sel
Rüya Tabirleri
Açılış  Giriş Sayfası Yap
Favori  Sık Kullanılanlara Ekle
MC ÜYE İŞLEMLERİ
Üyeadi:
Parola :
Ansiklopediler
Sponsorlu Bağlantılar
Secme Konular
· Kur'ân-ı Kerim'de İçkinin Haramlığı ve Yasaklanma Aşaması
· İslâm Kelimesinin Anlamları
· Nâs ve İnsan Kelimelerinin Anlam ve Mâhiyeti
· Allah'ın Kulu, Kulun Allah'ı Sevmesinin Belirtileri
· HAYY-KAYYUM
· Kur’an’da Ruh Sağlığı, Psikolojik Denge ve Huzur
· a- Hudûs Delili
· İnsan İle Diğer Canlılar Arasındaki Farklar
· Hikmetin Kur’andaki Dört Anlamı
· Sâlih İnsan Kimdir?.

Burayada Bak
· İslam’a Göre Din Gerçeği
· Mısır'dan Çıkış
· Orucun Şartları
· Câhiliyye
· 2- İddetini Doldurmamış Kadınlar
· Tevrat'ın Nüshaları
· İkon
· Kitab-ı Mukaddes
· Athene
· Allah’ın İsmi Olarak Şehid
· 3- Toplumda Tevhid
· 10. Haset Etmez.
· g- Yemin
· İtaatle İlgili Bazı Meseleler
· a- Mûsîde/Vasiyette Bulunan Kimsede Bulunması Gereken Şartlar

Son Okunanlar
· Müteşâbihler Niçin Kuşkuya Sebep Olur?.
· Câhiliyyenin Kapsamı
· Varlıklara 'Sûret' Veren Allah'tır
· İtaat Edilmesi Yasak Olan Kimseler a- Kâfirlere
· 13. Kararlı Davranmaya Yardımcı Olacak Huyları Edinmek
· ESMÂU’L-HÜSN’NIN, YÜCE ALLAH’IN ZATINA VE BİRLİĞİNE DELALET ETMESİ
· Korku Namazı
· Bâtıl Dinler (Uydurma Dinler)
· Peygamberimiz’e Sihir Yapılmadığına, Yapılmışsa Tesir Etmediğine Dair Deliller
· Namaz ve Tesbih İbâdeti



Kavramlar Ansiklopedisi     A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T V Y Z 0 1 2 3 4 5 6 7 8 9

Müteşâbihler Niçin Kuşkuya Sebep Olur?.

Müteşâbihler Niçin Kuşkuya Sebep Olur
Müteşâbihler Niçin Kuşkuya Sebep Olur? 
  Helâl ve haram açıktır. Arada kalanlar, ya helâle ya da harama benzer. Yani bu ikisinden birine müteşâbihtir. Halkın çoğu da bunları bilemez. (Bu anlamda merfû bir hadis için bkz. Sünen ed-Darimi, Kitabu’l-Büyu’, Hadis no; 2419. Ayrıca bkz. Müslim, Musâkat, no 107. Aynı anlamdaki bir başka rivâyette ise; müteşâbih kelimesi yerine müşebbihat, müşebbehat ve müştebihat biçiminde üç farklı okuyuş vardır. Bkz. Buhârî, K. İman). İşte müteşâbih âyetler de tıpkı böyledir. Onların maksadını tâyin ve tespit etmede bir tereddüt oluşabilir. Çünkü nihâî hükümleri muayyen değildir. Yerel kültüre ve muayyen bir zamana çözüm sunar. İşte kalbinde eğrilik bulunan kimseler, bu beyanların arasındaki benzeşmeyi önemsemezler. Aksine her birini ayrı birer muhkemmiş gibi ele alırlar. Bundan sonra da artık istediklerine uyarak keyfî bir yol izlerler.
