmak, değeri 40 milyon dolardan 977 adet çimento fabrikası yapmak mümkün olmaktadır.   Halkın dertlerine derman olması gereken devlet, halkın cebine elini uzatıyor, bulduğunu alıyor, bulamadığını borçlandırıyor ve (ç)aldıklarını fâizcilere sunuyor. 1993 yılında toplam yatırımların dörtte biri (% 24.1) kadar olan iç ve dış borç fâiz ödemeleri, 2001 yılında toplam yatırımların % 96.2’sine ulaştı. Bu rakamın 2002 yılında % 81.1 oranında gerçekleşeceği, 2003 yılında ise % 91.2 oranında olacağı tahmin ediliyor. Toplam kamu fâiz ödemeleri 1993 yılında 67 katrilyon 873 trilyon lira olarak belirlendi. Yapılan araştırmaya göre açlık sınırı, 2003 Ocak ayında 401 milyon liraya yükseldi. Asgarî net ücret ise 2003 Ocak ayında 226 milyon lira olarak belirlendi. Yoksulluk sınırı ise 2003 Ocak ayı itibarıyla 1 milyar 200 milyon liraya ulaştı. Asgarî ücretin 300 milyon TL. civarında olduğu ve ülkenin % 12’sinin işsiz bulunduğu bir ülkede bu istatistikler gerçekten dehşet vericidir. Bütün bu vahim rakamlara rağmen yoksulluk, Türkiye’de hâlâ öncelikli bir sorun olarak ele alınmamakta ve fâizle israfın bu yoksullaşmadaki rolü değerlendirilmemektedir.    Halktan alarak devletin ödediği ve ödemek zorunda olduğu fâize ayrılan bu paralarla neler yapılmaz ki! Bunun yanında devletin; elektrik, su, doğalgaz, telefon, SSK primi ve vergi borçlarına uyguladığı gecikme fâizleri oranlarının enflasyonun çok üzerinde olduğunu hatırlamak da gerekiyor. 1997-2002 yılları arasındaki son 6 yılda enflasyonun % 346 artmasına karşılık, devletin vatandaşa uyguladığı gecikme fâizleri, % 929 arttırılmıştır. Kamu kurumlarından aldığı mal ve hizmet karşılığı devlete 100 milyon lira borcu bulunan bir vatandaşın, bu borcu ödeyememesi sebebiyle 2002 yılında 929 milyon lira ödemek zorunda kalmaktadır. Oysa, enflasyon oranlarına göre, aynı vatandaşın 346 milyon lira ödemesi gerekirdi. Bu şekilde devlet, vatandaştan 583 milyon lira fazladan fâiz almaktadır. Bankalardan kredi alarak fâizle borçlanan çiftçilerin, esnafın durumu tümüyle içler acısıdır. Tüm hayvanlarını ya da evini barkını satarak fâiz borcundan kurtulmaya çalışan nice insan vardır. Sadece kumar değildir evi barkı söndüren, aynı zamanda fâiz de depremden büyük hasarlar ortaya çıkarmaktadır. 2003 yılı ocak ayı hesabıyla Türkiye’de kredi kartı kullanan insan sayısının 16 milyon olduğunu belirtirsek, müslüman geçinen halkın banka ile, fâizle nasıl içli-dışlı olduğu anlaşılır. Kredi kartları temerrüt fâizinin % 500 civarında olduğunu, kartla borçlanan kişinin kısa zaman sonra borcunun 5 katına yükseldiğini, ödemeyi uzattıkça, borcun daha katlanarak yükseldiğini bilmeyenimiz yoktur. Ne acıdır ki, insan emeğini sömürüp kan emici vampir olan bankalar, müslümanların ve müslüman geçinenlerin desteğiyle bu zülmü sürdürüyorlar. Namaz kılan müslümanlar bankalardan paralarını çekse, sadece bankalar değil, bankacı kapitalist sömürü düzeni de kendiliğinden yıkılacaktır. Müslümanlar Amerikan dolarını boykot etseler dolar tepetaklak düşecek, ABD çok kolay tarihin çöplüğünde yerini alacaktır.              Öyle bir karanlık ve fırtınalı câhiliyye dönemi yaşıyoruz ki, fâizden en kaçınanımız bile, Peygamberimiz’in lisânıyla fâizin tozundan kurtulamıyor. "İnsanlar öyle bir devre ulaşacak ki, o zamanda ribâ yemeyen kalmayacak. Öyle ki, (doğrudan) yemeyene buharı (veya tozu) ulaşacak." (Ebu Dâvud, Büyû’ 3, h. no: 3331; Nesâî, Büyû’ 2, h. no: 7, 243; İbn Mâce, Ticârât 58, h. no: 2278). Öyle bir sömürü düzeni içinde yaşıyoruz ki, kapitalizm din olmuş, para da, bir kapitalist için tanrı, banka tapınak, çek ve hisse senedi kutsal bir kitaptır. "Allah'ın on pulunu bekleye dursun on kul; / Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul. / Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa; / Yaşasın, kefenimin kefili kara borsa!"  İsrafın ne olduğunun anlaşılması için lüksün ne olduğunun bilinmesi, lüksün tanımı için de zarûretin doğru tanınması gerekir. Örnek olarak “tatil” kavramını ele alabiliriz. Tatil ihtiyaç mıdır, ihtiyaç ise kim için, ne kadar, nasıl, hangi şartlarla? Tatil ne demektir? Tembellik, boşa vakit geçirmek, zamanı israf etmek, parayı israf etmek, israf edilecek ne varsa onları bulup boşa harcamak demek midir tatil?     Kadınların fazla takıları (beş-on bilezik, beş-on altın, kolyeler, gerdanlıklar vs.), bankalarda yatan paralar, yastık altında duran paralar hep israf kavramıyla izah edilebilir. İslâm fıkhında meselâ para veya kıymetli eşyanın küp’e, sandığa konulup toprağa gömülmesi israf sayıldığı için câiz görülmez, kenz sayılır. Kullanılmayan arsaların, bahçe ve tarlaların boş olarak tutulmasına onay vermez dinimiz. Üç yıl ekilmeyen, faydalı şekilde kullanılmayan, yani israf edilen arsa, tarla veya bahçelerin işleyecek insana verilmesini tavsiye edip hükme bağlar dinimiz.       