sel
Rüya Tabirleri
Açılış  Giriş Sayfası Yap
Favori  Sık Kullanılanlara Ekle
MC ÜYE İŞLEMLERİ
Üyeadi:
Parola :
Ansiklopediler
Sponsorlu Bağlantılar
Secme Konular
· Kur'ân-ı Kerim'de İçkinin Haramlığı ve Yasaklanma Aşaması
· İslâm Kelimesinin Anlamları
· Nâs ve İnsan Kelimelerinin Anlam ve Mâhiyeti
· Allah'ın Kulu, Kulun Allah'ı Sevmesinin Belirtileri
· HAYY-KAYYUM
· Kur’an’da Ruh Sağlığı, Psikolojik Denge ve Huzur
· a- Hudûs Delili
· İnsan İle Diğer Canlılar Arasındaki Farklar
· Hikmetin Kur’andaki Dört Anlamı
· Sâlih İnsan Kimdir?.

Burayada Bak
· İslam’a Göre Din Gerçeği
· Mısır'dan Çıkış
· Orucun Şartları
· Athene
· Allah’ın İsmi Olarak Şehid
· Misvak ve Diş Temizliği
· 3- Toplumda Tevhid
· Câhiliyyenin Bir Başka Yönü
· Câhiliyye
· 2- İddetini Doldurmamış Kadınlar
· Tevrat'ın Nüshaları
· İkon
· Kitab-ı Mukaddes
· Sınırlamanın Gâyesi
· Mekân Temizliği

Son Okunanlar
· Yeryüzündeki Savaşların Sebebi
· b- İbâdet ve Tâate Bağlanmayıp, Talak Veya Köle Âzâdına Bağlanan Yeminler
· İsyan Nedir?.
· g- İnsanların En Hayırlıları Olmak.
· b) Gayri mütekavvim mal
· c- Münâfıklara
· Âd Kavmi ve Kumların Atlantis’i Ubar Kenti
· Tûfân Olayı'nın İbret Verici Olması
· Bu İsmi Bilmenin Faydaları
· Yiyeceklerin Temizinden ve Helâlından Faydalanmak



Kavramlar Ansiklopedisi     A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T V Y Z 0 1 2 3 4 5 6 7 8 9

Yeryüzündeki Savaşların Sebebi

Yeryüzündeki Savaşların Sebebi
Yeryüzündeki Savaşların Sebebi:   Âdem (a.s.)’in yeryüzüne inmesinden ve çocuklarının gitgide çoğalmaya başlamasından bu yana, insanlar arasındaki savaş kesintisiz sürüp gelmiştir. Öyle görünüyor ki, savaş, hayatın kaçınılmaz bir kanunudur. Kabul edilmesi ve ister istemez boyun eğilmesi gereken bir yasa... Kur’an bu değişmez gerçeği, çok önce ilân etmiş ve şeytanla Âdem (a.s.)’in yeryüzüne inişlerini şöyle anlatmıştır: “Bir kısmınız diğerine düşman olarak inin, sizin için yeryüzünde barınak ve belli bir zamana kadar yaşamak vardır.” (2/Bakara, 36). İblis yeryüzünü iğfâl ve ifsâd etme silâhıyla silâhlanmış ve bunu kullanacağını, insanı tahrik edici bir tavırla şöyle demişti: “Onlara (günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini, mutlaka azdıracağım. Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların müstesnâ.” (15/Hıcr, 39-40). İşte iyi ile kötü arasında devam edegelen savaşın nedeni... Yeryüzüne inen insan, bu kandırma sonucu, kan dökme isteğini içinde duymuş oldu. Artık bu, onda bir içgüdüydü. Bu durumun ortaya çıkacağını tahmin eden melekler, Allah’ın dünya egemenliğini (yeryüzünde halifeliğini) insanoğluna vermeye karar verdiği zaman, boyunlarını bükerek şöyle demişlerdi: “Biz Seni hamdinle tesbih ve Seni takdis edip dururken orada fesat çıkaracak, bozgunculuk edecek, kan dökecek kimse mi yaratacaksın?’ Demişlerdi. Allah (da): ‘Sizin bilemeyeceğinizi Ben bilirim’ demişti.” (2/Bakara, 30). Allah, sonsuz hikmeti ve ilmiyle bilmekteydi ki, egemenlik, iktidar hırsına kapılanların eline geçtiğinde, bu, ister istemez kan dökülmesine yol açacaktı. Ayrıca bu hırs dizginlenmezse, insanları gerek din gerekse diğer idealler adına savaşa ve öldürmeye sürükleyebilirdi. Elbette bütün bunlar Allah tarafından bilinmekteydi. İyi ile kötü arasındaki savaş, hiç şüphesiz kişiler, gruplar ve hatta milletler arasındaki savaşları ve mücâdeleleri zorunlu bir duruma sokmuştur. Bu hal, insanoğlunun tabiatında bizzat mevcuttur ve koparılıp atılması imkânsızdır. Her ne zaman, kötü saldırıya geçerse; iyi ona karşı koyacak; zulüm hâkim olmaya doğru giderse, adâlet onu ezip hükümranlığı elde etmeye çalışacaktır. İnsanoğlunun karakteri ve ruh yapısı bu şekildedir. Zaten Allah kullarına değişmez bir hürriyet vermiş ve kâinatta kurallar koymuştur: “Allah’ın sünnetinde (evrendeki  yasalarında) asla değişiklik bulamazsın.”