sel
Rüya Tabirleri
Açılış  Giriş Sayfası Yap
Favori  Sık Kullanılanlara Ekle
MC ÜYE İŞLEMLERİ
Üyeadi:
Parola :
Ansiklopediler
Sponsorlu Bağlantılar
Secme Konular
· Kur'ân-ı Kerim'de İçkinin Haramlığı ve Yasaklanma Aşaması
· İslâm Kelimesinin Anlamları
· Nâs ve İnsan Kelimelerinin Anlam ve Mâhiyeti
· Allah'ın Kulu, Kulun Allah'ı Sevmesinin Belirtileri
· HAYY-KAYYUM
· Kur’an’da Ruh Sağlığı, Psikolojik Denge ve Huzur
· a- Hudûs Delili
· İnsan İle Diğer Canlılar Arasındaki Farklar
· Hikmetin Kur’andaki Dört Anlamı
· Sâlih İnsan Kimdir?.

Burayada Bak
· Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
· Câhiliyyenin Bir Başka Yönü
· DÜNYA ..
· HAFİZ
· Allah’ın Semî’ İsmine İnanmanın Gereği
· Bu İsmi Bilmenin Faydaları
· Senet, Bono ve Çek Satmak veya Satın Almak Câiz midir? .
· Cemaat/Teşkilât İmamlığı
· Aziz (sint, saint)
· İstihazalı Kadının Temiz Kabul Edildiği Hallerde Uyması Gereken Hususlar
· Müdâfaa
· İnzâr
· Mekrin Genelde Kötülükte Kullanılması
· d) Kölelik
· Evlilik

Son Okunanlar
· Tasavvuf
· Vahy-i Metlüv- Vahyi Gayrı Metlüv (Okunan vahiy ve okunmayan vahiy)
· Hidâyet İçin Gerekli Şartlar, Hidâyete Lâyık Olmak.
· Elçilere İtaat Etmemeleri
· Zekâtı tehir etmenin dünyevî cezası
· Kur’an-ı Kerim’de Lânet
· İslâm'da İnsan Hakları
· Günahlar ve Günahkârlarla İlgili Sünnetullah/Allah’ın Değişmez Yasaları a- Kim Günah ve Kötülük Yaparsa Cezâsını Bulur
· e- Nifak (İnançta İkiyüzlülük)
· Tartışmada ve Münakaşada Güzellik



Kavramlar Ansiklopedisi     A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T V Y Z 0 1 2 3 4 5 6 7 8 9

Tasavvuf

Tasavvuf
Tasavvuf   Bilindiği üzere Kur'ân-ı Kerîm, Allah Teâlâ'nın, hiç bir şeye benzeme­di­ğini (bununla birlikte bütün varlıkların dışında ve) onların yaratıcısı ol­du­ğunu ifâde etmektedir (42/Şûrâ, 11). Oysa tasavvuf, esas itibariyle Allah'ın, her şeyin öz kaynağı olduğunu sa­vunan spiritüel ve spekülatif bir düşüncedir. Dolayısıyla tasavvufa göre kâinâtta ne varsa her şey (hâşâ!) onun bir parçasıdır. (Tasavvufçular bu inanış biçimini, özet olarak Farsça “Heme-ost = Her şey O'dur” deyimi ile açıklarlar. Tevhîdi savunanların karşısında zaman zaman düştükleri sıkıntılar­dan kurtulabilmek için bu deyimi “Hemez ost (Heme ez ost) = Her şey O'ndandır” şeklinde değiştirirler. Tabiatıyla bu, spekülasyondan başka bir şey değildir.) Tasavvufun temel taşı bu­dur. Kur'ân-ı Kerîm'e göre insan, sırf Allah'a kulluk etmek için yaratılmış­tır. İnsan yaratıktır ve Allah'ın kuludur (51/Zâriyât, 56). Tasavvufa göre ise insan Allah­'ın tecellîsidir; O'nun bir sûretidir; hatta O'nun bir parçasıdır... Binâena­leyh O'na âşık olmalı, yeniden O'na dönmeli, O'nda eriyip bütün­leşmeli ve O'nunla birlikte ölümsüzleşmelidir. İşte özetle tasavvuf budur. Nitekim Hallâc-ı Mansur, Ömer Hayyâm, Şihâbuddîn