Henüz tıbbın, psikiyatrinin alanına girmeyen hastalık ve anormallikler giderek salgın hale geliyor. Tüketim virüsü, sahip olmanın câzibesi mânen nice ölümcül hastalıklara yol açıyor. Alışverişkolik insan tipi oluştu artık; para harcamanın dayanılmaz hafifliği ve paranın, o da yoksa kredi kartı ve taksitlerin gıdıklaması, kaşındırması, sahibini almaya zorlaması… “Hastalık” kelimesi bile bu fecî durumu ifade etmekte yetersiz kalmakta. Şeytan amelleri süslüyor. Vermeye unutan insan almanın yalancı zevki içinde paranın ve malın kulu-kölesi oluyor. Evlerinde çöp biriktiren, oluşturduğu çöp evlerde hiç kullanılmayacak eşyalarından ayrılamayan, mutluluğu sahiplendiği çöplerde arayanlar var. Henüz bu kapitalist hastalığın da adı konulmuş değil. Bir de harcadıklarını çöpe atanlar var. Bazı insanlar harcamamak için çöp biriktirir, çöp yapar; bazıları da harcayarak çöp yapar. Esas olarak âhirete yatırım yapması gereken insan, en büyük yatırımını tuvalete, çöpe yapmış oluyor israf sâyesinde. İnsan, onca harcamayı az sonra tuvalette pislik olacak ya da çöp kutusuna atılacak şey için yapmış oluyor. Teknolojik araçların da çoğu, ihtiyaçtan çok sahip olma duygusuna ve alışkanlık gibi, moda gibi şeytanî dürtülere hitap ediyor aslında. Tiryakilik de yapıyor. Gameboy, atari, volkmen, müzik seti gibi araçlar ve bu araçlarla oyun-eğlence, bir zamanların vazgeçilmez tiryakilikleri idi. Moda sürekli değişiyor. Şimdi laptoplar başta olmak üzere bilgisayar ve yan ürünleri, CDler, digital fotoğraf makineleri ve özellikle de cep telefonu moda. İlkokul öğrencilerinin bile ceplerinde cep telefonu. 2004 yılı verilerine göre 68 milyonluk Türkiye’de 24 milyon cep telefonu kullanıcısı olduğu belirlendi. Bu telefon sahiplerinin kaçta kaçı gerçekten ihtiyaç olduğu için bu araca sahip olmuştur? Avrupa ülkelerinde ortalama bir buçuk yıl olan telefon modelini değiştirme müddeti, Türkiye’de ortalama altı ay. Onca para verilerek alınan bu aygıt birkaç ay sonra ölü parasına elden çıkarılıyor, bir üst modelle değiştiriliyor. Yeni modeller Avrupa’dan daha fazla Türkiye ve benzeri ülkelerde fakir kitlelere daha câzip geliyor. Sadece telefon adlı iletişim gerecine verilen para değildir israf olan. Cepte uslu uslu durmamaktadır bu israf âleti. İnsanı arada bir gıdıklamakta, “kullan beni!” diye insanı tahrik etmektedir. Gerekli-gereksiz insan uydu aracılığıyla konuşacak birini arayıp bulacaktır. İnsanların günlük konuşmalarının % 85’i gereksiz, olmazsa olabilecek sözlerden oluşmakta olduğu araştırma sonucu. Bu tespit, telefonla konuşmalar için de en az bu oranda değerlendirilebilir. Hem paralar, hem sözler, hem vakitler israf ediliyor. Otomobil kim için ihtiyaçtır, kim için de hastalık; tespit zor. Lüks arabanın kimse için ihtiyaç olmadığını söyleyelim. Kocaman araba, çoğunlukla sadece bir, bilemediniz iki kişinin ihtiyacını karşılıyor, diğer koltuklar boş duruyor. İşine toplu ulaşım araçlarıyla belki daha rahat gidebilecek insanlar biraz da hastalık icabı ve çeşitli fiziksel hastalıklara kapı açacak şekilde arabayla gitmeyi tercih ediyor, yürümeyen hareketsiz insan sağlığını da israf etmiş oluyor. Her sene kaç değişik marka kaç değişik modelle israfı otomobil adıyla da tahrik ediyor, sayılması bile hayli zor.      İnsanlar artık evde tertemiz pişirilen yemeklerden zevk almıyor, hangi ürünlerden ve nasıl pişirilip hazırlandığı bilinmeden sunulan fastfoodlar moda. Kimbilir kaç hastalığa dâvetiye çıkaran hamburger vb. bu Batı tipi yemek gençlerin kolay terk edemeyeceği bir israfı da getiriyor. Çarşılar bu tür yiyecek mekânlarıyla dolup taşıyor. Ev araç ve gereçlerinin kaçta kaçı olmazsa olmazlardan, kaçta kaçı da israflardan oluşuyor, tespiti çok zor. Çünkü tespiti yapan da eşya tutkunu olduğu için zarûret ile ihtiyacı, ihtiyaç ile lüks ve israfı ayırd etmekte objektif olamıyor.
İnsan israfı, bazen beyin göçü şeklinde kendini gösterir. Yetişmiş eleman israfı, nice zorluklarla yetişmiş kaliteli insanların uygun şekilde değerlendirilmeyip harcanması, yani israfı hem devletin, hem cemaatlerin, hem toplumun ciddi problemidir. Okullarda geçen zamanın, askerlikte geçen zamanın kaçta kaçı verimli ve gerekli, ne kadarı da israftır? Bunu okullardan ve askerlikten geçmiş her insan bilir, ama yetkililer israfsız bir dünya istemedikleri için bilmezlikten gelirler. En az beş milyon erkek işsiz iken, karı-koca çalışanların durumu israfla izah edilemez mi? Kadınların Türkiye’de tezgâhtar ve sekreter olarak çalışmaları, israf açısından araştırılmalıdır. İşyerinde erkeklerle birlikte süslü püslü bir bayanın hem kendisi, hem çevresine ne gibi israflara yol açtığı değerlendirilmelidir. Kazandığının kaçta kaçı kendini güzel göstermeye gitmektedir? Her çeşit kozmetik araçların, moda ve yan ürünlerinin durumu israf açısından tam madalyalıktır.