(48/Fetih, 23) “Eğer Allah insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile önleyip savmasaydı yeryüzü muhakkak fesâda uğrardı. Fakat Allah, âlemlere/bütün insanlığa lütuf ve keremi ile muâmele etmiştir.” (2/Bakara, 251) Kötülüğün diktatoryasına karşı savaşabilmek için, erdemin gerekli araçları elinde bulundurması zorunludur. Eli kolu bağlı bir erdem neye yarar?! Evet, işte bunu göz önüne alan Hak din, erdemi, imanı ve İlâhî mesajı savunabilmek ve koruyabilmek için, savaşa, meşrû savunma aracı olarak izin vermiştir. “Kendileriyle savaşılanlara (mü’minlere) zulme uğramış olmaları sebebiyle, (savaş konusunda) izin verildi. Şüphe yok ki Allah, onlara yardıma mutlak sûrette kadirdir. Onlar, başka değil; sırf ‘Rabbimiz Allah’tır’ dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah, bir kısım insanları diğer bir kısmı ile defetmeseydi, mutlak sûrette, içlerinde Allah’ın ismi bol bol anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler yıkılır giderdi. Allah, kendisine (kendi dinine) yardım edenlere muhakkak sûrette yardım eder. Hiç şüphesiz Allah, güçlüdür, gâliptir.” (22/Hacc 39-40) Allah tarafından gönderilen hak din, dâvâlarını savunmak ve korumak ihtiyacında iseler -ki buna kimse itiraz edemez- Hak habercisi peygamberlerin de, insanların doğrulukla yargılanabilmeleri ve âdil hükümler çerçevesi içinde yollarına devam edebilmeleri için, bazen savaş yapmaları kaçınılmaz olur. Çünkü peygamberler, erdem idealini alçaklığa karşı başarılı kılmak için gönderilmişlerdir. Peygamberlerin giriştikleri bütün savaşlarda, iyiliği üstün kılmak ve kötülüğü yere sermek için insanların nasıl hareket etmeleri gerektiğini aydınlatan örnekler vardır. Peygamberler, her şeyde olduğu gibi, savaşlarda da insanlığa örnek olmuş ve savaşın hangi amaçla ve ne şekilde yapılması gerektiğini öğretmişlerdir. Barış zamanlarında gerçeğe ulaşmak daha kolaydır. Çünkü ruhlar sâkin, akıl hâkim, hırs ve istekler az-çok dizginlenmiştir. Fakat savaş esnâsında insanın hak üzere kalması ve hak duygusuyla yoluna devam etmesi oldukça güçtür. Savaşın sebepleri her ne kadar meşrû olsa da, erdemin sınırlarını aşmamak gerekir. Böyle anlarda bile erdemden uzaklaşmamak, düşmandan gelebilecek kötülüklere aynı şekilde karşılık verdiren şeylerden uzak durmak gerekir. Doğrusu, kan dökmenin, servetleri yağma etmenin meşrû görüldüğü ve insan öldürme sanatı olan savaş esnâsında erdemin gerçek ölçülerine uymak oldukça zordur. İnsanlar, savaş ile aynı zamanda erdeme saygı göstermenin imkânsız olduğunu ve bunların iki zıt ucu oluşturduklarını zanneder. “Bu, ya savaştır, ya erdem; ikisi birden yürümez” derler. Savaş alanlarında, savaş ile erdemin kol kola yürüyebilmesi için, işin başında bir “rehber”in bulunması zorunlu oluyordu. Ayrıca, bu rehberin, direktiflerini hata yapmaz bir zâttan (Allah’tan) alması gerekiyordu; Dünyaya âit hırslar, din dışı isteklerle de dolu bulunan kendi hevâsından değil. Çünkü bu bencil duygular ağır bastığı zaman, adâlet yerini derhal zulme ve baskıya bırakacak, işin sonunda erdemden hiçbir eser kalmayacaktır. İlâhî kaynaklardan yoksun kalan insanoğlu, her kumandanın şu sloganı prensip edinmesi gerektiğini sanır: “Başkasını ezmeyen, ezilecektir!” Peygamberlerin bizzat savaşa katılmış olmaları, ölüm ve mücâdelenin hüküm sürdüğü savaş alanlarında bile, erdem ve adâletin görevlerine devam etmelerinin mümkün olduğunu ispat etmiştir. Zaten savaş prensiplerinin Allah tarafından vahyedilmiş kitaplarda ayrıntılarıyla anlatılmış olması da insanlığa bu yolu öğretmek içindir. Savaş, merhamet ve şefkat kavramlarına zıt düşebilir. Fakat hangi hal ve şartlar altında çıkmış bulunursa bulunsun, bir savaşta, erdem ve adâlete sırt dönmek, ne peygamberliğin şânına ve de İlâhî mesajın rûhuna uygundur. Dünya tarihinde görebileceğimiz en güzel ve en insanî savaş örnekleri, Peygamberimiz ile onun yetiştirdiği halifelerin yapmış olduklarıdır. Bu savaşlarda erdem, adâlet ve insanî değerlere saygı, savaş meydanlarında bile hep kol kola yürümüş ve âdetâ birbirleriyle kaynaşmışlardır. Silâhların konuştuğu, kılıçların tokuştuğu, ölüm