sel
Rüya Tabirleri
Açılış  Giriş Sayfası Yap
Favori  Sık Kullanılanlara Ekle
MC ÜYE İŞLEMLERİ
Üyeadi:
Parola :
Ansiklopediler
Sponsorlu Bağlantılar
Secme Konular
· Kur'ân-ı Kerim'de İçkinin Haramlığı ve Yasaklanma Aşaması
· İslâm Kelimesinin Anlamları
· Nâs ve İnsan Kelimelerinin Anlam ve Mâhiyeti
· Allah'ın Kulu, Kulun Allah'ı Sevmesinin Belirtileri
· HAYY-KAYYUM
· Kur’an’da Ruh Sağlığı, Psikolojik Denge ve Huzur
· a- Hudûs Delili
· İnsan İle Diğer Canlılar Arasındaki Farklar
· Hikmetin Kur’andaki Dört Anlamı
· Sâlih İnsan Kimdir?.

Burayada Bak
· Müderris
· Birden çok Kadınla Evlenmenin Şartları
· Rûhânî
· Septisizm
· Titan
· Atalarının Dinine Uymaları
· 3- Toplumda Tevhid
· Başta Yahûdiler Olmak Üzere Ehl-i Kitab’ın Çoğu, Kâfirlerle/İnkârcı Ateistlerle Dostluk Ederler
· Arbede
· İnhinâ
· Nükabâ
· Câhiliyyenin Bir Başka Yönü
· İctihadlar Bağlayıcı mıdır? .
· İslam’a Göre Din Gerçeği
· Bu İsmi Bilmenin Faydaları

Son Okunanlar
· Râbıta, Meditasyon ve Yoga
· Fesatçılara Verilen Ceza.
· Ölüm de Bir Nimettir
· Ali-İlâhîler (Aliyyullahîler)
· Seriyye
· Kadınlarla; Özellikle Ev ve Çocuklar Konusunda İstişârenin Önemi
· İslâm'ın Eksizliği ile Beşerî Sistemlerin Yetersizliği
· Vesvese
· İtaat; Anlam ve Mâhiyeti
· 8- Silah Edinmemek



Kavramlar Ansiklopedisi     A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T V Y Z 0 1 2 3 4 5 6 7 8 9

Râbıta, Meditasyon ve Yoga

Râbıta
Râbıta, Meditasyon ve Yoga:   Son şekli ile Nakşîbendîlikteki râbıta uygulamasının esasen hangi dü­şünceden ya da hangi inanış biçiminden esinlenilelerek karakterize edildi­ğini saptayabilmek için, Halid Bağdâdî'nin, Hindistan'a gitmeden kısa bir süre öncesinden başlayarak O'nun Irak'a dönüşüne kadar geçen zaman ke­siti içinde gerek yaşadığı olayları, gerekse etki alanına girdiği yabancı din ve kültür kaynaklarını her yönü ile çok dakik bir şekilde irdelemeye ihtiyaç vardır. Unutmamak gerekir ki ateş olmayan yerden duman çıkmaz. Madem ki Bağdâdî, çağımızda değil, daha yaşadığı günlerde yogacılıkla suçlanmıştır, o halde en azından meseleye kuşku ile bakmak lâzımdır. Ay­rıca Müslümanların, daha o zamanlar râbıtaya karşı ne kadar şiddetli tepki gösterdikleri, bizzat râbıtacıların duyduğu rahatsızlıklardan anlaşılmaktadır. Bu gerçek ise râbıtanın, İslâm'a bulaştırılmak istenen yabancı bir düşünce ve inanış şekli olduğunu, ayrı bir kanıt olarak ortaya koymaktadır. Görünürde, Müslümanların bu konuda sıkça tekrar etmiş itirazlarını kanıtlayan yazılı açıklamalar hemen hemen yok denecek kadar az olmasına rağmen râbıtacıların kopardığı velveleye bakılacak olursa bu tepkilerin, as­lında sanıldığından çok daha fazla ve çok daha şiddetli olduğu anlaşılmak­tadır. Nitekim son zamanlarda bir tefsir yazmaya kalkışan gelenekçi Nakşî­bendîler, bakınız râbıtaya karşı çıkanlara nasıl ateş püskürmektedirler. Kimin ya da kimlerin râbıtaya tepki gösterdiğini açıklamadan aynen şu ağır ifadeyi kullanmaktadırlar: "Râbıtanın haram olduğunu ve ehlinin kâfir olduğunu söyleyenlere şa­şılır. Bunu râbıtanın lügat mânâsından mı, yoksa ıstılahî mânâsından mı almıştır? Yoksa bunu Allah'ın indirdiği kitapta mı görmüştür?" "O halde kişi Allah'tan korksun. O'nun, helâl ettiği bir şeyi haram say­mak, O'nun haram ettiği bir şeyi de helâl kabul etmekten ve böylece büyük bir hataya düşüp insanları da düşürmekten ve insanları, mâruf (şeriatın ve aklın kabul ettiği şey) den alıkoymaktan sakınsın. Ve ehli kıbleden hiç kim­seye kâfir diyerek, kendi kâfir olmasın."