Suhreverdî, İbn Atâillâh el-İskenderî, Ferîduddîn-i Attâr, İbn'ul-Fârıd, Muhiddîn-i Arabî, Molla Cami ve Abdulkerîm el-Ciylî gibi mutasavvıflar, tasavvufu böyle an­lamış ve açıkça böyle işlemişlerdir. Onların bu anlayışlarının, Sünnî Türk tarîkat çevreleri tarafından acaba neden çok farklı yorumlanmakta olduğu ve Kur'ân'daki iman kavramıyla neden âdetâ zorakî şekilde uzlaştırılmaya çalışıldığı ise yorumcuların en­telektüalitesini ve kişiliğini ortaya koymaktadır. Nitekim Nakşîlerin dene­ti­mindeki okullarda, Kur'ân kurslarında ve medreselerde bir yandan Ömer Nesefî ve Muhammed Birgivî gibi selefî eserler bırakmış, hatta tarîkatçılara karşı mücadele vermiş şahsiyetlere âit kitaplar okutulmaktadır. Diğer yandan, Rabbânî gibi neşvesini Hind mistisizminden almış rûhânîle­rin, Kur'ân ve sünnetle hiç bir şekilde bağdaşmayan râbıta ve benzeri Patan­jalist düşünce ve inanışları insanlara aşılanmaktadır. Tabiatıyla bu çok bü­yük bir çe­lişkidir ve Nakşîbendîlerin, hem genel anlamda düşünce yapı­sını, hem de İslâm'ı nasıl anladıklarını gözler önüne seren bir ibret levhası­dır. Merhum Mehmed Akif Ersoy işte bu ibret levhasını âdetâ kıvranarak elem, acı ve çaresizlik içinde seyrederken bu kafa yapısı hakkında belki cilt­lerle anlatmak istediği şeyleri şu iki mısrada özetlemeye çalışmıştır: “Sürdüler Türk’e tasavvuf diye olgun şırayı; / Muttasıl şimdi hakikat kusuyor Sıtkı Dayı.!”[1] Evet tasavvufçular mistisizmi İslâm'la uzlaştırmak için çok zorlanmış­lardır. Onların kendilerini neden bu kadar zorladıklarını anlamak güç de­ğildir. Çünkü dikkat edilirse tarîkat çevreleri, “vahdet-i vücûd”, “işrâk” ve “meşşâiye” gibi tasavvufu tarih boyunca türlü biçimlerde şekillendirmiş olan felsefelerin gündeme getirilmesinden çok çekinirler. Hatta bu felsefe­lere yöne­len dikkatleri dağıtmak için gerektiğinde menkabelere, âyinlere ve râbıta gibi tarîkat disiplinlerine ağırlık vererek yoğun bir yatıştırma faâliye­tiyle çözüm arayışı içine girerler. Bunun nedeni gâyet açıktır. Çünkü Hind-İran dinlerinin ve Yunan fel­sefesinin etkisi altında birikimlerini zenginleştirmiş olan tasavvufun eğer perde arkasındaki gerçekleri, günün birinde yorumların boğuntusundan kurtulup meydana çıkacak olursa bu akımın, Nakşîbendîliğe ve on­dan râ­bı­taya kadar uzanan zincirin sihri bozulacak ve halkalarının tamamı bir anda çözülüverecektir. Bunun ise ne demek oldu­ğunu uzun uzadıya anlat­maya gerek yoktur. Çünkü böyle bir durum, tarîkatın da, şeyhlik saltanatı­nın da, bu masallarla uyutulmuş yığınların, tatlı ve renkli rüyalarının da sonu ola­caktır. Üstelik Nakşîbendî Tarîkatı, asırlar boyu emek verilerek (!), âdetâ dantel gibi işlenerek bugüne kadar getirilmiş olan İslâm'ın Türkleşti­rilmiş şek­lidir. Dolayısıyla “Türklük” denince içi kı­pırdayan hemen her “dindar” kişi, (gerçekleri