Meselâ içki konusunda benzeşen âyetlerden birisi, ‘Sarhoş iken namaza yaklaşmayın’ diyordu. Eğriliği arayan kimse, bu âyetin beyanına göre, sarhoş etmeyecek miktarda içip, namazlarına da devam etmeyi düşünebilir. Bir türlü, ‘Şeytan işi bir pislik’ olduğu hükmüne gelemez. Böylece de o konudaki gerçek hüküm kendisine örtülür. Oysa Kur’ân her konuda olduğu gibi, bu konuda da âyetlerinin benzeştiğini, böyle durumlarda kitabın anası olarak gösterilen, nihâî hükmün belirlendiği muhkem âyetin izlenmesi gerektiğini söyler. Bu durumda Kur’ân’ın bütünlüğü açısından şu netice hâsıl olmaktadır. İçki ile ilgili dört âyet çelişkisizdir. Aralarında, -klasik anlamda- bir nâsih mensuh olma durumu da yoktur. Aksine içkinin kötülüğünü beyan etmede birbirini tasdik etmekte, yani benzeşmektedirler. Nitekim ilk üç âyette, içkiyi kötüleme derecesi gittikçe artmakta, bu durum dördüncü âyette son noktaya varmaktadır. Aslında bu dört beyanda da derin anlayışlı kimseler (er-râsihûn) için yasak hükmü belirlidir. Bu durumda âyetlerin bu vurgusunu anlayan kimselere, dördü de muhkem olmuştur. O zaman şunu söyleyebiliriz. Kur’an’ın bütün âyetleri, konularındaki nihâî hükmü daha açık görülen diğerlerine benzer bilinmelidir. Yani nihâî hüküm bildirmeyen âyetler, helâl ve haramdan kaytarmak maksadıyla yalnız başlarına ele alınmamalı, o konudaki ‘ana’ya bakarak yorumlanmalıdır   Çocuklar Anaya Benzer: Akla şöyle bir soru gelebilir. Eğer müteşâbih âyetler, muhkem âyetlere benziyorsa, müteşâbihler de izlenebilir. Onlara uymak neden kınanıyor? Muhkem olana uymak iyi bir şey ise, ona benzeyene uymak da iyi sayılmalıdır? Oysa aynaya bakan kimse kendisini görür. Gördüğü kendisine tam benzer. Fakat işitmede, görmede, konuşmada kendisi değildir. Kaldı ki, kahkaha sarayındaki ışıkları farklı kıran aynalara bakan kimse, onlarca farklı suretle karşılaşır. Ama onların kimi şişman, kimi kısa, kimi ip gibi incedir. Bunlar resmedilse, sahibine benziyor diye kimliklere yapıştırılabilir mi Yukarıdaki sorunun cevabı, ana kelimesinde saklıdır. Kur’ân’ın âyetlerini gruplaması, aslında muhkem-müteşâbih değil, ana ve müteşâbih biçimindedir. Çünkü, ilgili âyette, muhkemlere ana dendikten sonra, diğerleri müteşâbihlerdir deniyor. Ana ise, kendisinden öncekini değil, daima kendisinden sonrakini çağrıştırır. Bir yerde anadan söz edilmişse, ardından ondan sonra gelenlar, yani çocukları akla gelir. Çocuklar ise, ondan neşet ettiği için, ona benzeyenlerdir. Bu sebeple, kitabın bir kısım âyetleri ana ise, diğerlerinin onlara benzeyenler olması kaçınılmaz olur. Çocuklar anaya benzerse, doğal olarak analar da çocuklara benzeyeceklerdir. Fakat, analar çocuklara benzer denemez. Çünkü temel olan analardır. Emir ve yasaklarda, birey tarafından son hükmün kabullenilmesi dâima zordur. Bunları toplum bazında uygulamak ise daha da zorlaşır. Bu nedenle nihâî hükmü belirleyen ana sözlerin, diğer bazı sözlerle açıklanması gerekir. Yani muhkem bir söz, tafsîlat ister. Bu durumda benzeyen sözler, ana sözlerin tafsilâtı sayılır. Bu ikili adlandırma şu âyette açıkça belirtilmiştir: “Bir kitaptır ki, hikmet sâhibi, her şeyden haberi olan tarafından âyetleri muhkem kılınmış (hkm) ve ayrıca açıklanmıştır (fsl).” (11/Hûd, 1 Ana âyetlerden sonra ayrıca neden açıklama yapılıyor? Kur’ân-ı Kerim, bu açıklamaların