[1] Demek ki her kim ya da kimler ise, birileri, (hatta belki de birçok kimse­ler) çıkıp bu adamlara düpedüz kâfir demiş, onları açıkça küfürle suçlamış­lardır. Nakşîbendîler de onlara böylesine sert bir cevap vermeyi kendile­rince uy­gun bulmuşlardır. Şu halde ortalıkta inkâr edilemeyecek bir gerçek vardır. O da -râbıtayı İslâm'a bulaştırdıkları için- onlara kâfir demeyi bile göze alabilmiş bazı kim­selerin bulunduğudur. Bu noktada özellikle şunu vurgulamak gerekir ki (çok kısa sürelerle zaman zaman sekteye uğramış olsa bile) yaklaşık 1500 yıldır, bütün kanun ve kurallarıyla sürekli olarak yaşanmış, emir ve yasakları yüzyıllarca uygu­lanmış olan İslâm'ın herhangi bir ayrıntısının, hâlâ bilinmez olabileceğini sananlar, yalnızca bilgisizliklerini değil, aynı zamanda, İslâm'a ve Müslümanlara karşı saygısızlıklarını da ortaya koymuş olurlar. Hal böyle iken -sokaktaki sıradan insanlar şöyle dursun- Müslüman ay­dınlara, hatta İlâhîyatçılara ve âlimlere bile eğer râbıtanın ne olup olmadı­ğına ilişkin sorular yöneltilecek olsa bu şahsiyetlerin büyük çoğunluğunun, böyle bir şeyi hayatlarında bir kez bile duymadıklarını söyleyeceklerine çok büyük ihtimal vermek lâzımdır. Peki öyle ise eğer 1200 yıl boyunca (yani ortaya atıldığı 1800'lerin başına kadar) râbıta, Müslümanların büyük çoğun­luğu tarafından öğrenileme­mişse, Müslümanların böylesine kutsal bir görevi (!) yap­maktan yoksun kalmış olması na­sıl açıklanacaktır, ya da onların böyle bir vazi­feyi, (Nakşîbendîlere göre) böyle bir farzı (bazı Nakşîbendîler, râbıtanın farz olduğunu ileri sürmüşlerdir.) yerine getirmemiş olmaktan sebep acaba kimler so­rumlu tutulacak ve bu vebâl kimlere yüklenecek­tir?! Nakşîbendîler, râbıtayı mutlak sûrette İslâm'a mal etmek amacıyla bu soruya bir cevap aramak yerine eğer râbıtanın hangi çukurdan çıkarılıp or­taya konduğunu samimiyetle araştıracak olurlarsa hem bu sebeple içinde bocaladıkları bir sürü sıkıntıdan kurtulacak, hem de son 150 yıldır gelişen bu fitnenin sönmesine katkıda bulunacaklardır. Bu konuda onların fazlaca yorulmasına gerek de yoktur. Çünkü özel­likle aşağıda açıklığa kavuşturulacak olan bazı noktalar, râbıtanın esasen ne­relerden, hangi niyetlerle ve nasıl taşınıp ortaya getirildiğini belgesel bir şe­kilde kanıtlayacaktır. İşte bu noktalardan birinin konusu Halid Bağdâdî'nin, Irak'dan Hindistan'a yaptığı seyahattir. Burada insan, özellikle şu sorulara cevap aramadan edememektedir: Halid Bağdâdî, o gün için geçerli olan medrese geleneğine göre eğitimini emsallerinden çok daha iyi düzeylerde tamamladığı, ayrıca çevresinde sevi­lip sayıldığı halde İslâm Dünyası'nın, ilim ve kültür merkezlerinin bulun­duğu Ortadoğu'yu âdetâ elinin tersiyle itercesine terk ederek, hatta vatan­daşı bulunduğu Osmanlı Devleti'nin, doğu sınırlarının dışındaki kargaşa or­tamı içine kendini atarak acaba neden Hindistan'a kadar gitti? Oralara kadar gidip de bilinmedik ve keşfedilmedik neler öğrenebildi? Her gün biraz daha çöken Osmanlı Devleti'ne bu