kavrasa bile vicdanındaki direnişe rağ­men) bu tarîkatı da­ima Türk milletinin nâmusu olarak görmeye devam et­mek isteyecektir; Bu­nunla birlikte tarîkatın tasavvufla olan ilişkisi kadar, tasavvufun da kayna­ğını sırf İslâm'dan aldığı noktasında Nakşîbendî şeyh­leri her zaman en şid­detli şekilde direnecek­lerdir. Onun için önemle belirtmek gerekir ki esasen bu yolu izleyenler, -vicdanları te­reddütlerden korumak ve Nakşîbendîliğin sürekliliğini sağ­lamak amacıyla- tarîkattan da râbıtadan da önce tasavvufa Kur'ânî bir açık­lama getirmek zo­runluğunu daima hissetmişlerdir, bundan sonra da hisse­deceklerdir. Kur'ânî kavrayış erdemine ulaşabilmenin en güzel ölçüleri ancak Hz. Peygamber (s.a.s.)'in yaşamından alınabilir. Ve bu münasebetle hemen ifade edilmelidir ki Hz. Peygamber (s.a.s.)'in yaşamında en ufak bir tasavvufî eği­lim yoktur! İşte kanıtları: 1. Hz. Peygamber (s.a.s.), her şeyden önce yaşamı, rûhânî ve seküler ol­mak üzere birbirinden kesin şekilde ikiye ayırmamıştır. O, bütün hayatında rab­bânî bir çizgi izlemiştir. Yani, Üzerine inen vahyin derin coşkularını içinde yaşarken ibâdetlerini, Kur'ân'ın belirlediği ölçülerde sınırlamış ve bu ibâdet­leri yine Kur'ân'ın tarif ve emirleri doğrultusunda (hayatın her tara­fına serpilmiş biçimde) sosyal dinamikler olarak icrâ etmiş ve ettirmiştir. Çok kişisel olan nâfileler ve duâlar hâriç, namaz, oruç hac ve zekât gibi ibâdetler, gerek Hz. Peygamber (s.a.s.)'in, gerekse ilk Müslümanların hayatında askerlik yapmaktan, atış eğitimi görmekten, düş­mana karşı savaşmaktan, hatta ticaret yapmaktan, tarlada pazarda evde ça­lışmaktan, ya da kitap okumaktan ve ders vermekten farksız bir ruh ve an­layış içinde uygulanmıştır. Dolayısıyla İslâm'da mânevî ya da rûhî cephe denebilecek yaşam tarzı işte budur ve bu kadar doğaldır. Aksine, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in hayatında çileler, âyinler, semâlar, zikir halkaları, “hû” çekmeler, enstrüman ve raks­lar, beş binlik virdler, râbıta ve meditasyonlar asla yoktur. Çünkü namazın, orucun, hac ve zekâtın nasıl ki hiç bir tasavvufî yönü yoksa, vahyin inme­sine az kala, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in geçirdiği kısa uzlet günleri de, asla ta­savvufî bir çile değildir. Bilakis Allah Teâlâ'dan gelen bir yönlendirme ve O'nun yüce irâdesine bağlı bir terbiyedir.  Rasulullah (s.a.s.), üstleneceği çok önemli göreve alışa­bilmek için âdetâ içgüdüsel olarak özel bir eğitim ortamına havâle edilmiş, Allah Teâlâ'nın en büyük ve en son elçisi olarak bütün insan­lığa getireceği mesajı yüklenebilmek ve metafizik iletişime bünyeyi hazır­lamak için İlâhî bir itilişle huzurlu ve sâkin bir atmosfer içine çekilmiştir. O'nun bir Allah elçisi olarak yaşadığı özel ve yüksek halleri genellemek ve başkaları için