saatinin tik taklarının duyulduğu o amansız çarpışmalarda bile, ne adâlete leke sürülmüş, ne erdem bir kenara itilmiş ve ne de insana insan olduğu için duyulması gereken saygı ayaklar altına alınmıştır. “Size karşı savaş açanlara, Allah yolunda olarak savaşın. Sakın aşırı gitmeyin, çünkü Allah aşırıları (haddi aşanları) sevmez.” (2/Bakara, 190). Kur’ân-ı Kerim’den ve Peygamber’in sünnetinden çıkarılan savaşla ilgili hükümler yakından izlenir ve incelenirse, savaşa götüren sebebin ve savaş amacının hiçbir şekilde istemeyenlere İslâmiyeti zorla kabul ettirmek isteği olmadığı ve savaşın zorunlu bir sosyal sistem olarak ortaya çıkmadığı görülür. Hz. Peygamber’in, daha çok, saldırıyı önlemek için savaşa girdiği açıkça ortaya çıkar. İslâm’da savaş, asla dini zorla kabul ettirmek için yapılmaz. Bu konuda Allah’ın hükmü açıktır: “Dinde zorlama yoktur. Hakikat, iman ile küfür apaçık meydana çıkmıştır.” (2/Bakara, 256). Kur’an, dinî itaatsizliği yasaklar. İnanca sataşmak, bir şahsa sataşmaktan daha kötüdür. “Fitne, katilden beterdir.” (2/Bakara, 191). Savaş, saldırıyı püskürtmek için yapılır. “Kim size saldırırsa siz de ona mukabele bilmisil olacak kadar saldırın (ileri gitmeyin). Allah’tan korkun. Bilin ki Allah muttakîlerle/takvâ sahipleriyle beraberdir.” (2/Bakara, 194). Kur’an, mü’minlere saldırmayanları “kendileriyle iyi geçinilmesi gereken kimseler” olarak görür. Ama müslümanlara saldırdıkları anda düşman saflarında yer alırlar: “Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve âdil davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah, adâletli olanları sever. Allah, yalnız sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa, işte zâlimler onlardır.” (60/Mümtehıne, 8-9) Saldırıyı önlemek söz konusu olduğu zaman, savaşın meşrû görülmüş olmasına rağmen, Kur’an, saldırının ilk işareti görülür görülmez, hemen savaşa girilmesine izin vermez. Hatta saldırı bilfiil başladıktan sonra bile, savaşa meydan vermeden, mümkünse onu durdurmaya çalışmayı tavsiye eder: “Eğer herhangi bir cezâ ile mukabele edecek olursanız ancak size revâ görülen cezânın misillemesiyle yapın. Sabrederseniz, andolsun ki bu, tahammül edenler için elbet daha hayırlıdır.” (16/Nahl, 126). İşte oldukça açık yargılar taşıyan bu âyetler ispat etmektedir ki, Peygamber (s.a.s.) ve ondan sonra gelen erdem sahibi yüce sahâbeler tarafından açılan savaşların sebebi, bir dâvâyı, bir düzeni veya bir dini, başkalarına zorla kabul ettirmek değil; aksine, bir saldırının önünü almaktı. Bir de, karşımıza, önemi hiçbir zaman küçümsenemeyecek bir mesele çıkmaktadır: İmanı ve kişisel hürriyeti savunan ulu bir dâvânın adamı için, insanların bu dâvânın varlığından haberdar olmaları çok önemlidir. Evet! Her insan, çeşitli doktrinler arasında kendisine en uygun geleni, aklına en çok yatanı, delilleri en kuvvetli olanı seçmekte tam bir hürriyete sahip olmalıdır. Eğer bir kral veya despot yönetici, halkına baskı yapar, hakkın/gerçeğin onlara ulaşmasına engel olursa, ulu bir dâvâyı ortaya atan kimse -şâyet yeterli bir kuvveti varsa- inansınlar veya inanmasınlar bu yeni mesajı benimseme ve kabul imkânına sahip olabilmeleri için, mesaj ile baskı altında tutulan insanlar arasında dikilen engelleri kaldırmak yetkisini taşır. Peygamberimiz, dost ve düşmanların, ileride “insanlara dinini empoze etmek veya onları bu dinde birleşmeye zorlamak için savaştı” gibi suçlamalarda bulunmasına fırsat vermemek için, başlangıçta şiddete başvurmak istememişti. Meseleyi çözümlemek için iki yol izlemişti: 1- O devirde yaşayan kral ve yöneticilere mesajlar göndermiş ve onları İslâm’a çağırmıştı. Bu dâvete olumlu cevap vermezlerse kendi suçlarıyla birlikte emirleri altında bulunan insanların suçlarını da yüklenmiş olacaklarını ve ileride bundan dolayı sorumlu tutulacaklarını hatırlatıyordu. İşte bütün bunları aydınlatmak üzere Bizans İmparatoru Herakliyus’a şöyle mektup göndermişti: “Müslüman ol, selâmet bulursun. Eğer yüz çevirirsen yönetimin altında bulunan halkın sorumluluğu sana âittir. Ey Kitap ehli! Hepiniz bizimle sizin aranızda eşit bir sözde birleşin; (şöyle) diyerek: Allah’tan başkasına tapmayalım. O’na hiçbir şeyi şirk/eş tutmayalım, Allah’ı bırakıp da birbirimizi rab edinmeyelim.” 