İlaç israfı da ciddi boyutlardadır. Avrupa’da reçetelere nâdiren ve bir-iki çeşit yazılan ilaçların çoğu, kutu ile değil, tane ile hastaya yetecek kadar verilirken, Türkiye’de eczacıları ve daha çok da çoğu yabancı ilaç üreticilerini semirtecek boyutta reçeteler önlü-arkalı, bazen birkaç sayfa doldurulmaktadır. Herkesin evi, kullanılmayan ilaçların deposu şeklindedir. Kimi insan ilaç bulamazken nice insanın ilaç israfına niçin çözüm bulunmaya çalışılmaz? Çarşılarda, pazarlarda en çok giyim ve yeme-içme ile ilgili çok çeşitli ticarethaneler göstermektedir ki, insanlar elbise ve gıda israfına çok düşkündür. Kâğıt israfı ayrı bir yaradır. Sadece gazetelerdeki kâğıt israfını düşünün. Bir gazete kaç sayfa çıkar, ama lüzumlu yazılar aslında kaç sayfaya sığabilir? Gazetelerin en azından onda dokuzunun ve gazete sayfalarının onda dokuzunun israf kavramıyla izah edilebileceğini söyleyebiliriz. Romanlar ve kitaplar için de benzer değerlendirmeler yapılabilir mi tartışılabilir ama, gereksiz yazışmalar, dilekçe ve bürokratik kâğıt masrafları ciddi bir israftır. Erken kalkılmayıp gece geç yatıldığı için enerji israfını hesaplayacak makineler icat edilebilmiş değil, icat edilse o da israf olmaz mı, o da ayrı bir konu. Evler de bir tembelhanedir, her tembelhane sadece vaktin değil, aynı zamanda paranın, sağlığın ve daha birçok şeyin israf edildiği yerdir.   Çöpe atılan ekmekler, dökülen yemekler, damlayan musluklar, boşa yanan ampuller, önemsiz görülmemelidir. Denizde, okyanusta abdest alırken bile suyu fazla kullanmak israf kabul edilmiştir İslâm fıkhında ve câiz görülmemiştir. Abdest organlarını üç yerine dört veya daha fazla yıkamak da aynı şekilde mekruh görülmüştür. Bir ton ağaç için en az on yedi ağacın katledildiğini hesaba kattığımızda israfın ne tür doğal tahribata yol açtığı değerlendirilebilir. Bir düğünün olmazsa olmazları yanında olmasa da olabilecek ne tür israflara sahne olduğu, bir seçimin kaç milyon insanın asgarî ücretine eşit olduğu hesap edilebilir. Kapitalizm denilen sömürü düzeni, “tüket, kim olursan ol, ne olursa olsun tüket!” anlayışının kaçınılmaz devamını devreye soktu: “Kullan at!” Artık, teknolojik ve elektronik araçlar başta olmak üzere her türlü ev eşyaları ve araç gereçlerin tamiri tarihe karışmak üzere. Bozuldu, hatta bozulmasa da eskidi ve hatta hatta eskimese de modası geçti diye yüksek meblağlar harcanarak alınan eşya, araç-gereç çöpe atılmaya başlanıyor. Evler kullanım dışı lüzumsuz eşya çöplüğüne dönüşüyor. Yeni imal edilen birçok araç ve eşya, “kullan at!” mantığına uygun üretiliyor. Kâğıt mendil ve plastik çay bardağı gibi mâsum ve bütçeyi zorlamadığı zannedilen israf, giderek jiletten fotoğraf makinesine çok çeşitli araç-gereç ve eşyanın da içine dâhil olduğu bu alışkanlık, bir yaşam biçimi haline geliyor.  Devletin, belediyelerin israfları Avrupa ülkelerinin benzer harcamalarının kat kat üstünde olduğu, “ayranı yok içmeye...” vecizesini hatırlatır. Zahmetle kazanılmayan paranın israfı daha kolaydır. Halkın bütçesinden kerhen de olsa alınan vergilerle toplanan paralar, müteahhitlere, bankerlere peşkeş çekilir, sokağa kaldırımlara ve daha abesi heykellere yatırılır. Fâiz belâsının açtığı israf, T.C. hükümetlerinin halkın sırtına yüklediği büyük kamburdur. Dış borçların fâizleri on yıllardır ödene ödene bitmiyor. Dışa bağımlı sanayi, ihrâcâtın birkaç misli ithâlât, madenlerin işlenemeyip çok ucuza ham olarak dış ülkelere satılması ve en az misli fiyatla işlenmiş olarak tekrar ithal edilmesi gibi ihânet derecesindeki ihmal ve problemler israf açısından da değerlendirilmelidir. Küçük bir bilgisayar çipi imalinde bile gelişme gösteremeyip basit elektronik ve teknolojik araçlarda bile yabancı ülkelere bağımlılık israf rakamlarını şişirmektedir. Uçak, helikopter ve her çeşit ağır silâh için ne büyük rakamlar kimlere gitmektedir? Bu kimlerin içinde İsrail gibi İslâm ve Müslüman düşmanlığında sınır tanımaz barbarların olduğu ve bu ülkelerin Türkiye’nin güçlenmesini istemediği istemediği için yapıp sattığı şeylerin de o cinsten olacağı da görülmek istenmemektedir. Ülke, Batının elektronik ve teknik çöplüğü olmaya doğru hızla gitmektedir.    