de aynısını düşünmek doğru değildir! Bu nedenle O'nun bütün hayatı sırf rabbânîdir; rûhânî ve ruhbânî değildir. Halbuki sûfîlerin hepsi, bu anlayışın tam tersine büsbütün rûhânî bir yaşam sürdürmüşlerdir. Hatta bazılarının hayat ve gidişâtı hem rûhânîdir, hem de rûhbânîdir. Onlara göre insan için, biri dinsel (mistik), diğeri ise dünyasal (seküler) olmak üzere birbirinden çok farklı iki yaşam tarzı vardır, ya da olmalıdır. Dolayısıyla bütün hayatları boyunca biri dinî, diğeri ise dünyevî olmak üzere -âdetâ kalın bir duvarla ayrılmış- birbirine tamamen yabancı iki dünya arasında bocalayıp durmuşlardır.  Nitekim bu sebepledir ki çağdaş tasavvufçular da aynen, hayata din ve dünya olarak iki açıdan bakan Hristiyanlar ve onların izindeki laikler gibi düşünmektedirler. Türkiye'de mistik toplulukların, laiklerle uzlaşırken Müslümanlara sıcak bakmamaları belki de psikolojik olarak bu görüşten kaynaklanmaktadır. Unutmamak gerekir ki bu görüş, tarikatçılarla lâikler arasında önemli bir ortak paydadır. Onların,  (kitap ve sünnette yeri olmayan) semâ, Hatm-ı Hâcegân ve râbıta gibi çeşitli biçimlerde âyin ve ibâdet düzenlemeleri de büyük ihti­malle bu bocalamanın onlar üzerinde doğurduğu ağır stresten kurtulmak ve rahatlamak içindir. Ayrıca bu davranış, Allah'a kulluk etmede Hz. Pey­gamber (s.a.s.)'in ibâdet miktarını azımsamak gibi bir eğilimi de sanki haber vermektedir ki işte tasavvufun pek gözükmeyen bir cephesi de budur. 2. Hz. Peygamber (s.a.s.), toplum içinde ve halktan biri olarak sosyal bir yaşam biçimi sergilemiş, vahye dayalı misyonunu tanrısal bir kimlik içinde asla sunmamış, tam tersine onu bir insan olarak, çok doğal ve açık bir şekilde ortaya koymuştur. Örneğin, sevinmiş, üzülmüş, öfkelen­miş, danışmış, verdiği karardan vazgeçmiş ve özetle, mahrem olmayan hiç bir beşerî niteliğini gizlememiştir. Ayrıca Allah Teâlâ'nın, en büyük ve en son elçisi olmanın yanında dev­let kurmuş ve bizzat devlet başkanlığı yapmış, on binlerce kişiden oluşan büyük or­dulara komuta etmiş, ceza onaylamış ve infazlar sırasında hazır bulunmuş, devrinin İmparatorlarına ve devlet başkanlarına mesajlar ve elçiler gön­dermiştir. İşte olsa olsa İslâm budur. Tasavvufçulara gelince onların hemen hiç biri, böyle bir yaşam tarzını asla benimsememiştir. Kılık ve kıyafetlerine varıncaya kadar hemen bütün yönleriyle, herkesten çok farklı olmaya çalışmış, dünyadan el etek çekmiş ya da öyle görünmüşlerdir. İçinde yaşadıkları toplumun hiç bir derdine asla or­tak olmaya yanaşmamışlardır. Nitekim haçlı savaşları sırasında tasavvufçu­lardan birinin bile İslâm ordularına katıldığını ya da bu savaşlar hakkında bir tek kelime bile yazdığını tarihler salık vermemiştir! Ferîduddîn-i Attâr'ın, Buhâra halkını Moğollara karşı ayaklandırdığı eğer doğru ise bu, çok istisnâi