gerekçesini de belirtmektedir. Anaya benzer olarak getirilen bu âyetler; düşünmeye, aklı kullanmaya ve bilmeye mesnet olması içindir; “İşte Biz, düşünen bir toplum için âyetleri böyle geniş geniş açıklarız.” (10/Yûnus, 24). “İşte Biz, aklını kullanan bir toplum için âyetleri böyle açıklıyoruz.” (30/Rûm, 24). “İşte Biz, bilen bir topluluk için âyetleri böyle açıklıyoruz.” (7/A’râf, 32) Ancak bilinmelidir ki, bu açıklamalar, muhkem bir sözün maksada götüren parçalarıdır. Bu nedenle onlar tek tek ele alındığında anlamsız görülebilir. Üzerinde düşünülmezse yanlışa iletebilirler. Başka bir açıdan bakıldığında, şöyle bir tanım da yanlış olmayacaktır. Muhkem âyetler, ana kitapta bulunanlardır. Oradakiler ilk ve son tecellilerdir. İlk örneklerdir. Müteşâbihler ise bunlardan nüsha (nesh bu köktendir) edilen, yani çoğaltılan âyetlerdir. Bu anlamda mukaddes kitapların tamamı, ana kitaba (ümmü’l-Kitab/ilk örneğe) benzediği için müteşâbih sayılırlar. Allah ilk örneği devamlı (yüsbitu) kılar, onlara benzeyenleri ise yok (yemhû) edebilir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim, birbirinden nakledilen, yahut inişi diğerlerinden sonraya bırakılan, öncekilerin benzeri veya daha iyisi olan âyetlerden söz eder. “Biz bir âyeti nakleder yahut ertelersek, ondan daha iyisini, ya da benzerini getiririz.” (2/Bakara, 106. Âyete verilen bu anlam ve tartışmalar için bkz. Kurtubî, adı geçen eser, ilgili âyetin tefsiri).  Peki bir âyetin benzeri ya da daha iyisi, başka bir deyişle güzeli ve daha güzeli var mıdır? Kur’ândan anladığımıza göre sözün güzeli ve en güzeli vardır. Bunu da ancak ‘ulu’l-elbâb’ olan kimseler anlar. Mücmel ve Mufassal ya da Güzel ve En Güzel: Kur’ân’ın muhkem âyetleri, ana ilke oldukları için tafsilâtsız olup kısa ve özlüdür, başka bir ifâde ile mücmeldir. Bu kısa ve özlü ilkelerin açıklanması gerekir. Açıklama ise; sözü uzatmayı, benzer ifâdelerle çoğaltmayı gereklı kılar. Kur’an, muhkem sözlerini beyan ve tafsil eden bu çok âyetlerine mufassal der; “Âyetleri muhkem, sonra da mufassal kılınmış bir kitaptır.” (121/Hûd, 1) Mufassal, bölünmüş, belli ve farklı bölümlere ayrılmış demektir. Beyan edilmiş ve açıklanmış anlamına da gelir. Bundan dolayı, tafsil, özet söylenen bir sözü çoğaltarak açıklamak anlamına kullanılmıştır.
Üzerinde durduğumuz üçüncü sûrenin yedinci âyeti, ‘ulu’l-elbâb’ tamlaması ile son buluyor. Bu terkip, sağduyu sâhibi, aklı ve gönlü işleyen kimseler anlamındadır. Âyetin bu biçimde son buluşu, elbette muhtevâsına uygundur. Çünkü âyette ilimden ve bilmekten söz edilmektedir. Bu da ancak sağduyulu, aklı ve gönlü işleyen kimselerin yapabileceği bir iştir. Ulu’l-elbâb terkibi, Kur’ân-ı Kerimde altı yerde daha özne olarak geçmektedir. Bunlar yedinci âyetin anlaşılmasına ışık tutacak niteliktedir. Onların üçünde açıkça Kitabı anlamaya vurgu yapılmaktadır. “Rabbından sana indirilenin hak olduğunu bilen kimse, kör gibi olur mu? Ancak ulu’l-elbâb öğüt alır.” (13/Ra’d, 19). “Bu, insanlara bir tebliğdir. Bununla uyarılsınlar; O'nun tek tanrı olduğunu bilsinler ve ulu’l-elbâb öğüt alsınlar diye.” (14/İbrâhim, 52). “Sana mübarek kitabı indirdik ki âyetlerini düşünsünler ve ulu’l-elbâb öğüt alsınlar.” (38/Sâd, 29) Ulu’l-elbâb, birinci âyette Kitaba karşı kör olanlara mukabil anılıyor.  