2- Resmî dâvetten sonra, Peygamberimiz (s.a.s.), bu toplumların yeni mesajdan haberdar olmaları ve isteyenlerin doğru yolu seçip hakkın ışığı altında yürüyebilmeleri için İslâmî prensipleri açık bir şekilde onlara anlatıyor ve iletiyordu. Gerçekten de, bu prensipler, İslâm’ın getirdiği bu mesaj, o sıralarda Bizans’ın egemenliği altında yaşayan Suriye’de, pek çok insan tarafından kabul edilmiş ve benimsenmişti. Öteki milletler gibi Mısırlılar da bu gerçekleri öğrenmiş bulunuyordu. Çünkü yeni ve kurtarıcı gerçekler, onu bilmek isteyenlere sunulmuştu. Ve Araplara komşu milletler hep bundan söz etmeye başlamışlardı. Peygamberimiz, ancak iki olaydan sonra İran ve Bizans’a karşı savaş açmak zorunda kaldı: a) Bizanslılar, Suriye’de, İslâm’ı seçmiş olan yeni mü’minlere eziyet etmeye ve onları dinlerinden döndürmek için zorlamaya başlamışlardı. İmana karşı yapılan bu saldırıyı ve dini topluca redde yönelen bu baskıyı gördükten sonra Rasûlullah, kayıtsız ve ilgisiz kalamazdı. Mâdem ki O, İslâm’ı zorla empoze etmeye çalışmıyordu; O halde gerçekleri görerek, anlayarak, kendisine bağlanmış olan kimselerin zor ve şiddete başvurularak inançlarından döndürülmelerine rızâ gösteremezdi. Kışkırtıcılığa, meydan okumaya karşıydı. Bu sebeple Bizans’ın tutumunu, dinine ve kendisine karşı apaçık bir saldırı olarak gördü. Çünkü İslâm’ın kurtuluş haberinden sorumlu olan O idi ve bunun için de isyanı bastırmak, şer kuvvetlerini dize getirmek zorundaydı. b) İran şâhı Kisrâ, Peygamber (s.a.s.)’in mesajını getiren elçiyi öldürtmüş; bununla da yetinmeyerek bizzat Peygamberimizi öldürtmek için hazırlıklara girişmişti. İranlı savaşçılar arasından Hz. Muhammed (s.a.s.)’in başını getirmekle görevli kimseler seçmişti. Ama Kisrâ ve onun karakterindekiler, Allah’ın koruyuculuğu altında bulunan Büyük İnsana darbe indirebilirler miydi? Neticede Hz. Peygamber, çok kısa bir zamanda komployu öğrendi. Bu âdî zorbanın böyle bir cinâyet işlemesini bekleyecek değildi elbet. Rasûlullah, Kisrâ’yı ve ordusunu, hayatına dokunmadan önce, saf dışı etmek zorundaydı. İşte sözünü ettiğimiz bu iki olaydan ötürü, yani Bizans ve İran ordularının İslâm’a yönelik komplo ve bozgunculuğunu önlemek amacıyla, Rasûlullah, Bizans ve İran İmparatorluklarına karşı meşrû savaş ilân etmişti. Ayrıca müşriklere/puta tapanlara karşı da aynı sebeplerden ve aynı zorunluluklardan ötürü savaş açmıştır. Kur’an’da şöyle buyurulmaktadır:  “Fitne tamâmen yok oluncaya ve din de Allah için tatbik edilinceye kadar onlarla savaşın. Fitne çıkarmaktan vazgeçerlerse zâlimler (ve aşırılar hâriç hiç kimseye) düşmanlık ve saldırı yoktur.” (2/Bakara, 193). İbn Teymiye, Peygamberimizin Bizanslılarla yaptığı savaşları ve bunların nedenlerini şu şekilde açıklamaktadır: “Hz. Muhammed (s.a.s.), Herakliyus’a, Kisrâ’ya, Mukavkıs’a, Necâşî’ye, Suriye ve Doğu krallarına ayrı ayrı elçiler gönderdikten sonra savaş açmak zorunda kalmıştır. Elçilerin getirdiği gerçekleri görerek hıristiyanlardan ve diğer dinlerden bazı insanlar İslâm’a katıldılar. Bu durumdan endişelenen hıristiyanlar, Suriye’de müslümanları öldürmeye başladılar. Aralarında İslâm’a gönül verenleri kılıçtan geçirmeye başlamakla müslümanlara karşı ilk defa savaş ilân edenler hıristiyanlar olmuştu. O zaman, Peygamberimiz, hıristiyanların müslümanlara açıkça baskı yaparak işi zulme kadar vardırdıklarını görmüştü. Bu haksız davranışları durdurmak için, Bizans’a karşı büyük bir ordu hazırladı. Kumandanlığa Zeyd İbn Hârise’yi getirmişti. Zeyd şehid olursa kumandayı Câfer alacak, ona da bir şey olursa görevi İbn Ravâha yürütecekti. Bu, müslümanlarla hıristiyanlar arasında açıkan ilk savaştı. Suriye’de, Mûte denilen yerde oldu. Büyük bir hıristiyan ordusu Peygamberimizin sahâbelerine karşı çıkmış ve kumandanlar dahil, birçok müslüman şehid olmuştu. İslâm ordusunun kumandanları birbiri ardınca şehid düşünce ordunun yönetimini Hâlid bin Velid üzerine almıştı.”                           