bir olaydır. İşte rûhânîlerin, İslâm adına tarih boyunca dünya hayatına karşı göster­dikleri bu küskünlüğün arkasındaki temel neden, hiç kuşkusuz yine tasav­vuftur. Bütün bu özellikler, tasavvufun kavram olarak mistisizmden başka bir şey olmadığını kesin şekilde ortaya koymaktadır. Nitekim tasavvufu savu­nan ve onu İslâm'ın rûhî cephesi olarak açıklamaya çalışan çağdaş İlâhî­yatçı-tasavvufçular da bu iki kavramı aynı anlamda kullanmaktadırlar.  “Tasavvuf” yerine, Nakşîbendî şeyhleri tarafından “Mistisizm” terimi­nin hiç kullanılmaması, kültürel yetersizlikten kaynaklanmaktadır ki bu da ta­savvufla uğraşanların başka bir çelişkisidir. Çünkü tasavvuf da aynen felsefe gibi hem söz hem anlam bakımından Yunan kaynaklıdır. Nasıl ki felsefenin aslı filozofi (philosophy) ise, tasavvufun da aslı teozofi (theosophy) dir. Her ikisi de eski Yunanca’dır. Ama başta Nakşîbendîler olmak üzere tasavvufla uğraşan insanların hemen tamamı bu gerçeği anlayabilecek kültür ve bilgiden daima yoksun bulunmuşlardır. Tasavvuf sözcüğünün Arapça suf’, safâ, ya da suffe’den geldiğini ileri sürenlerin tümü yanılmışlardır. Bu yanılgının en büyük nedeni ise Milâdî 850’den sonra başlayan ve 1850 yıllarına kadar süren İslâm Tarihi’nin karanlık dönemindeki taklit ruhudur. Tarih boyunca İslâm'ı, tasavvuf karmaşası içinde boğmuş olan rû­hânîlerin hepsinde de esasen bu yetersizlik vardır. Ancak Kuşeyrî, Gazalî, Muhiddîn-i Arabî ve Suhreverdî gibi -Arap kökenli, ya da Arapça’yı çok iyi bilen- entelektüel tasavvufçuları öbürlerinden bu konuda ayırmak gerekir. Bunlar hem büyük ölçüde kitabî bilgilere sahip bulun­dukları, hem de yeni düşünceler ürettikleri için tasavvufa felsefî izah tarzlarıyla çekici biçimler kazandırmışlardır. Sonuç itibariyle İslâm’ı tasavvuf yoluyla dejenere etmiş zümreden sayılsalar bile bunların izlediği yol ayrıdır. Buna karşın, (özellikle Türk, İran ve Hind kökenli sufîler) geniş bir ufuktan yoksun idiler. Bu sebepledir ki İslâm'ı tasavvufî içeriklerle günümüzdeki şekillere kadar sürüklemiş olan tarîkat liderleri büyük ihtimalle Hind-İran mistisizminden bilinçsizce etki­lenmişlerdir. Aslında  -gizlenmiş olsa bile- bu etkilenme, bazı tarikat şeyhlerinin zaman zaman müşriklerin mistik coşkuları karşısında derin hayranlık duygularına kapılmış olduklarını haber vermektedir. Bunun örnekleri Hindistan’da sık sık yaşanmıştır. Bununla birlikte, hele rûhânîliğin güçlü ihtimalle bir psikoz olduğuna bakılırsa bu etkilenmenin hangi sınırlara varabilmiş olduğunu tahmin etmek kolaydır. Dolayısıyla tasavvufla uğraşanlar, kötü niyetli ve maksatlı olmakla suçlanmasalar bile en azından kültürel yetersizlikleri, sınırsız ha­yâle daya­nan ütopik anlayışlarıyla birleşince onların, şirk dinlerinden tah­min edile­meyecek aykırılıktaki düşünce ve inanış biçimlerini alıp İslâm'a mal etmiş olabilecekleri ihtimali güçlenmektedir. Tasavvuf gerçeğinin kaynağını, amacını ve çizdiği yolu bir nebze açık­lığa kavuşturmak gerekirse onu, şu üç başlık altında özetlemek mümkün­dür: “Seyr-u sülûk”, “Ma’rifetullah”, “Kemâl”. Tasavvufun Allah'a ilişkin öğretisi, işte bu üç kavramın ayrıntılarından oluşur. 