Sonraki âyetlerde ise onların öğüt alma ve düşünme özellikleri vurgulanıyor. Aşağıdaki âyetler bizi deyimin vurgusuna daha da yaklaştırmaktadır; Hikmeti dilediğine verir. Hikmet verilen kimseye çok hayır verilmiştir. Bunu ancak ulu’l-elbâb düşünüp anlar.” (2/Bakara, 269). "Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak ulu’l-elbâb öğüt alır.” (39/Zümer, 9) Ulu’l-elbâb, ilk âyette hikmet verilenlerle birlikte anılıyor. Hikmet kelimesinin muhkemle aynı kökten olduğunu hatırlayalım. Deyim ikinci âyette ise bilenlerle birlikte anılıyor. Üzerinde durduğumuz yedinci âyette ise ilimde derinleşenlerle anılmıştı. İşte bütün bunlar bir anlamda ulu’l-elbâb’ın tanımıdır. Ayrıca, müteşâbih sözler karşısındaki fonksiyonlarının da özetidir. Demek ki, onlar hikmeti kavrarlar ve bilirler. ‘Ulu’l-elbâb’la tamamlanan şu âyet, durumu müteşâbihlere doğru daha da özelleştirmektedir; “Onlar ki, sözü dinlerler ve onun en güzeline uyarlar. İşte onlar Allah'ın kendilerini doğru yola ilettiği kimselerdir ve onlar ulu’l-elbâbdır.” (39/Zümer, 18) Bir önceki âyette tâğuttan bahsedilmektedir. Tâğutun sözünün kötü, Allah’ın sözünün güzel olduğundan söz edildiği  sanılabilir.  Fakat  bu  âyette  anlatılan,  kötü  sözü  bırakıp güzel sözü almak değildir. Çünkü söz konusu olan; kötü ve en güzel değil, sadece güzel ve daha güzeldir. Yani bu seçimin, tâğut’un sözleri ile Allah’ın sözleri arasında değil, Kur’ân’ın âyetleri arasında yapılması istenmektedir. Bu durum şu iki âyette daha da açık değil midir? “...kavmine de emret, bunların en güzelini tutsunlar.” (7/A’râf, 145) “Rabbınızdan size indirilenin en güzeline uyun." (39/Zümer, 55) Bellidir ki, bununla da akıl yürütme ve muhâkeme önerilmektedir. Zira sözün güzeli ile daha güzelinin hangisi olduğuna ancak muhâkeme ile ulaşılır. Peki, sözün en güzeli nasıl bilinir? Maksadını iyi anlatan bir yazıyı beğeniriz. Yazı bütünüyle güzeldir. Fakat özellikle bir bölümünü alıntı yapacak değerde görürüz. Çünkü o bölümü, maksadı anlatması açısından daha güzeldir. Bir kitabı okurken, bir konuşmayı dinlerken de farkında olmadan bunu hep yaparız. Sözün maksada götürenini ararız. Kur’ân’ın güzel ve en güzel sözüne gelince. O bir hidâyet kitabıdır. Maksadı da kulluk bilinci öğütlemektir. Bunu yaparken, elbette iyi olan şeyin yasalını da, gerekli olanını da belirtir. Kötünün, çirkinini de yasadışı olanını da belirtir. Eğer bir konuda; ruhsat ve azimete götüren iki farklı yol öğütlemişse, sağduyulu kimse için ilki güzel, ama ikincisi daha güzeldir. Akıl sâhipleri ikincisine uyarlar. Sözlerin birisi menduba diğeri vâcibe götürüyorsa, ilki güzel ama ikincisi en güzeldir. Akıl sahipleri vâcibe uyarlar. Sözlerin birisi suçlunun cezalandırılmasını, diğeri bağışlanmasını istiyorsa, ilki güzel ama ikincisi en güzeldir. Akıl sahipleri bağışlamayı öneren söze uyarlar. Nitekim Kur’ân-ı Kerim, cinâyet probleminin çözümü için, öldürülenin yakınlarına üç teklifte bulunur. Bunlar; ya katile kısas uygulanması ya diyet ödettirilmesi ya da suçunun bağışlanmasıdır. Fakat Kur’ân, katili bağışlamanın daha iyi olacağını da gösterir. (Bkz. Fahruddin Râzî, Tefsîru Kebir, 7/A’râf, 145 âyetinin tefsiri). İşte bu sözlerin ilk ikisi güzeldir. İlâhî bir tekliftir. Üçüncüsü ise daha güzeldir. Çünkü diğerleri arasından seçilerek tavsiye edilmiştir. Daha önce, üzerinde durduğumuz üçüncü sûrenin