Bütün bunlardan anlaşılacağı üzere Peygamber (s.a.s.)’in savaşları, saldırıları geri püskürtmekten ileri gitmiyordu. Hz. Peygamber zamanında bu saldırılar iki şekilde olmaktaydı: 1- Düşmanlar, saldırılarını doğrudan doğruya Peygamber’e yöneltiyordu. O da bunları geri püskürtüyordu. 2- Müslümanları inançlarından döndürmeye zorluyorlardı. Bu durum karşısında, Peygamberimiz, düşünce ve inanç hürriyetine dokunulmasına her ne pahasına olursa olsun engel olmaya çalışıyordu. Her iki şekilde de Rasûlullah’ın İslâm’ı empoze edip dayatmadığını, bunun için kimseyi zorlamadığını, tam aksine, yeni mesajın prensiplerinden en önemlisini, yani “inanç hüriyyeti” prensibini korumaya çalıştığını görmekteyiz. İnanç hürriyeti ilkesini Kur’an şöyle belirtir: “Dinde zorlama yoktur. Hakikat, iman ile küfür, apaçık meydana çıkmıştır.” (2/Bakara, 256). Gerçekten de, Peygamberimizin girdiği savaşların tümü, düşünce hürriyetini kurtarmak ve mü’minleri inançlarından döndürmeye çalışan kimselere karşı savunmak içindi. Peygamberimizin dünya hayatına vedâ ettiği zaman, komşu devlet ve halkların birçoğu, müslümanları imanlarından döndürmek için harekete geçmişlerdi. İlk ayaklananlar Bizanslılar oldu. Bunlara sert bir cevap vermek için seferber olmak gerekiyordu. Nitekim Rasûlullah da, sağlığında kendisini öldürmeye yeltenen Kisrâ’ya karşı bir ordu hazırlamamış mıydı? Hz. Ömer ve Hz. Ebû Bekir (r.a.) gibi büyük insanların da içinde bulunduğu İslâm kahramanlarını Hz. Üsâme İbn Zeyd kumandasında İran’a göndermemiş miydi? Hz. Ebû Bekir ve ardından Hz. Ömer devlet başkanı oldukları zaman, önce zayıf bir imana sahip olmaları nedeniyle dinden dönen halkları yola getirdiler. Sonra da Kisrâ ve Herakliyus’a karşı ordu gönderdiler. Artık Arap memleketlerinde söz, Allah’ın, O’nun Peygamberinin ve mü’minlerin olmalıydı. Dört halife devri boyunca verilen bütün savaşlar işte bu ilkelere bağlı olarak yürütülmüştü. İranlılara ve onların doğudaki imparatorluklarına, Herakliyus’a ve Suriye’ye karşı yönelen savaşlar, artan bir şiddetle, uzayıp gitmiştir. Aralıksız devam eden ve daima zaferle biten bu savaşlar, müslümanlara tam bir güven ve huzur getirmiştir. Bu güven ve huzurdan yararlananlar yalnız müslümanlar değildi. Onların yanında, meselâ, Romalıların zorla katolik yapmak için eziyet edip durdukları Ya’kubîler de büyük bir rahata kavuşmuştu. Memleketlerine ordu ordu gelen müslümanları, Ya’kubîler, sonsuz bir sevinçle, kurtuluş çığlıklarıyla karşılamış ve bağırlarına basmışlardı. Müslümanlar, mâsum halka dokunmaksızın sadece Romalılara karşı savaşıyor ve her defasında da onları yenik düşürüyorlardı. Müslümanlarla Mısırlılar arasında çıkan savaş ise kısa süren birkaç çarpışmayla kalmış ve İslâm adâleti gönülleri fethettiğinden zaferle sonuçlanmıştı. Çünkü İslâm, dâima hürriyetleri ve özellikle inanç ve fikir hürriyetini savunuyordu. İslâm hukukçularının büyük bir çoğunluğu, savaş sebebinin “saldırıyı püskürtmek” olduğu fikrinde birleşmişlerdir. Bu çoğunluk, Kur’an’ın bazı âyetlerinde açıkça belirtildiği üzere “savaş”ın “saldırı”ya bir cevap olduğu konusunda görüş birliğine vardılar. “Müslüman değildir” diye hiç kimse öldürülemez. İnançsızlığı, kâfirliği yüzünden kimsenin hayatına kıyılamaz. Bir insan, yalnız ve yalnız İslâm’a ve müslümanlara saldırıda bulunması sebebiyle öldürülebilir. Bu prensip kesindir. Bazı Şâfiî hukukçular, “savaş sebebi”nin “inançsızlık” olduğunu iddia etmişlerdir. Fakat elimizde bu fikri çürütecek çok kesin ve oldukça açık deliller bulunmaktadır. Meselâ Kur’an’ın çok kesin yargılar taşıyan şu âyetlerine bir göz atalım: “Size karşı savaş açanlara, Allah yolunda olarak savaşın. Sakın aşırı gitmeyin, çünkü Allah aşırıları (haddi