1. Seyr-u sülûk: Bu kavramla mistik bir eğitim sistemi amaçlanmakta­dır. Bu sistem ise, çeşitli alıştırma, düşünme ve uygulama aşamalarından oluşur. Tasavvuf yolcusu -sözde- bu aşamalardan sıra ile geçerek olgunlaşır. Tasavvufun, tarih boyunca birçok din ve felsefeden beslenerek kurum­laştırdığı söz konusu aşamalar boyunca uygulanan kurallar ve yapılan egzer­sizler yaklaşık olarak şu isimler altında işlenir: Biat, tevbe, tarîkat, çile, mücâhede, halvet, uzlet, mâsivâdan istiğna, zühd, kanâat, sabır, tevekkül, teslimiyet, tefvîz, tefeyyüz, telakkun, tefekkür, murâkabe, râbıta, rûhâniyetten istimdâd, zikir ve vird. Bunları başarıyla yapan yolcu, sonunda bir vecd (kendinden geçme) hali yaşar. Burada hatırlatmak gerekir ki, bu terimlerin çoğu, lügat olarak İslâm'a âittir. Zaten bütün tasavvuf doktrinleri, esâsen bâtıl dinlere ve felsefelere âit kav­ramlarla Kur'ânî değerlerin sentezinden oluşturulmuştur. Ancak ya­bancı olanlara, yoğun Kur'ânî anlamlar yakıştırılmış, Kur'ânî olanlara da şirk nüanslarıyla câhilî içerikler kazandırılmıştır. Onun için vahyin ölçüle­rine göre İslâm'ı özümseyememiş olan insanlar, bu kavramların içeriğini analiz edemezler. Bunlara depolanmış olan yabancı anlayış ve inanış bi­çimlerini ayırt edemez, ayıklayamazlar. 2. Marifetullah: Yukarıda anlatılan eğitim sisteminin temel amacı, (İslâm'ınkinden farklı olarak) “marifetullah”tır. Yani Allah'ı, zatı ve sıfat­la­rıyla keşfetmek ve sonunda O'nunla birleşip bütünleşmektir. İslâm'ın amacı ise “ibâdetullah”tır. (Yani kişinin Allah'a inanması, Zatı hakkında düşünmemesi, buna mukabil eserleri üzerinde ibretle düşünmesi, sıfatla­rını bilmesi, emir ve ya­saklarına uymasıdır.) Tasavvuf yolcusunun, yukarıda anlatılan amaç uğruna yaşadığı mistik hal­ler ve -sözde- ulaştığı mertebeler ise şu isimler altında ve çok geniş şe­kilde işlenir: Allah aşkı (tarîkat, marifet, hakikat), vecd, sekr, sehv, vahdet, vücûd, şühûd, fenâ, beka, vuslat ve mahv. Bu noktada, “Allah'ta eriyip gitmek”, yani “ittihâd” ve “hulûl” söz konusudur! Tasavvufçulardan, örneğin Muhiddîn-i Arabî, Ferîduddîn-i Attâr ve Yunus Emre gibi bir kısmı, bunu açıkça ifade etmekten çekinmez­ken, diğer bir kısmı, kapalı yorumlarla bu inanış biçimini geçiştirmeye çalı­şırlar ve sözde “rüsûm âlimleri”nin bu espriyi anlamaktan âciz olduklarını ileri sürerler! 