Bütün bunların yanında hiç tükenmeyecekmiş gibi doğayı yağmalamak, orman katliamı yapmak, toprak ve deniz ürünlerini yok edecek şekilde israf etmek elbette cezâsı sadece âhirette görülecek suçlardan değildir. Bu tür israfların cezâsı, sadece o israfı yapanlara değil; aynı zamanda seyirci kalıp karşı çıkmayanlara da ulaşır (8/Enfâl, 25). Tarihin hiçbir döneminde görülmeyecek kadar 20. ve 21. yüzyılda tabiat ve kaynakları israf edilmiştir, edilmektedir. İnsanoğlu, suçlu olduğunu, elleriyle yaptıklarından dolayı cezâyı hak ettiğini vicân mahkemesinin kararıyla anladığından dolayı, yakın gelecekteki azap endişelerinin cezâsını şimdiden çekmeye başladı. Bin bir çeşit isrâfın cezâsı olarak, medyada sık sık yakın gelecekteki kıtlıktan, kuraklıktan, iklim değişikliklerinden bahsediliyor. “İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde (şehirde ve kırda) fesat yayıldı, düzen bozuldu, ki Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler.” (30/Rûm, 41). Toplumsal fesâda ve yeryüzünün düzenini bozacak israfa, çevre felâketlerine yol açacak zararlı davranış ve kötü fiillere, ibret olsun diye dünyadayken verilen karşılıklar için “bir kısmı” denmekte ve asıl cezânın âhirette olduğuna işaret edilmektedir. Kur’an’a teslim olup onun hükmünü tatbik etmeyen insanlar, kendilerini ve nesillerini de mahvedip helâk edilmesine sebep olacak fesattan kurtulamıyorlar. Teknolojik araçların hiçbir sınır tanımadan artması sadece paranın israfına sebep olmuyor, aynı zamanda doğanın tahrip edilmesine sebep teşkil ediyor. Teknoloji yoluyla paranın, doğanın, oksijenin israfı, ozon tabakasının delinmesine, ormanların mahvedilmesine, zararlı zannedilerek sayısız haşeratın topraklardan, arâzilerden yok edilmesine, denizlerin petrol ve benzeri atıklarla kirletilmesine sebep olarak, israfın cezâsı peşinen görülmeye başlanıyor.  Bu israf, fesat ve fitnenin cezâsı, sadece onu yapmaktan çekinmeyen toplumlara, uluslara ve devletlere has değildir. Dünyayı israfa boğup kirleterek fesâda boğanlar, bunun cezâsını mâsum insanlara da çektiriyorlar. Kur’an, bizi uyarmaktadır: “Öyle bir fitneden sakının ki, o, içinizden sadece zulmedenlere erişmekle kalmaz (tüm insanlara sirâyet eder, hepsini perişan eder). Bilin ki, Allah’ın azâbı şiddetlidir.” (8/Enfâl, 25) “...İçimizden birtakım beyinsizlerin işlediği (günah ve fesat) yüzünden hepimizi helâk edecek misin? ...Bizi bağışla ve bize merhamet et. Sen bağışlayanların en iyisisin.” (7/A’râf, 155) Filmlerde çeşitli tehlike sahneleri, artık yerini helâk sahnelerine bırakıyor. Toplumsal helâk senaryoları romanların ve filmlerin temel konusu gibi oldu. Armagedon, Altıncı Element, Yarından Sonra gibi filmler, bir taraftan yaklaşan helâkin sinyallerini verirken, diğer yandan bu yaşayışın çıkmaz sokağını, yolun sonunun nasıl bir helâk olduğunun cezâsını da düşündürüyor, hatta sanal âlemde de olsa, psikolojik olarak kısmen yaşatıyor.
Yeryüzünde halife olması için yaratılan, kendi emrine müsahhar kılınıp boyun eğdirilen doğayı Allah’ın hükmü doğrultusunda imar etmesi gereken insan, intihara doğru sürüklenmektedir. Küresel ısınma, çölleşme, buzullaşma gibi insanın iklim değişikliklerine sebep olabilecek küresel israf, fitne ve fesatlarının sonuçlarını, Allah bilir ama, bu çağın insanı tadacağa benziyor. Batının gidişi, teknolojinin aldığı boyut, uygarlık diye takdim edilen İslâm dışı dünya görüşünün durumu, toplu problem ve azapları paratoner gibi çekiyor. “Başınıza gelen herhangi bir musîbet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. (Bununla beraber) Allah çoğunu affeder.” (42/Şûrâ, 30) Fıtrat israfı kabul etmez; fıtrat, israfçıdan intikam alır. Tembelin vücudu, sağlığı bozulur. Fazla yiyen müsrif, çok yönlü hastalıklara kapı açan ve kendisi de bir hastalık olan obezite başta olmak üzere nice hastalıklara musallat olur. Yeme-içme yönüyle israf, vücutta ur gibi şişen göbek tarafından deşifre edilir. Vücut israfa isyan etmektedir bu yağ deposuyla. Bu ikazdan anlamayanlara birçok hastalık sırayla geçit resmi yapacak, vücut, sahibine israf suçunun cezâsını avans şeklinde çektirmeye başlayacaktır. “Mü’min, bir midesi ile yer; kâfir ise yedi mide ile yer.” (İbn Mâce, hadis no: 3256)  (Bkz. 47/Muhammed, 12). "Mide hastalıklar evidir. Perhiz ve az yemek, her devânın (şifânın) başıdır. Bedenine âdet ettiği şeyleri ver." (İmam Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmû'1 Kur'an, Kahire, 1967 (3. bsm.) c. VII, sh.192) Zayıflamak için yılda kırk milyar dolar harcanıyor. Bu paranın büyük kısmı Amerika ve Avrupa’daki insanların cebinden çıkıyor. Şişmanların sayısı orada çok fazla çünkü. Afrika zayıf, Asya zayıf. Zayıflık ne kelime, açlıktan ölenler var. Bir deri bir kemik halinde yaşamaya çalışanlarla, zayıflamak için yılda kırk milyar dolar harcayanlar aynı dünyanın insanları; ne garip! Diyet sektörünün bu derece büyümesine sebep olanlar, paylaşmayı bilmeyen Avrupa ve Amerika’nın oburları. Sadece zayıflamak için o kadar para harcayan oburlar, şişmanlayana kadar kimbilir kaç milyar dolar harcamakta!? Ölçülü olmayı bilseler, bütün para ceplerinde kalacak halbuki. Hem zayıflamak için, hem şişmanlamak için harcadıkları bütün para tasarruf edilebilecek. Ve sağlıklı yaşayacaklar. Belki o zaman paylaşma fikri de doğacak kendiliğinden. İsraf; toplumsal fesâdı, anarşi ve huzursuzluğu da körükler. “Kimi yer, kimi bakar, kıyâmet ondan kopar.” Açlıktan dert yanan insanlar, karşılarında yemeklerinin yarısını çöpe atanları, bir gece eğlencesinde asgarî ücret miktarı parayı tüketenleri görünce, kendilerini onlarla karşılaştıracak, israfçılara karşı düşman olacaktır. Böylece israf, İslâm yeterince bilinmediği için sosyalizmi, komünizmi de dâvet edecektir. İnsanlar israf edenlere tepkisini servet ve zengin düşmanlığıyla gösterecek, anarşi ve fesat yollarıyla da olsa zenginlere ve haksız kazanç sahiplerine saldırmayı düşünecektir. Unutmayalım, israfçılar, saçıp savuranlar şeytanın kardeşleridir, dostlarıdır. “Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim mi? Allah’a ve Rasûlü’ne iman eder, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur. Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah’tan yardım ve yakın bir fetih. Mü’minleri (bunlarla) müjdele.” (61/Saff, 10-13). İki yol var: Biri dünyevîleşme, dünyayı âhirete tercih; ikincisi ise dünyayı ebedî hayatın kapısı yapmak. Bugün yol ayrımındayız: Ya nefsimizin arzuları, veya Rabbımız. Ya geçici menfaat, veya dâvâ. Ya israf, ya infak. Ya fâni olan, ya bâki olan. Tercih bize kalmış. Tercihini Allah’tan yana yapanlara selâm olsun! “Onları bırak; yesinler, eğlensinler ve boş emel onları oyalayadursun. (Kötü sonucu) yakında bilecekler!”  (15/Hicr, 3) “Fıtratta israf da yoktur, faydasızlık da. Hilkatte israf ve abes yoktur. Ezelî hikmet, kısa ve müstakîm yolu terk etmez. Evrende israfa ve ölçüsüzlüğe yer olmadığı, bakmasını bilen gözler için açık bir gerçektir. Bütün kâinatın temel düsturu iktisattır. İsrafçı kimse, tüm yaratıklara muhâlefetiyle onların mânevî nefret ve buğzunu üzerine çeker.” “Bütün nimetlerin sahibi, insanlığa verdiği sayısız nimetler karşılığında şükür istiyor. İsraf ise şükre zıttır, nimetleri küçümsemektir.” “İsraf, kanaatsizliği neticelendirir. Kanaatsizlik ise, çalışmanın şevkini kırar.” “İsraf, sefâhetin, sefâhet de sefâletin kapısıdır.” “İktisat ve kanaat, İlâhî hikmeti harekete geçirir. Tat alma duyusunu, kapıcı hükmüne geçirerek ona bahşiş verir. İsraf o hikmete zıt hareket ettiği için tokat yer, mideyi karıştırır, gerçek iştahı kaybeder. Yiyeceklerin çeşitliliğinden gelen yapay ve yalancı bir iştah ile yedirir, hazımsızlığa sebebiyet verir, hasta eder.” “On bin liraya bir lokma yiyecek yenilebildiği gibi yüz bin liralık da bir lokma vardır. ağza girmeden ve boğazdan geçtikten sonra ikisi de birdir. Yalnız birkaç saniye ağızdaki lezzette farklılık olur, o kadar. Müfettiş ve kapıcı olan tat alma duyusunu okşamak ve memnun etmek için bir ücretin on misline çıkmak, israfın en sefîhidir.” “Bu zamanda, israflara yol açacak para çok pahalıdır. Karşılığında bazen haysiyet, nâmus, rüşvet alınıyor. Birazcık israfa para ayırmak için bazen dinin mukaddesâtı karşılık olarak veriliyor. Demek ki, israfa ayrılacak maddî bir birim karşılığı bir mal, mânevî olarak on misli zarar ile karşılanmaktadır.”   "Ey Âdemoğlu, şaşıyorum sana! Kendi arzularının yerine gelmesi için israf olarak harcıyorsun da, bir dirhem ile Rabbinin rızâsını kazanmakta cimrilik ediyorsun." (Hasan-ı Basrî r.a.) "İktisâda (tutumluluğa) riâyet eden kimse fakir olmaz." (Hadis-i Şerif Rivâyeti) "Yoksulluk korkusu ile ömrünü servet toplamak peşinde harcamak fakirliğin ta kendisidir." "Kişinin günahları çoğaldığı vakit (günahlarına keffâret olarak) Allah Teâlâ onu geçim sıkıntısı ile imtihan eder." (Hadis-i Şerif Rivâyeti) "Günahlardan öyleleri vardır ki, onları ancak geçim sıkıntısı uğrunda çekilen zahmetler mahveder." (Hadis-i Şerif Rivâyeti) "Ey Âdemoğlu, şaşıyorum sana! Kendi arzularının yerine gelmesi için israf olarak harcıyorsun da, bir dirhem ile Rabbinin rızâsını kazanmakta cimrilik ediyorsun." (Hasan-ı Basrî r.a.) "Hayırda israf, israfta hayır yoktur." "Fakir zengini taklide girişti mi, mahvolur." "Dünyanın en yoksul insanı, paradan başka hiçbir şeyi olmayandır." "Aza sahip olan değil, çoğu isteyen yoksuldur." "İnsanlar, fakir olmaktan korkarak dünyalık için çalıştıkları kadar cehennemden korkup korunmak için âhirete çalışsalardı, mutlaka Cennete girerlerdi." "Yokluk varlıkta, güçlük darlıkta." (Atasözü) "Esas fakirlik, fakir olmaktan korkmak; esas zenginlik ise Allah'a güvenmektir." "Zengin, çok mala sahip olana denmez; zengin kalbi olana denir." (Hadis-i Şerif Rivâyeti) "Zengin, bilgisi çok olan insandır." (Hz. Ali)
"Zengin adam, elindekini yeterli görendir." "Zenginlik, dünya köleliğinden âzâd olmaktır." "Dünyanın en zengini, iktisadı bilen, en yoksulu cimri olan insandır." "Bir ülkede vahiyden, akıl ve sanattan çok maddî servete kıymet verilirse, bilinmelidir ki, orada keseler şişmiş, kafalar boşalmıştır." "Ne kadar zengin olsan, ancak yiyebileceğin kadar yersin. Denize testiyi daldırsan, alabileceği kadar su alır, gerisi kalır." "İki şeyin hazmı çok güçtür. Biri zenginlik, diğeri şöhret." "Çoluk çocuktan, maldan veya benzeri şeylerden her ne ki seni Rabbinden alıkorsa, bil ki o senin için hayırsızdır/uğursuzdur."