aşanları) sevmez. Onları (size karşı savaşanları) yakaladığınız yerde öldürün. Sizi çıkardıkları yerden (Mekke’den) siz de onları çıkarın. Fitne çıkarmak adam öldürmekten daha kötüdür. Onlar sizinle savaşmadıkça, Mescid-i Haram’da siz de onlarla savaşmayın. Eğer onlar (orada)size karşı savaş açarlarsa, derhal onları öldürün. Böyledir kâfirlerin cezâsı. Eğer onlar (savaştan) vazgeçerlerse (şunu iyi bilin ki) Allah ğafûr ve rahîmdir. Fitne tamâmen yok oluncaya ve din de Allah için tatbik edilinceye kadar onlarla savaşın. Fitne çıkarmaktan vazgeçerlerse zâlimler (ve aşırılar hâriç hiç kimseye) düşmanlık ve saldırı yoktur.” (2/Bakara, 190-193). Bu âyetler “İslâm’ın savaş tüzüğü” olarak kabul edilmektedir. İbn Teymiye, bunlardan, savaşın ancak ve ancak “saldırıyı püskürtmek” için yapılabileceği sonucunu çıkarmış ve bu yargıyı aşağıdaki mantıkî zincire bağlamıştır: 1- Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır: “Size karşı savaş açanlara, Allah yolunda olarak savaşın.” Şu halde, müslümanlara savaş izninin verilişi, “düşmanların saldırısı” şartına dayanmaktadır. 2- Bunun ardından, Rabbimiz “Sakın aşırı gitmeyin, çünkü Allah aşırıları (haddi aşanları) sevmez” demektedir. Âyete göre, savaşamayan kimselere ve savaş meydanında hiçbir fonksiyonu bulunmayan ve asla savaşa katılmayan insanlara saldırmak yasaktır. Çünkü böyle bir davranış, açık bir saldırı olacağından haram kılınmıştır. 3- Savaşın gerçek amacı; zulmü, haksızlığı, adâletsizliği, fitneyi ortadan kaldırmaktır. Çünkü âyette şöyle denilmektedir: Fitne tamâmen yok oluncaya ve din de Allah için tatbik edilinceye kadar onlarla savaşın. Fitne çıkarmaktan vazgeçerlerse zâlimler (ve aşırılar hâriç hiç kimseye) düşmanlık ve saldırı yoktur.” İşte, savaşın hem sebebine, hem de amacına işaret eden âyet. Sebebi, azgınlık ve sapıklığı (fitneyi) ortadan kaldırmaktır. Amacına gelince; amaç, azgınlık ve sapıklığı resmen yok etmek... Bu mantıkî sonuçlardan başka, bu âyetler, bir de İslâm’daki “savaş kanunu”nu belirlemektedir. Bu, “Karşılıklı Davranış Kanunu”dur: Düşmana, davranışının aynıyla karşılık vermek gerekir. Fakat saldırganlar ahlâk kurallarından uzaklaşmışlarsa, meselâ erdemi ayaklar altına alıyorlarsa, İslâm savaşçısı bu yolda düşmanı izleyemez. Ahlâk dışı konularda “karşılıklı davranış kanunu” uygulanamaz. Onlar kadınlarımızı lekelemeye kalkışırlarsa biz de aynı şekilde davranamayız. Ölülerimizin cesetlerini parçalamaya, bazı organlarını kesmeye (müsle) kalkışırlarsa, biz hiçbir zaman onları yolda taklit edemeyiz. Bir din tarafından yönetilen ve İlâhî kanunlara boyun eğenlerle böyle olmayanlar arasındaki fark işte buradadır. 4- Peygamber Efendimizin savaşlarda düşmandan esir aldığı bir gerçektir. Bu esirlerden (daha önce İslâm’a ve müslümanlara büyük zararları dokunmuş) bazıları öldürülmüş, bir kısmından fidye/kurtuluş parası alınmış, bazıları ise serbest bırakılmıştır. Eğer harpler, inançsızlık ve müşrikliğe karşı açılmış veya sırf bu amaçla başlatılmış olsalardı, bu müşrik esirlerin tümünün öldürülmesi gerekirdi. Düşmanlar saldırılarından vazgeçerlerse Kur’an, ordu kumandanının iki şıktan birini seçmesini ister: Esirlerden kurtuluş parası (fidye) almak veya onları, hiçbir şey almaksızın salıvermek: “(Savaşta) İnkâr eden kâfirlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihayet onlara iyice vurup sindirince bağı sıkıca bağlayın (esir alın). Savaş sona erince de artık ya karşılıksız veya fidye karşılığı salıverin. Durum şu ki, Allah dileseydi, onlardan intikam alırdı. Fakat sizi birbirinizle denemek ister. Allah yolunda öldürülenlere gelince, Allah onların yaptıklarını boşa çıkarmaz.” (47/Muhammed, 4)                      Rasûlullah ve O’nu izleyenler tarafından yapılmış olan savaşlar tarihlerde en ince ayrıntılarına, en küçük özelliklerine kadar anlatılmış ve bu savaşlarda izlenilen yollar net bir şekilde gösterilmiştir. Peygamberimizden önce gelip geçmiş peygamberlerin nasıl savaştıkları