3. Kemâl: Bu aşama, sözde “vuslat” mertebesidir. Yani sofînin tırmanabildiği en uç noktadır. “Seyr-u Sülûk” denen eğitim sisteminden sonra bu seviyeye ulaşan yolcu, -gûyâ- sonunda “İnsân-ı Kâmil” olur; eksiksiz ve tanrılaşmış bir kimlik kazanır (Bk. Aynı referanslar). Bu derece olgunlaşmış olan insana ise velî (evliyâ) denir. O artık “ledünnî” bir ilme sahiptir; gayb âlemine vâkıftır, kalp­leri okur, zihinlerden geçenleri keşfeder, gizli dünyaları ve uzak meçhulleri ayan beyan bilir; orduların ön saflarında düşmana karşı savaşır; duâ ederse nimet, bedduâ ederse musibetler yağar; deniz üzerinde batmadan, ıslanma­dan gezebilir; bulutların üstünde uçabilir; Zaman ve mekân onun için kat­lanır, aynı anda, Mekke'de ve İstanbul'da namaza durur (!) Bütün bunlara karşın İslâm'da “takv┠yolu vardır. Bu da özetle Kur'ân ve Sünnetin ölçülerine titizlikle uymak demektir. İslâm'da en üstün mer­tebe işte bu takvâ mertebesidir (49/Hucurât, 13) ve bunu kazanan her Müslüman Kur'ân-ı Kerîm'in ifadesiyle “velî”dir.  “Onların üzerinde ne bir korku vardır, ne de üzülürler.” (10/Yûnus, 62). İki şeyle nitelenmişlerdir: Birincisi inanmak, ikin­cisi de Allah'ın emir ve yasaklarına titizlikle uymaktır (10/Yûnus, 62-63). Aksine, İslâm'da tasav­vufun empoze ettiği mitolojik bir evliyâlık ve ermişlik kesin­likle yoktur! Sonuç olarak şöyle dersek galiba pek yanılmış sayılmayız: Tasavvuf öyle hayâlî bir âlem düşüncesidir ki onu, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in gerçek hayatın­dan yansıyan İslâm'la gâyet kısaca karşılaştırmaya çalışırken bile çok büyük farklar saptayabiliyoruz. Öyle ise birikimlerinin örgüsü içinde Kur'ânî bir­çok değere de yer vermiş olmasına rağmen, temel, sistem ve amaç bakımın­dan İslâm'a bir hayli yabancı olduğu artık gün yüzü gibi ortaya çıkmış bulu­nan tasavvufun ve onun öğretisinden kaynağını alan her kurumun ihti­yatla karşılanması gerekir.   [1] M. Akif Ersoy, Safahât, Altıncı Kitap –Âsım-


Son takip: 22.02.2020 - 06:34
Konu ile alakali düsüncelerinizi yaziniz:



· b) Beslenme · Felâhın Yolu İman ve Sâlih Amel · Kadının Haysiyetini Ve Haklarını Elinden Almak İsteyen Günümüzdeki İslam Düşmanları Ve Onların Maşaları · Sâlih Amelin Sonuçları a- Güzel Bir Gelecek ve Mutluluk. · Şianın Görüşü · VARİS · 2) İsrailiyyat · 62) Rasûlullah · 7. İyilik ve Vefakârlık Müslümanın Tabii Halidir · SIFÂT-I SELBİYYE . · Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar · Ücretle Kur'an Okumanın Fıkıhtaki Yeri · Tevekkül; Anlam ve Mâhiyeti · Tevekkül Konusunda Dikkat Edilmesi Gereken Noktalar · 11. Allah’ın Yardımına Ve Geleceğin İslâm’ın Olacağına Tamamen İnanmak · Câhiliyye ve Hilm · 69) Sünnetullah · Sözlük Anlamı · YÜCE ALLAH’IN SIFATLARI HAKKINDAKİ ÂYETLERDE TE’VİLİN OLMAMASI · Hîle-i Şer’iyye .