yedinci âyetinden şunu anlamıştık. Kalbinde eğrilik bulunanlar, hükmü belirleyen muhkem söz kendilerine geldikten sonra bile dönüp nihâî bir hüküm belirlemeyen müteşâbihlere uyarlar. Şu son âyetlerden ise şunu anlıyoruz. Ulu’l-elbâb olanlar, sözün en güzeline uyarlar. Bu durumda sözün güzeli müteşâbihler, en güzeli ise muhkemler olmaktadır. Sözün İki Tevili: Tevil kelimesi, asla dönmek anlamındaki ‘e-v-l’ kökündendir. Kitabın maksadını anlamak için yapılan bir çeviriye bu kökten meal diyoruz. Te’vil ise, döndürmek, çevirmek, tâbir etmek, kaynağa vardırmak anlamındadır. Kur’ân’da ise bir işin veya sözün varacağı son nokta anlamında kullanılmaktadır. Bu durumda kelime, ‘beyan’la eşitlenmiş olur. Bu da kendisiyle kast edilen amacın ve son durumun açığa çıkması anlamındadır. “Bu daha iyidir, tevilen de daha güzeldir.” (17/İsrâ, 35). “Onun tevilini mi gözetiyorlar, onun tevili geldiği gün...” (7/A’râf, 53). “Rabbın, sana rüyaların tevilini öğretecek.” (12/Yûsuf, 6) Bu âyetlerin söz olarak beyanları açıktır. Bu açıdan tevile ihtiyaç yoktur. Fakat haberi verilen olaylar yönünden açık değildir. Tevil edilmesi gerekmektedir. Birinci âyette iyi denen şey, ölçüyü tam yapmanın ve doğru terazi ile tartmanın sonucudur. Bu sonuç öteki hayatta açığa çıkacaktır. İkinci âyetin konusu da kıyâmettir. Kıyâmetin varacağı son nokta ise kopmasıdır. Kıyametin kopmasını gözetmek, onun tevilini gözetmektir. Üçüncü âyette ise rüyadan söz ediliyor. Görülen bir rüyâ hatırlanabilir. Ama hatırlananlar ancak birtakım sembollerdir. Gerçek sonucu bilinemez. Allah’ın Hz. Yusuf’a öğrettiği de işte o sembollerin nasıl açığa çıkacağı ve gerçek olacağıdır. Üçüncü sûrenin yedinci âyetinde durum bunlardan daha farklıdır. Orada, indirilen kitabın âyetlerine, yani sözlerin teviline dikkat çekilmektedir. Bu durumda şunu söyleyebiliriz. Bir sözün iki tevili olabilir. Birincisi, anlamı murat olunan son noktaya vardırmak, beyan etmektir. (Kelimenin bu anlamda kullanıldığını görüyoruz. Bkz. Râgıb, Müfredât, E-v-l kökü). Bu anlam da o sözü muhkem bir bilgiye benzeterek elde edilebilir. Yani müteşâbih bir âyet, te’vil eden indinde muhkem olur. İlimde derinleşenlerin bileceği tevil işte budur. İkinci tevil ise, anlamın vaki oluşudur. Bu da ancak haber verilen şeyin meydana gelmesiyle bilinecektir. Ancak Allah’ın bildiği tevil de budur. “Ve bilemez tevilini Allah’tan başkası ve ilimde derinleşenler...” Türkçe’ye ‘derinleşenler’ diye çevrilen kelimenin Kur’ân’daki karşılığı ‘râsihûn’dur. Bu kelime, bir şeyin belli bir yerde istikrara kavuşmasını anlamlandırır. İlimde râsih olanlar, bir şeyi kesin delillerle bilen, bilmede istikrara kavuşmuş, tutarlı kimseler demektir. Onlar, bildiği şeylerle bilemediklerine ulaşabilen gerçek âlimlerdir. Yani, çok mâlûmat sahibi olduğu halde, bildikleri çelişkili olan kimseler râsihûndan sayılmazlar. Üçüncü sûrenin yedinci âyetinin bu kısmında yapılacak bir noktalama önemlidir. Eğer ‘Allah bilir’ dedikten sonra, bir nokta konursa, sözün sonrası yeni bir cümle olarak başlar. Bu durumda, ilimde derinleşenlerin müteşâbihlerin tevilini bilemeyecekleri anlaşılır. Fakat, oraya nokta konmaz da ‘ve’ bağlacıyla devam edilirse; o zaman müteşâbihin anlamını Allah ve ilimde derinleşenler bilir biçiminde anlaşılır. Göğün yarılacağını, yerin dümdüz edileceğini (84/İnşikak, 1-5), yıldızların dağılacağını, denizlerin kaynatılacağını (82/İnfitâr, 1-3), Güneş’in söneceğini, dağların yürütülerek (81/Tekvîr, 1-3) atılmış pamuk gibi olacaklarını ve insanların pervâne gibi döneceklerini bildiren âyetlerin anlamlarını ilimde derinleşenler bilirler. Fakat bütün bunların zamanını (101/Karia, 4-5) kim bilebilir? Alışageldiğimiz âdetlerin dışında seyredecek bu olayları kim deneyebilir? Kim laboratuara sokup inceleyebilir? Nitekim onları Peygamber (s.a.s.) de bilemiyordu: “Sana Saat’ten/Kıyâmetten soruyorlar: Demir atması ne zaman diye. Sen nerede, onu söylemek nerede?!” (79/Nâziât, 42-43) Kıyâmetin kopma zamanı, kesin bir bilinmeyendir. Böyle bir gaybı âlimler de bilemezler. Onlar ancak haberin anlamını tevil etmeyi bilirler. Yoksa o haberin sonucunu tevil etmeyi değil. Nitekim yukarıdaki âyetin anlamı, kıyâmetin kopacağı saatin kesinlikle bilinemez olduğudur. Bunu da ilimde derinleşenler bilir ve ona inanırlar. Fakat kıyâmetin vâki oluş  zamanını bilemezler. Mesele kısaca şudur: Müteşâbih sözün, bir anlamsal ve bir de varlıksal tevili yapılabilir. Anlamsal tevilini ulemâ yaparak muhkeme ulaşır. Varlıksal tevili ise o anlamın vukuuna ilişkin olduğundan, onu elbette sadece Allah bilir. Eğer üzerinde durduğumuz yedinci âyette, benzeşen sözler karşısında dikkat çekilen şey sadece inanmak olsaydı, meselâ mü’minler ya da muhsinler denebilirdi. Oysa burada, bilme özelliği ön plana çıkarılıyor. İlimde derinleşenler anılıyor. Onların özelliği de şüphesiz düşünme ve bilmeleridir. Hz. Peygamberin ellerini İbn Abbas’ın omuzlarına koyarak onun için şöyle duâ ettiği söylenir: “Allah’ım ona tevil ilmini öğret.” (Bkz. Ahmed bin Hanbel, Müsnedü Benî Hâşim, Hadis no: 2274 ve  2731, ayrıca bkz; aynı eser: 2296, 2875 ve 2937 numaralı hadisler. İbn Abbas’ın da şöyle söylediği nakledilir: ‘Müteşâbihleri Allah ve bir de ilimde derinleşenler anlar. Ben de onlardanım.’). Bu bilmede de sadece naklî değil, aynı zamanda aklî bir tarz söz konusu olmalıdır. Yani açıkça benzeşenler üzerinde düşünülmesi istenmektedir. Zaten Kur’ân-ı Kerim’in  kınadığı da üzerinde düşünmeden ve o konudaki diğer benzeşenlerle irtibatını araştırmadan keyfince bir anlama uymaktır.  Benzeşenler, inceden inceye düşünülmedikçe, ilk planda muhkem âyetlerle uyumsuz görülebilirler. Zâten eğrilik arayanlar, bu gerekçeyle keyiflerine göre bir anlama uyarlar. Benzeşenlerin anlamını istikrara kavuşturmak için düşünmekle, fitne çıkarmak için onlara keyfince uymak ise elbette farklı şeylerdir. Âyetin olumsuz gördüğü kuşkusuz ikinci durumdur. Yoksa anlamak için araştırmak ve üzerinde tefekkür etmek kınanmıyor. Kaldı ki âyetin son kısmı, benzeşenler üzerinde inceden inceye bir düşünme yapılması gerektiğini tenbih etmektedir: “Ancak akıl sahipleri düşünebilirler.” Ayrıca, Kur’ân’ın ilk muhâtapları arasında, müteşâbihleri diğerlerinden ayıran ve ‘Bu âyet müteşâbih olduğu için anlamayız, bunu geçelim’ biçiminde bir söz nakleden rivâyet de mevcut değildir. (Müteşâbihler hakkında sorular soran Sabiğ adında Iraklı birisini Hz. Ömer çağırtıp döver. Sonra da memleketine gönderir. Ancak ilgili rivâyetlerden anlaşılmaktadır ki, olay Hz. Ömer devrindedir ve bu zat sağda solda konuşan kötü niyetli birisidir. Bak; Dr. M. Said Şimşek, Kur’ân’da İki Mesele, Konya, 1987, S. 41-42).