ayrıntılı ve açık bir şekilde bilinmiyorsa, bu onların, insanlığın karanlık çağlarında ve tarihin çözülmez kıvrımları arasında kalmış oldukları içindir. Buna karşılık, Son Peygamberin savaşları, insanlığa rehberlik etmek ve onlara gerçek ve yaşanmış örnekler vermek üzere sonsuzluk kitabının sayfalarına kaydedilmiştir. Bu savaşlar, en değerli, en erdemli ve en âdil mücâdele örnekleridir. Efendimiz Muhammed (s.a.s.) gelmeden önceki yüzyıllarda, yani câhiliyye dönemlerinde cereyan etmiş savaşları incelemek ve daha yakından görmek için birazcık olsun gerilere göz atmazsak, Peygamberimizin gerek savaş, gerekse barış zamanlarında kendisiyle diğer toplumlar arasında kurmuş olduğu insanî ilişkilerin gerçek değerini tam anlamıyla anlayamaz ve bunlar hakkında doğru bir hükme varamayız. Onun gelişinden önceki savaşlar, sadece savaşanlara değil; kalabalıklara, halklara karşı yapılıyordu. Savaşan toplumlar, düşmanlık devam ettiği sürece, sadece savaş meydanında değil, her yerde ve savaş başlamadan önce ve bittikten sonra da hiçbir kanuna, hiçbir insanî prensibe hürmet göstermemekteydi. Bir antlaşma, aksine bir hüküm getirmedikçe aralarında savaş cereyan eden taraftan tüm halk, birbirine düşman olarak görülürdü, bu genel bir kuraldı. Birbirine düşman olmak da, her türlü zorbalığı hoş göstermeye yeterdi. İnsanî ilişkilerin temeli barış değil; sadece savaştı. Savaş, yalnız krallara, şeflere, kumandanlara ve böyle bir savaşa katılanlara karşı yapılacağı yerde; bütün bir topluma, suçsuz insanlara karşı da yürütülüyordu. Bir insan dikkatsizlik veya yanlışlıkla yabancı bir milletin topraklarına ayak basacak olursa ve eğer bu iki memleket arasında önceden yapılmış bir barış antlaşması da bulunmuyorsa, o devrin kanunlarına göre, bu adam, yakalandığında köle olarak kabul edilir ve çarşılarda satılığa çıkarılırdı. Filozofların prensi Eflâtun da o çağların zâlim kanunlarının eline işte bu şekilde düşmüş ve tâlihin kendisini kurtaracağı günü, köle ve hizmetçi olarak bekleyip durmuştu. Aynı olay, İslâm öncesi devirde Ömer İbn Hattâb’ın da başına gelmişti. Suriye’de, bir Romalı onu köle edinmişti. Ömer, sahibine güven vermek için tam bir köle gibi uysal davrandı. Fakat bir süre sonra, onunla baş başa kaldığında sahibini öldürerek bu belâdan yakasını kurtarabilmişti. Hz. Ömer dev bir fiziğe sahipti. Karşı konulmaz, yenilmez bir güreşçiydi. Neticede bu güçlülük ona hürriyetini yeniden kazandırmıştı. İşte olaylar, Muhammed (s.a.s.) gelinceye kadar, dünyanın hemen her yerinde bu şekilde cereyan edip gitmekteydi. Peygamberimiz sadece sözlerle değil, bizzat davranışlarıyla ilân etti ki, savaş, ancak harp meydanlarından yapılır. Dışarıda kalanlar öldürülmez. Savaş, yalnız bu savaşı yönetenlere ve buna katılanlara karşı olur. Hiçbir şekilde suçsuz halk kitlesi öldürülmez. Bir kral veya bir toplumun şefi veya bir ordu kumandanı saldırıya geçerse, halkın da saldırıya geçmiş olduğu kabul edilemez. Saldırıya geçen ve saldırıyı yürüten, ancak kendine yardım edecek kuvvetlere dayanarak ve bunlara emir vererek sınırı aşan ve bu işi düzenleyen kimsedir. Peygamberimizin savaşları çok açık ve net bir özellik taşır. O, halk kitlelerine karşı saldırıya geçmezdi. Sadece saldırıyı yöneten kumandanlara ve onlara uyan askerlere karşılık verirdi. Bunun için de Rasûlullah harbe girmeyenleri, savaşa katılmayanları öldürmeyi kesinlikle yasaklıyordu. Savaşta hiçbir rol ve fonksiyonları bulunmayan kadınların, çocukların, işçilerin, çiftçilerin ve ihtiyarların öldürülmesini kesin olarak men ediyordu. Rahmet Peygamberinin sünnetine/tatbikatına göre, müslüman savaşçı, iyiliği ve kötülüğü, bir ayırım yapmaksızın, vurup kırmak için değil; fakat sadece kötülüğü ortadan kaldırmak için kılıç kuşanabilir. Yüce Peygamber, bir gün savaşta öldürülen bir kadını görünce âniden öfkelenir ve ordu kumandanı Hâlid bin Velid’e şöyle der: “Bu kadın savaşmak için gelmemişti buraya!”[1]     [1] Muhammed Ebu Zehre, a.g.e. s. 10 vd.