"Mevki ve zenginlik, çoğu zaman yüz kızartıcı hareketlere karşı alınan rüşvettir." "Servetin toplandığı yerde, çoğu zaman insanlar ahlâkını yitirir." "Zengin olmak istiyorsan, kazanmayı düşündüğün kadar biriktirmeyi de düşün." "Hayatın en büyük trajedisi, yoksulluk değil; zenginliğe doyamamaktır." "Dünyanın en zengini, tutumu bilen; en yoksulu cimri olan insandır." "Zengin adam, elindekini yeterli görendir." "Zenginliğe açılan kapı küçüktür; oraya girmek için eğilmek gerekir." "İnsan ancak kendini harcayarak zenginleşir." "Hiçbir iyi adam, birden zengin olmamıştır." "İlimsiz, hünersiz zenginler de bir çeşit fakirdir." "Zenginlik, kullanılacak bir silâhtır; tapınılacak bir mâbut değil." "Huzur dolu bir kalple bir parça ekmek, vicdan azâbı ile beraber olan zenginlikten bin kere bin kere bin daha iyidir." "Büyük servetler, çoğu zaman insanı yalnızlaştırır." "Servetin batırdığı insan sayısı, kurtardığından elbette fazladır."  "Zenginlik, soysuzları daha çok soysuzlaştırır." "Mâlik olduğundan fazla bir şey istemeyen insan zengindir." "Nice zengin geceleyenler, ertesi gün fakir olurlar." "Hayırlı para, insanın kendisine, ailesine ve geçimine harcadığı paradır." (Hadis-i Şerif Rivâyeti) "Para her şeyi yapar' diyen adam, para için her şeyi göze alan adamdır." "İnsanlar sahte para yaparlar, ama çok kere para da sahte insanlar meydana getirir." "Para yağmuru altında çok şeyler delinir." "Ak akçe kara gün içindir." (Atasözü) "Sakla samanı gelir zamanı." (Atasözü) "Paralı olmak ve onun bekçiliğini yapmak üzüntü doğurur." "Cebiniz delikse, onu para ile doldurmanın bir yararı yoktur." "Son ağaç yıkılıp, son nehir kirletilip son balık da tutulduktan sonra, paranın yenmediğini anlayacaksınız." (Kızılderili Atasözü; Greenpeace'in sloganı) "İnsanoğlunun hiçbir icadı, para kadar fesat verici değildir." "Para, gübre gibi etrafa yayılmazsa işe yaramaz." "Para, çok kimseye kötü yollar öğretir." "Para vererek ölümden, ağır hastalıklardan, yaklaşan ağrılı yaşlılıktan kurtulanamaz." "Dünyada hem yokluğu, hem çokluğu kötü yalnız bir şey vardır: Para." "Kalmadı artık paranın nazarımda kadri / Kirli ellerde görünce paradan iğrendim." "Parayı yönetmesini bilmeyen bir adamı mahvetmenin en emin yolu, ona biraz para vermektir." "Kapitalizmde fertler, sosyalizmde devlet, İslâm ekonomisinde millet zengin olur." "Müslüman, materyalistlerin putlaştırdığı parayı esir alıp İslâm’a köle etmeden süper güçlere kafa tutamaz." "Birikmiş para ya bizi idare eder, ya bize itaat eder." "Para sevdâsında olmayan kişi, her nerede olursa olsun selâmettedir." "Para olmadan onu harcamaya başlama." "İnsana paraya davrandıkları gibi davrananlar, onu harcamak için kazanırlar." "Para en iyi dost ve en tehlikeli düşmandır." "Para, iyi bir uşak, kötü bir efendidir." "Para, ya bizim başımızın belâsı, ya da bizim hizmetkârımızdır." "Para, insana hizmet eder, ya da hükmeder." "Paranın en büyük değeri, paraya gerçek değerinden daha yüksek bir değer tanıyan bir dünyada yaşamamızdan ileri gelmektedir." "Saçarak paranı nâhak yerde / Olma muhtâc sakın nâ-merde." "Uzun ve ağır bir emekle, alın teriyle kazanılmış parayla; kaldırımda rastgele bulunmuş paranın değeri aynı mıdır?" "En dar zamanlarda bile münâsebetsiz işlere harcanacak devlet parası vardır." "Budala ile parası, uzun zaman bir arada duramaz." "Para, naz, nimet çok devam etmez." "Paranın, insana işletemeyeceği suç yoktur." "Akçenin değerini ancak üstündeki pas belli eder." "Paranın saklanılması kazanılmasından daha zahmetli bir iştir." "Bir insanın dostluk derecesini tâyin etmek ister misiniz? Menfaatine hafifçe dokununuz." "Mal sahibi, mülk sahibi / Hani bunun ilk sahibi? Mal da yalan, mülk de yalan / Var biraz da sen oyalan." "Az malın hesabı daha azdır." (Hadis-i Şerif Rivâyeti) "Mal ve mevkîye aşırı düşkünlük, suların sebzeleri yeşerttiği gibi insanın kalbinde nifak tohumunu yeşertir." "Bir şeye sahip olmanın hakları olduğu kadar, görevleri de vardır." "İnsanların seni sevmesini istersen, malının artan kısmını onlara dağıt. (Hadis rivâyeti) "Malın hayırlısı, kulun şeref ve ırzını koruması için sarfettiği malıdır." "Doğduğumuz zaman dünyaya hiçbir şey getirmediğimiz gibi, ölürken de hiçbir şey götüremeyiz." "Malı ve parayı hor gören çoktur; ama Allah için veren azdır." "Allah'a karşı takvâya yardımcı olan mal ne güzeldir."   "Zühd ü takvâ bir ağaçtır ki, kökü kanaat, meyvesi rahattır." (Atasözü) "Dünyalık sana yöneldiği zaman sen de vermesini bil. Zira vermek, onu tüketmez. Dünyalık senden yüz çevirdiği zaman yine ver. Çünkü o devamlı kalmaz." (Hz. Ali) "Mal kazanılmakla şan kazanılmaz, kişi kerim gerek." (Atasözü) "Malın bekçisi zekâttır." (Atasözü) "Malını yemiş de onmuş var mı?" (Atasözü) "Müjde o kimseye ki, İslâm hidâyetine ulaşmış, geçimi yetecek kadar verilmiş ve buna kanaat etmiştir." (Hadis-i Şerif Rivâyeti) "Her gün bir melek: 'Ey Âdemoğlu, sana yetecek kadar az varlık, seni azdıracak çoktan hayırlıdır' diye seslenir." (Hadis-i Şerif Rivâyeti) "Şüpheli şeylerden sakın, insanların en âbidi olursun. Kanaatkâr ol, insanların en çok şükredeni sayılırsın. Kendin için sevdiğini başkaları için de sev ki, mü'min olursun." (Hadis-i Şerif Rivâyeti) "Kanaatten nasibi olmayanı dünya malı nasıl zengin eder?" "Kanaat, tükenmeyen hazinedir." "Yeryüzünde ıstırapların çoğu, aza kanaat etmemekten doğar." "Kanaatten nasibi olmayanı dünya malı nasıl zengin eder?" "kime yeteri kadar az gelirse, ona hiçbir şey yetmez." "Yetişir kanaat devlet istersen / Tükenmez âlemde nimet istersen." "Kanaattir nefse yular demişler."   "Cömert, Allah'a yakın, insanlara yakın, Cennete yakın ve Cehennemden uzaktır. Cimri, Allah'tan uzak, insanlardan uzak, Cennetten uzak ve Cehenneme yakındır. Allah katında cömert bir câhil, cimri olan bir âlimden daha sevimlidir. En ağır hastalık, cimrilik hastalığıdır." (Hadis-i Şerif Rivâyeti) "Allah cömerttir, cömertliği ve güzel ahlâkı sever." (Hadis-i Şerif Rivâyeti) "Akıllı kimse odur ki; Malını güve düşmeyecek, hırsız çalmayacak yerde saklayandır; yani Allah yolunda harcayan." (Abdullah bin Mes'ud r.a.) "Her sabah iki melek: 'Allahım, cimrinin malını tezden elinden al, cömerdin malını da artır' diye duâ ederler." "Geçim kaynağı için çalışmasına veya ticaretine haram karıştıranlara şunu hatırlatmak gerekir: 'Kendisine isyan ettiğin hallerde bile rızkını kesmeyen Allah Teâlâ, kendisine itaat ettiğinde mi rızkını vermeyip kesecek?" "Cömertlik fazla vermekten ziyade, yerinde ve zamanında vermek demektir." “Kişi bu dünyaya tenezzül etti mi, bala kapılmış sineğe döner.” “Bazıları ‘dünyada mekân, âhirette iman’ der; ama doğrusu şöyle olmalı: ‘Dünyada sağlam iman, Âhirette cennet gibi mekân.”
“Kim dünyaya mâlik olursa yorgun düşer, kim dünyayı severse ona kul olur, dünyanın azı yeter, çoğu da zengin yapmaz.” “Âhirette mü’mini bekleyen nimetler, güzellikler yanında, dünya hayatı ne kadar güzel ve şâşaalı bile olsa, zindan gibi kalmaktadır.” “Ey insan! Dünyaya kalıbınla sahip ol; fakat kalbini ve himmetini ondan ayır.” (Abdullah bin Ömer) “Mü’min, dünyada, doktoru yanında olan bir hastaya benzer. Doktoru, ona faydalı olanı ve olmayanı bilir. Hasta kendisine zararlı bir şeyi isterse ona engel olur. Mü’minin hali de buna benzer. O, birçok şeyi arzu eder; ama imanı, ona zararlı olan şeylere mâni olur. Ölünceye kadar, bu böyle sürer gider.” (Selmân-ı Fârisî) “Müslümanlar arasında nerede ve ne zaman tartışma çıkarsa, bilin ki işin içinde servet, şöhret veya şehvet, yani para, makam veya kadın vardır. Ya bunlardan biri veya birkaçı. Kavganın sebebi bilindiğine göre tedâvisi kolaydır. Bize verilen herşeyin emânet olduğunu ve bunlarla sınava çekildiğimiz şuuru. Müslüman olduğumuzu hiçbir zaman unutmamak ve Allah’ın bize devamlı gördüğü şuurunda yaşamak.” “Çarşıyı pazarı müslümanlaştırmadan, İslâm’ı çevreye hâkim kılmak mümkün değildir.” “Paraya hâkim ol(a)mayan müslümanıın dünyası da, büyük ihtimalle âhireti de cehennem olacaktır.” “Her işini para ile görüp paraya düşman olan müslümanlar; konforlu hayat yaşayıp ‘dünya sevgisi hataların başıdır’ diyenler; sermâye biriktirip bankayla iş görüp kapitalizme düşman olanlar; kapitalistler gibi yaşayıp sosyalizmin gelmesini istemeyenler tezat içindedir.”    “Hapse girmemek için T.C. kanunlarına gösterilen gayret kadar, Cehenneme girmemek için Allah’ın kanunlarına uyulsa, dünyamız da, âhiretimiz de cennete dönüşecektir. Üniversite sınavına hazırlanan bir genç kadar âhirette Cennet kazanmak için dünya imtihanına özen göstersek Cennetin bütün kapıları bize açılır. Dünya huzuru da avans olur.”    “Helâl-haram gözetmeden para kazanan ehl-i dünyadır, laiktir, kapitalisttir. Haramdan kaçan, helâl kazanç sağlayan ise ehl-i diyânettir, mü’mindir, mübârektir. Karun gibi, Firavun gibi, yahûdiler gibi zengin olmak, dini satıp dünyayı da mezara kadar sırtlamaktır. Her yolcu, birşeyler götürür. Âhirete giden de sevaptan, günahtan başka bir şey götüremez.”