bilgilerle ne kadar faydalı olabildi? O günlerde İslâm Dünyası'nın başına örülen çoraplara, düzenlenen komplolara ne kadar engel olabildi? Onu Hindistan'da yetiştiren ve sözde "İki Kanatlı Halid" yapan (!) adam, Hind Müslümanlarından birinin bile derdine derman olamazken Bağdâdî'ye acaba ne kadar yardımcı olabildi? Çünkü o dönemde gerek Osmanlı Devleti ile ilgili olarak, gerekse Hindistan'daki Müslümanlarla ilgili olarak kapıyı çalan bir düzine tehlike­nin, göz açıp kapayıncaya kadar nasıl gelip her tarafı alt üst ettiği çok iyi bi­linmektedir. Bütün bunlardan sırf İngilizlerin, düzenleyip uygulamaya koyduğu komplolar bile bir çuval dolusu belgelerle ortadadır. Halbuki Halid Bağdâdî'nin, içini döktüğü ve sayfaları üzerinde ne iste­mişse onu açıkça dile getirdiği divanına bakıldığı zaman O'nun, sevdiği ve sevmediği her şeyi burada bulmak mümkün iken İslâm'ın ve Müslüman­ların gerçek düşmanları hakkında bu divanda tek kelimeye rastlanmamak­tadır. Halid, sözde Gulâm Abdullah-ı Dehlevî'nin, mânevî terbiyesini (!) al­mak üzere Hindistan'ın Cihânâbâd Kenti'ne varır varmaz kaleme aldığı bir kasidesinde çeşitli tehlikelerden kurtulmuş olmanın sevinciyle Allah'a şükrederken bu tehlikelerin başında “Azerbaycan Alevîleri”nin, “Anarşist Afganlılar”ın Kabil'i Peşâver'e bağlayan Hayber Geçidi'ndeki Mecûsî haydutların kötülüklerine varıncaya kadar her şeyi anlatmaktadır. Buna mu­kabil İngilizlerin işgali altındaki Hindistan'a, âdetâ can atarcasına girerken onla­rın Müslümanlar aleyhinde tezgahladıkları bin bir fitneden hiç birisi hak­kında tek söz bile söylememektedir. İlginç olan, Bağdâdî'nin bu konuda yakayı  ele verdiği şu ifadeleri kullanmış olmasıdır: "Turan ve Horasan halkı beni çok kınadılar. 'Eğer Müslüman isen, kü­für ülkesine gitmeyi nasıl kabul ettin?' diye!" "Dediler ki: 'Delhi'de küfrün karanlığı vardır.' Ben ise içimden dedim ki: “Eğer hayat suyunu aramakta isen, karanlığa gitmeyi göze almalı­sın...”[2] Şimdi bütün bu sorular ve çelişkiler ister istemez bazı karanlık ihtimal­leri çağrıştırmaktadır. O da Ma'ruf el-Berzenjî'nin ve Osman Hayâî Bey'in de ileri sürdükleri gibi, Bağdâdî'nin Hindistan'a yaptığı seyahatin arkasında birtakım esrârengiz amaçların bulunmuş olması ihtimalidir. Ancak eğer varsa bu amaçların içyüzünü tamamıyla aydınlatabilecek (râbıtadan başka) herhangi bir ka­nıta -itiraf etmek gerekir ki- şimdiye kadar henüz rastlanmamıştır. Şu var ki râbıta, ilk kez O'nun tarafından ortaya atılmamış olsa bile râbı­taya yepyeni bir içerik kazandırmak sûretiyle birinci derecedeki amacına ya da amaçlarına bu sûretle ulaşmak istemiş olabilir! Burada çok ciddi olarak şu iki soru insanın kafasını ister istemez kurca­lamaktadır: 1. Halid Bağdâdî, ölüm döşeğindeyken yazdırdığı vasiyetnâmesine acaba neden: "Zamanımda kurulmuş olan tekkelerin sayısını benden sonra ço­ğaltmayı­nız!"[3] şeklinde bir cümle koydurarak yaptıklarından âdetâ de­rin bir pişmanlık duyduğunu ortaya koydu? 