· GİRİŞ · AF-AFV · AĞLAMAK-GÖZYAŞI · AHİD · ÂHİRETE İMAN · ÂİLE VE EŞLERİN GEÇİMİ · AKIL · ALLAH (C.C.) · ANA BABAYA İHSAN · ARZ VE SEM · ATALAR YOLU · ÂYET · ÂYETܒL-KÜRSÎ · AZİM VE TEVEKKÜL · BAKARA VE İCL (SIĞIR VE BUZAĞI) · BÂTIL · BELA-İMTİHAN · BESMELE · BUHL/CİMRİLİK · CÂHİLİYYE · CEHENNEM · CENNET · CİHAD · Dalalet · DİN · DİN GÜNÜ · DUA · DÜNYA · DÜNYA HAYATI · DÜŞMANLIK · ECEL · EHL-İ KİTAP · EMÂNET · EMR-İ Bİ’L-MA’RÛF VE NEHY-İ ANİ’L-MÜNKER · ENDÂD · ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI) · Esmau'l-Husna · ESMAULLAHİ'L-HUSNA · FAİZ · FAKİRLİK-ZENGİNLİK · Felah · FESAD · FETİH · FISK VE FÂSIK · FİTNE · FUHUŞ VE ZİN · GÂLİBİYET (ALLAH’IN YARDIMI VE ZAFER) · GAYB · GAZAP · GÜNAH · GÜZEL SÖZ · HAC · HAK-BÂTIL · HAKK · HAKKA BÂTILI KARIŞTIRMAK VE HAKKI GİZLEMEK · HALİFE-HİLÂFET · HALK (YARATMA) · HAMD · HARAM-HELÂL · HASENE-GÜZELLİK · HASTALIK · HAYIR-ŞER · HELÂK · HESAP · HEV · HİCRET · HİDÂYET · HİKMET · HİLÂFET-İMAMET · HIRSIZLIK · HÜKM-HÂKİMİYET · HÜZÜN-ÜZÜNTÜ · İbadet · İBLİS · İÇKİ VE KUMAR · İFSAD-İSLAH · İFTİR · İHLÂS · İHSAN-MUHSİN · İHTİLAF · İKRÂH · İLİM · İMAM · İMAN-MUMİN · İNCİL · İNFÂK · İNKÂR · İNSAN · İNSANLARA İYİLİĞİ EMREDİP KENDİNİ UNUTMAK · İNZÂR · İRTİDÂD-MÜRTED · İSLAMIN HAREKET METODU · İSLÂM-MÜSLÜMAN · İSRÂF · İSRAİL OĞULLARI · İSTİANE · İSTİÂZE · İSTİĞÂSE . · İSTİĞFAR · İSTİKAMET · İSTİKBÂR-MÜSTEKBİR · İSYAN-İTAAT · İTİKAF · İZZET-ZİLLET · KADIN · KÂFİR · KALB · KALP VE KALBİN MÜHÜRLENMESİ · KAN DÖKMEK · KARZ-I HASEN · KISAS · KITÂL-SAVAŞ · KİTAB-KUR'AN · KİTAPLARA İMAN · KIYÂMET · KÖLE-KÖLELİK · KORKU · KÜFÜR · KÜFÜR ÖNDERLERİ · LÂNET · MAĞFİRET · MAL-MÜLK VE MÂLİK · MÂSİYET · MEKR-TUZAK · MELEK-MELEKLERE İMAN · MESCİD · MESH (“AŞAĞILIK MAYMUNLAR OLUN!”) · MEYDAN  OKUMA  (KUR'AN'IN  İ'CÂZI) · MİLLET · MÎRÂS · MUHKEM VE MÜTEŞÂBİH ÂYETLER · MÜNAFIK-MÜNAFIKLAR · NAMAZ · NASARA-HRİSTİYANLIK · NEBİ-RASUL · NEFS · NESH · NİFAK-MÜNAFIK · NİKÂH VE TALÂK · NİSYÂN-UNUTMA · NÛR · ÖLÜM · ORUÇ · PEYGAMBER-PEYGAMBERLİK · PUT VE PUTA TAPMA · RABB · RİBAT-RABITA-MURÂBATA YAPMAK · RİYA · RIZIK · RUH · RUKÛ · SABİÎLER · SABIR · SÂLİH AMEL · SECDE · ŞEFÂAT · ŞEHİD · ŞERİAT · SEVGİ · ŞEYTAN · ŞİARLAR · SIDK/DOĞRULUK · SİHİR-BÜYÜ · SIRÂT-I MÜSTAKÎM . · ŞİRK · ŞÜKÜR · ŞÛR (İSTİŞÂRE/DANIŞMA) · SU VE YAĞMUR · TAAT · TAĞUT · TAHÂRET-TEMİZLİK · TAHRİF · TAKİYYE · Taklid · Takva · TÖVBE · TEVEKKÜL · TEVESSÜL-VESİLE · TEVHİD · TE’VİL VE TEFSİR · TEVRAT · TİCÂRET · TUĞYÂN · ÜLܒL-EMR · ÜMMET · VAHDET · VASİYET · VELÎ · YEME-İÇME · YEMİN · YÜSR-KOLAYLIK · ZALİM · ZEKÂT · ZİKİR · ZULÜM

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80


Google
 
Web ihya.org
CepAlem Gazeteler E-Kart E-Kitap Saglik Şiirler Sözlük
Kuran Meali Hadis Namaz Vakitleri Ingilizce Samil Fıkıh Fetva Rüya Tabiri
Kamus Hikayeler Forum Dini Terimler Haberler Oyun Resimler Ilahiler
Terimler isimler Sosyal Kavram Hadis Sözlügü imsakiye
Üniversite taban puanları ilmihal Rehber