İlimde derinleşenler ve kitabın anası deyimlerinin birbirine yakınlığı da bize şunları hatırlatmaktadır. Demek ki müteşâbihlerden, ana kaynak muhkemlere doğru bir seyir izlenecektir. Bunu da ancak bu işin ehli, yani ilimde derinleşenler yapabilirler. Ne var ki, âlimlerin bildikleri ve bilecekleri tevil sadece anlam üzerindedir. Bir ya da birkaç yöndendir. Bunlar Allah’ın bilmesi yanında dâima az kalacaktır. Çünkü Allah, sadece anlamın değil, hâdisenin de tevilini bilir. Bu nedenle âlimler son sınıra vardıklarında hemen imana sarılacaklardır. Âyetin devamında şöyle demeleri istenmektedir: "Ona inandık, hepsi Rabbımızın katındandır." Sonuç: Adem ve Havva, ilk örnektir. Bütün insanlara göre muhkemdirler. Bütün insanlar da onlara nispetle müteşâbihtirler. Çünkü onlar birbirine ve ilk örneklerine benzeyen nesillerdir. ‘Allah’a şükür’ muhkem bir hükümdür. Anneye babaya şükür ise müteşâbihtir. Allah şöyle buyurur; “Bana ve ebeveynine şükret!” (31/Lokman, 14)
Muhkem, her konuda ilk ve tek örnektir, asıldır. Bu, kitap yani cem makamıdır. Bu nedenle onlara ümmül kitap dendi. Tekil bir kalıpla nitelendi. Oysa müteşâbihler, onlara benzerler. Bu fark makamıdır. Bu nedenle, onlar tafsilât veren çoğul kalıbıyla nitelendi. Zaten, benzeşme ancak tafsilâtta ve çoklukta olur. Her şeyde bir amaç, bir de o amaca ulaştıracak araçlar olur. Amaç ve araç konular olduğu gibi, amaç ve araç sözler de vardır. Amaç sözler anadır, araç sözler ise onlara benzerler. Araç sözler, zihni bir maksat için uyarır. Amaç sözler ise, yönlendirilen o maksadı belirler. Araç sözler güzel, amaç sözler ise daha güzeldir. Araç sözler mufassal, fakat amaç sözler muhkemdir. Araç sözün maksadını ancak ustaları bilir. Fakat amaç sözlerin maksadını herkes bilebilir. Kısaca, amaç sözler, yasal ve yasadışı olanı tâyin eder. Ama araç sözler, onlara hazırlar. Amaç sözlerin çevresinde dolanır. Amaç ve araç sözlerin hedefi aynıdır. Birbiriyle benzeşirler. Ama araç söz kesinlik taşımaz. Bu nedenle, kalbinde eğrilik olanlar, bu iki tür sözün arasını ayırabilirler. Bazı kişisel yorumlarla, amacı göz ardı ederek araç sözleri izleyebilirler.


Son takip: 02.06.2020 - 07:42
Konu ile alakali düsüncelerinizi yaziniz:



· Af ve Müsâmahanın Yozlaştırılması · a- Mûsîde/Vasiyette Bulunan Kimsede Bulunması Gereken Şartlar · BA'SU BÂDE'L-MEVT .. · d- Yemekten önce ve so a el ve ağzı yıkamak · Dârulİslâm · c) Yardımlaşma · Ecel Konusunda Âyet-i Kerimeler · f- Allah Hakkında Kötü Zanda Bulunan Münâfık ve Müşrikler · Fen Bilgisi Verileri Işığında Rızık. · Gâlibiyet ve Zafer Vaadi · h- Tiyatrocu, aktör olmalıdır. · İbâdet · b- Allah Adı Anılmadan Kesilen Hayvanların Etini Yemek · İbâdetlerde Hikmet Aramak ve Orucun Hikmeti · 2) Mirbâ (başkan payı) · 3- Üçüncü Sınıf Zevi'l-erhâmın Mirasçı Olması · d) Kul, Kusursuz Olur mu? . · Irkçılık/Asabiyet/Kavmiyetçilik. · k- Yalancı ve İftiracılar · Kadın Kocasından Nefret Edip Onunla Birlikte Kalmak İstemiyorsa Ne Yapar?.