“Dünya, mü’minin zindanı, kâfirin ise cennetidir


Son takip: 04.06.2020 - 04:38
Konu ile alakali düsüncelerinizi yaziniz:



· f- Allah Hakkında Kötü Zanda Bulunan Münâfık ve Müşrikler · b- Allah Adı Anılmadan Kesilen Hayvanların Etini Yemek · a- Savaştan Önce · Nakşîbendîliğin, Toplumsal Yaşam Üzerindeki Etkileri · Orucun Yasakları · Vahdet-i vücud · Vedîanın Hükümleri · 2) Allah'tan Başkaları Adına edilen Yeminler · d) Tevekkül Edenin, Tasarruf Ettiği Hususlarda Vekaletin Caiz Olduğu Alanlarda, Başkasını Vekil Tayin Etmek Suretiyle Tevekkül Etmesi · b- İcâbî Ahlâkî Cezalar (Psikolojik Yaptırımları Olan Cezalar) · 6- Birinci Adım İslami Akideye Davet. · Savaş Esirleri Konusunda Kur’an’ın Direktifi · Takıyye; Düşman Kâfirlerden Gelecek Tehlikeden Dolayı Farklı Görünme . · 8- Teknoloji Yoluyla Fesad · Hadis-i Şeriflerde Azim ve Tevekkül · Tevekkül; Anlam ve Mâhiyeti · Rabb Olmanın Üç Özelliği · Nefis ve Ruh · İhlâs; Anlam ve Mâhiyeti · c) Cemâl ve Cemîl
· GİRİŞ · AF-AFV · AĞLAMAK-GÖZYAŞI · AHİD · ÂHİRETE İMAN · ÂİLE VE EŞLERİN GEÇİMİ · AKIL · ALLAH (C.C.) · ANA BABAYA İHSAN · ARZ VE SEM · ATALAR YOLU · ÂYET · ÂYETܒL-KÜRSÎ · AZİM VE TEVEKKÜL · BAKARA VE İCL (SIĞIR VE BUZAĞI) · BÂTIL · BELA-İMTİHAN · BESMELE · BUHL/CİMRİLİK · CÂHİLİYYE · CEHENNEM · CENNET · CİHAD · Dalalet · DİN · DİN GÜNÜ · DUA · DÜNYA · DÜNYA HAYATI · DÜŞMANLIK · ECEL · EHL-İ KİTAP · EMÂNET · EMR-İ Bİ’L-MA’RÛF VE NEHY-İ ANİ’L-MÜNKER · ENDÂD · ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI) · Esmau'l-Husna · ESMAULLAHİ'L-HUSNA · FAİZ · FAKİRLİK-ZENGİNLİK · Felah · FESAD · FETİH · FISK VE FÂSIK · FİTNE · FUHUŞ VE ZİN · GÂLİBİYET (ALLAH’IN YARDIMI VE ZAFER) · GAYB · GAZAP · GÜNAH · GÜZEL SÖZ · HAC · HAK-BÂTIL · HAKK · HAKKA BÂTILI KARIŞTIRMAK VE HAKKI GİZLEMEK · HALİFE-HİLÂFET · HALK (YARATMA) · HAMD · HARAM-HELÂL · HASENE-GÜZELLİK · HASTALIK · HAYIR-ŞER · HELÂK · HESAP · HEV · HİCRET · HİDÂYET · HİKMET · HİLÂFET-İMAMET · HIRSIZLIK · HÜKM-HÂKİMİYET · HÜZÜN-ÜZÜNTÜ · İbadet · İBLİS · İÇKİ VE KUMAR · İFSAD-İSLAH · İFTİR · İHLÂS · İHSAN-MUHSİN · İHTİLAF · İKRÂH · İLİM · İMAM · İMAN-MUMİN · İNCİL · İNFÂK · İNKÂR · İNSAN · İNSANLARA İYİLİĞİ EMREDİP KENDİNİ UNUTMAK · İNZÂR · İRTİDÂD-MÜRTED · İSLAMIN HAREKET METODU · İSLÂM-MÜSLÜMAN · İSRÂF · İSRAİL OĞULLARI · İSTİANE · İSTİÂZE · İSTİĞÂSE . · İSTİĞFAR · İSTİKAMET · İSTİKBÂR-MÜSTEKBİR · İSYAN-İTAAT · İTİKAF · İZZET-ZİLLET · KADIN · KÂFİR · KALB · KALP VE KALBİN MÜHÜRLENMESİ · KAN DÖKMEK · KARZ-I HASEN · KISAS · KITÂL-SAVAŞ · KİTAB-KUR'AN · KİTAPLARA İMAN · KIYÂMET · KÖLE-KÖLELİK · KORKU · KÜFÜR · KÜFÜR ÖNDERLERİ · LÂNET · MAĞFİRET · MAL-MÜLK VE MÂLİK · MÂSİYET · MEKR-TUZAK · MELEK-MELEKLERE İMAN · MESCİD · MESH (“AŞAĞILIK MAYMUNLAR OLUN!”) · MEYDAN  OKUMA  (KUR'AN'IN  İ'CÂZI) · MİLLET · MÎRÂS · MUHKEM VE MÜTEŞÂBİH ÂYETLER · MÜNAFIK-MÜNAFIKLAR · NAMAZ · NASARA-HRİSTİYANLIK · NEBİ-RASUL · NEFS · NESH · NİFAK-MÜNAFIK · NİKÂH VE TALÂK · NİSYÂN-UNUTMA · NÛR · ÖLÜM · ORUÇ · PEYGAMBER-PEYGAMBERLİK · PUT VE PUTA TAPMA · RABB · RİBAT-RABITA-MURÂBATA YAPMAK · RİYA · RIZIK · RUH · RUKÛ · SABİÎLER · SABIR · SÂLİH AMEL · SECDE · ŞEFÂAT · ŞEHİD · ŞERİAT · SEVGİ · ŞEYTAN · ŞİARLAR · SIDK/DOĞRULUK · SİHİR-BÜYÜ · SIRÂT-I MÜSTAKÎM . · ŞİRK · ŞÜKÜR · ŞÛR (İSTİŞÂRE/DANIŞMA) · SU VE YAĞMUR · TAAT · TAĞUT · TAHÂRET-TEMİZLİK · TAHRİF · TAKİYYE · Taklid · Takva · TÖVBE · TEVEKKÜL · TEVESSÜL-VESİLE · TEVHİD · TE’VİL VE TEFSİR · TEVRAT · TİCÂRET · TUĞYÂN · ÜLܒL-EMR · ÜMMET · VAHDET · VASİYET · VELÎ · YEME-İÇME · YEMİN · YÜSR-KOLAYLIK · ZALİM · ZEKÂT · ZİKİR · ZULÜM

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80


Google
 
Web ihya.org
CepAlem Gazeteler E-Kart E-Kitap Saglik Şiirler Sözlük
Kuran Meali Hadis Namaz Vakitleri Ingilizce Samil Fıkıh Fetva Rüya Tabiri
Kamus Hikayeler Forum Dini Terimler Haberler Oyun Resimler Ilahiler
Terimler isimler Sosyal Kavram Hadis Sözlügü imsakiye
Üniversite taban puanları ilmihal Rehber