Son takip: 31.05.2020 - 11:09
Konu ile alakali düsüncelerinizi yaziniz:



· Af ve Müsâmahanın Yozlaştırılması · Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar · a- Mûsîde/Vasiyette Bulunan Kimsede Bulunması Gereken Şartlar · b) Gayri mütekavvim mal · BA'SU BÂDE'L-MEVT .. · c) Terkip Delili. · c- Ahlâk · d- Yemekten önce ve so a el ve ağzı yıkamak · Dârulİslâm · Dâvetin Metodu · c) Yardımlaşma · E- Meşşâilik  · Ecel Konusunda Âyet-i Kerimeler · Efsânelerin Yanlışlarını Ortaya Koymak · f- Allah Hakkında Kötü Zanda Bulunan Münâfık ve Müşrikler · f- Sevginin Oluşması · Fen Bilgisi Verileri Işığında Rızık. · Fesad Karşısında Mü’minlerin Görevleri · Galaksiler Ve Samanyolu Galaksisi · Gâlibiyet ve Zafer Vaadi
· GİRİŞ · AF-AFV · AĞLAMAK-GÖZYAŞI · AHİD · ÂHİRETE İMAN · ÂİLE VE EŞLERİN GEÇİMİ · AKIL · ALLAH (C.C.) · ANA BABAYA İHSAN · ARZ VE SEM · ATALAR YOLU · ÂYET · ÂYETܒL-KÜRSÎ · AZİM VE TEVEKKÜL · BAKARA VE İCL (SIĞIR VE BUZAĞI) · BÂTIL · BELA-İMTİHAN · BESMELE · BUHL/CİMRİLİK · CÂHİLİYYE · CEHENNEM · CENNET · CİHAD · Dalalet · DİN · DİN GÜNÜ · DUA · DÜNYA · DÜNYA HAYATI · DÜŞMANLIK · ECEL · EHL-İ KİTAP · EMÂNET · EMR-İ Bİ’L-MA’RÛF VE NEHY-İ ANİ’L-MÜNKER · ENDÂD · ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI) · Esmau'l-Husna · ESMAULLAHİ'L-HUSNA · FAİZ · FAKİRLİK-ZENGİNLİK · Felah · FESAD · FETİH · FISK VE FÂSIK · FİTNE · FUHUŞ VE ZİN · GÂLİBİYET (ALLAH’IN YARDIMI VE ZAFER) · GAYB · GAZAP · GÜNAH · GÜZEL SÖZ · HAC · HAK-BÂTIL · HAKK · HAKKA BÂTILI KARIŞTIRMAK VE HAKKI GİZLEMEK · HALİFE-HİLÂFET · HALK (YARATMA) · HAMD · HARAM-HELÂL · HASENE-GÜZELLİK · HASTALIK · HAYIR-ŞER · HELÂK · HESAP · HEV · HİCRET · HİDÂYET · HİKMET · HİLÂFET-İMAMET · HIRSIZLIK · HÜKM-HÂKİMİYET · HÜZÜN-ÜZÜNTÜ · İbadet · İBLİS · İÇKİ VE KUMAR · İFSAD-İSLAH · İFTİR · İHLÂS · İHSAN-MUHSİN · İHTİLAF · İKRÂH · İLİM · İMAM · İMAN-MUMİN · İNCİL · İNFÂK · İNKÂR · İNSAN · İNSANLARA İYİLİĞİ EMREDİP KENDİNİ UNUTMAK · İNZÂR · İRTİDÂD-MÜRTED · İSLAMIN HAREKET METODU · İSLÂM-MÜSLÜMAN · İSRÂF · İSRAİL OĞULLARI · İSTİANE · İSTİÂZE · İSTİĞÂSE . · İSTİĞFAR · İSTİKAMET · İSTİKBÂR-MÜSTEKBİR · İSYAN-İTAAT · İTİKAF · İZZET-ZİLLET · KADIN · KÂFİR · KALB · KALP VE KALBİN MÜHÜRLENMESİ · KAN DÖKMEK · KARZ-I HASEN · KISAS · KITÂL-SAVAŞ · KİTAB-KUR'AN · KİTAPLARA İMAN · KIYÂMET · KÖLE-KÖLELİK · KORKU · KÜFÜR · KÜFÜR ÖNDERLERİ · LÂNET · MAĞFİRET · MAL-MÜLK VE MÂLİK · MÂSİYET · MEKR-TUZAK · MELEK-MELEKLERE İMAN · MESCİD · MESH (“AŞAĞILIK MAYMUNLAR OLUN!”) · MEYDAN  OKUMA  (KUR'AN'IN  İ'CÂZI) · MİLLET · MÎRÂS · MUHKEM VE MÜTEŞÂBİH ÂYETLER · MÜNAFIK-MÜNAFIKLAR · NAMAZ · NASARA-HRİSTİYANLIK · NEBİ-RASUL · NEFS · NESH · NİFAK-MÜNAFIK · NİKÂH VE TALÂK · NİSYÂN-UNUTMA · NÛR · ÖLÜM · ORUÇ · PEYGAMBER-PEYGAMBERLİK · PUT VE PUTA TAPMA · RABB · RİBAT-RABITA-MURÂBATA YAPMAK · RİYA · RIZIK · RUH · RUKÛ · SABİÎLER · SABIR · SÂLİH AMEL · SECDE · ŞEFÂAT · ŞEHİD · ŞERİAT · SEVGİ · ŞEYTAN · ŞİARLAR · SIDK/DOĞRULUK · SİHİR-BÜYÜ · SIRÂT-I MÜSTAKÎM . · ŞİRK · ŞÜKÜR · ŞÛR (İSTİŞÂRE/DANIŞMA) · SU VE YAĞMUR · TAAT · TAĞUT · TAHÂRET-TEMİZLİK · TAHRİF · TAKİYYE · Taklid · Takva · TÖVBE · TEVEKKÜL · TEVESSÜL-VESİLE · TEVHİD · TE’VİL VE TEFSİR · TEVRAT · TİCÂRET · TUĞYÂN · ÜLܒL-EMR · ÜMMET · VAHDET · VASİYET · VELÎ · YEME-İÇME · YEMİN · YÜSR-KOLAYLIK · ZALİM · ZEKÂT · ZİKİR · ZULÜM

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80


Google
 
Web ihya.org
CepAlem Gazeteler E-Kart E-Kitap Saglik Şiirler Sözlük
Kuran Meali Hadis Namaz Vakitleri Ingilizce Samil Fıkıh Fetva Rüya Tabiri
Kamus Hikayeler Forum Dini Terimler Haberler Oyun Resimler Ilahiler
Terimler isimler Sosyal Kavram Hadis Sözlügü imsakiye
Üniversite taban puanları ilmihal Rehber