· GİRİŞ · AF-AFV · AĞLAMAK-GÖZYAŞI · AHİD · ÂHİRETE İMAN · ÂİLE VE EŞLERİN GEÇİMİ · AKIL · ALLAH (C.C.) · ANA BABAYA İHSAN · ARZ VE SEM · ATALAR YOLU · ÂYET · ÂYETܒL-KÜRSÎ · AZİM VE TEVEKKÜL · BAKARA VE İCL (SIĞIR VE BUZAĞI) · BÂTIL · BELA-İMTİHAN · BESMELE · BUHL/CİMRİLİK · CÂHİLİYYE · CEHENNEM · CENNET · CİHAD · Dalalet · DİN · DİN GÜNÜ · DUA · DÜNYA · DÜNYA HAYATI · DÜŞMANLIK · ECEL · EHL-İ KİTAP · EMÂNET · EMR-İ Bİ’L-MA’RÛF VE NEHY-İ ANİ’L-MÜNKER · ENDÂD · ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI) · Esmau'l-Husna · ESMAULLAHİ'L-HUSNA · FAİZ · FAKİRLİK-ZENGİNLİK · Felah · FESAD · FETİH · FISK VE FÂSIK · FİTNE · FUHUŞ VE ZİN · GÂLİBİYET (ALLAH’IN YARDIMI VE ZAFER) · GAYB · GAZAP · GÜNAH · GÜZEL SÖZ · HAC · HAK-BÂTIL · HAKK · HAKKA BÂTILI KARIŞTIRMAK VE HAKKI GİZLEMEK · HALİFE-HİLÂFET · HALK (YARATMA) · HAMD · HARAM-HELÂL · HASENE-GÜZELLİK · HASTALIK · HAYIR-ŞER · HELÂK · HESAP · HEV · HİCRET · HİDÂYET · HİKMET · HİLÂFET-İMAMET · HIRSIZLIK · HÜKM-HÂKİMİYET · HÜZÜN-ÜZÜNTÜ · İbadet · İBLİS · İÇKİ VE KUMAR · İFSAD-İSLAH · İFTİR · İHLÂS · İHSAN-MUHSİN · İHTİLAF · İKRÂH · İLİM · İMAM · İMAN-MUMİN · İNCİL · İNFÂK · İNKÂR · İNSAN · İNSANLARA İYİLİĞİ EMREDİP KENDİNİ UNUTMAK · İNZÂR · İRTİDÂD-MÜRTED · İSLAMIN HAREKET METODU · İSLÂM-MÜSLÜMAN · İSRÂF · İSRAİL OĞULLARI · İSTİANE · İSTİÂZE · İSTİĞÂSE . · İSTİĞFAR · İSTİKAMET · İSTİKBÂR-MÜSTEKBİR · İSYAN-İTAAT · İTİKAF · İZZET-ZİLLET · KADIN · KÂFİR · KALB · KALP VE KALBİN MÜHÜRLENMESİ · KAN DÖKMEK · KARZ-I HASEN · KISAS · KITÂL-SAVAŞ · KİTAB-KUR'AN · KİTAPLARA İMAN · KIYÂMET · KÖLE-KÖLELİK · KORKU · KÜFÜR · KÜFÜR ÖNDERLERİ · LÂNET · MAĞFİRET · MAL-MÜLK VE MÂLİK · MÂSİYET · MEKR-TUZAK · MELEK-MELEKLERE İMAN · MESCİD · MESH (“AŞAĞILIK MAYMUNLAR OLUN!”) · MEYDAN  OKUMA  (KUR'AN'IN  İ'CÂZI) · MİLLET · MÎRÂS · MUHKEM VE MÜTEŞÂBİH ÂYETLER · MÜNAFIK-MÜNAFIKLAR · NAMAZ · NASARA-HRİSTİYANLIK · NEBİ-RASUL · NEFS · NESH · NİFAK-MÜNAFIK · NİKÂH VE TALÂK · NİSYÂN-UNUTMA · NÛR · ÖLÜM · ORUÇ · PEYGAMBER-PEYGAMBERLİK · PUT VE PUTA TAPMA · RABB · RİBAT-RABITA-MURÂBATA YAPMAK · RİYA · RIZIK · RUH · RUKÛ · SABİÎLER · SABIR · SÂLİH AMEL · SECDE · ŞEFÂAT · ŞEHİD · ŞERİAT · SEVGİ · ŞEYTAN · ŞİARLAR · SIDK/DOĞRULUK · SİHİR-BÜYÜ · SIRÂT-I MÜSTAKÎM . · ŞİRK · ŞÜKÜR · ŞÛR (İSTİŞÂRE/DANIŞMA) · SU VE YAĞMUR · TAAT · TAĞUT · TAHÂRET-TEMİZLİK · TAHRİF · TAKİYYE · Taklid · Takva · TÖVBE · TEVEKKÜL · TEVESSÜL-VESİLE · TEVHİD · TE’VİL VE TEFSİR · TEVRAT · TİCÂRET · TUĞYÂN · ÜLܒL-EMR · ÜMMET · VAHDET · VASİYET · VELÎ · YEME-İÇME · YEMİN · YÜSR-KOLAYLIK · ZALİM · ZEKÂT · ZİKİR · ZULÜM

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80


Google
 
Web ihya.org
CepAlem Gazeteler E-Kart E-Kitap Saglik Şiirler Sözlük
Kuran Meali Hadis Namaz Vakitleri Ingilizce Samil Fıkıh Fetva Rüya Tabiri
Kamus Hikayeler Forum Dini Terimler Haberler Oyun Resimler Ilahiler
Terimler isimler Sosyal Kavram Hadis Sözlügü imsakiye
Üniversite taban puanları ilmihal Rehber