2. Ününden sebep kıskanmış olsalar bile düşmanları neden O’nu ayrıca “yogilik”le suçladılar? Anlaşılan O'nun, durup dururken ve ortada hiç bir zorlayıcı sebep yok­ken, her türlü tehlikeyi göze ala­rak tam bir yıl boyunca en çetin şartlarda yolculuk yapmak sûretiyle Hindistan'a gitmesinde hâlâ bilinmeyen çok önemli sırlar bulunmaktadır! Başka bir soru daha var: Diyelim ki Halid Bağdâdî, hemen bütün Nakşî rûhânîleri gibi baştan beri zaten bir iç aydınlığa ulaşmıştı (?) Peki bu ulu şahsiyet acaba neden önceki pir­leri gibi “Üveysîlik” yolu ile (henüz ha­yatta bulunan) Hindli şeyhinin him­metinden istifade edemedi de ta oralara ka­dar gitmek zorunda kaldı? Ya da farz edelim ki ilk başlarda kendisi bu denli telepatik iletişimi henüz kurabilecek olgunluğa erişmemiş idiyse, onu “mânevî işa­retiyle” ta Hindistan'a kadar “mıknatıs gibi çeken” pîri neden “himmet ve bereketiyle” tüm evliyâlık meziyetlerini ona ışınlayamadı? Yoksa tellerde kopukluk mu vardı?! Ayrıca şunu da sormak gerekir: Halid'i iki kanatlı yapmak için Hindli Gulâm Abdullah, acaba uzak mesafeden dolayı mı himmetini Irak'a yolla­yamadı da onu, dervişlerinden Mirza Rahim Allah Big aracılığıyla yanına çağırdı; yoksa bunun başka bir nedeni mi vardı? Doğrusu Nakşîbendîlerin bu çelişkiyi nasıl açıklayacaklarını merak etmemek elde değil! Sonuç olarak şunu söylemek gerekir: Bu seyahatin arka planındaki asıl önemli gerçekler belki ebediyete kadar gizli kalabilir; Müslümanlar da Bağdâdî hakkında bir önyargının sorumluluğu altına girmek istemez olabi­lirler. Fakat o dönemde haçlı dünyasının, İslâm âlemini perişan etmeye yönelik sinsi faâliyetlerinde onun, sırf bu râbıta fitnesi ile bir fi­gü­ran olarak çok daha tehlikeli amaçlar için kullanılmış olabileceği kuşkusu daima zi­hinleri kurcalayacaktır! Unutmamak gerekir ki İslâm'ı paramparça etmek için sahnelenen Kadıyânîlik ve Bahâîlik komplolarının senaryoları da yine oralarda ve benzer yollarla hazırlanmıştır! Onun için eğer Nakşîbendîler, Kadyânîliğin ve Bahâiliğin ne olduğunu anlayabilecek kültür ve bilgiye sahip bulunsalardı, mutlaka kendi tarîkatlarının nasıl oluştuğunu ve Bağdâdî gibi öncülerinin kişiliğini araştıracak, bu sâyede gerçeklerin büyük bir kısmını öğrenme olanağını bulacaklardı.   Nakşîliğe temel bir kural olarak yerleştirilmiş bulunan râbıtanın kayna­ğına gelince, esasen bu konuya ışık tutan ipuçları ve aydınlatıcı bilgiler çok önemlidir. Bunlar ortaya konmadan râbıtanın çürütülmesi kolay değildir. Nitekim râbıtayı kestirme yoldan reddetmek, Nakşîbendîlikle ilişkisi olmayan duygusal mizaca sahip Müslümanımsı “dindarlar” üzerinde bile çoğu kez iknâ edici bir etki uyandırmamaktadır. Kaldı ki bu tarîkatın atmos­ferini soluyarak, rûhânilerinin telkinleriyle yıllarca şartlanarak, dış deko­rundan etkilenerek yaşamlarının büyük bölümünü bu şekilde geçirmiş fa­natik mürîd ve dervişlere “Râbıtanın esin kaynağı Budizm’dir.” diye kestirip atmak, onların iç dünyasında büyük depresyonlara, hatta beklenenin üs­tünde şiddetli tepkilere yol açabilir. Çünkü onlar şeyhlerinin yanılmazlığına kesin şekilde inanmaktadırlar! Tarîkat rûhânîlerinden birinin adı anıldı­ğında ona "Kaddesellahu sirrehû" diye yaptıkları lâhûtî duâ şekli bile, onların, pirlerini nasıl tanrılaştırdıklarını açıkça kanıtlamaktadır.[4] ("Kaddesellahu Sırrehû": Bütün tarîkat bağlıları­nın, kendi uluları için kullandığı özel ve yüceltici bir duâ şeklidir. Ayrıca “Kaddesellahu Sırrehu’l Azîz” ve “Kaddesellahu Rûhahû”  şeklinde de duâ ederler. Bu duânın kaynağı Hristiyanlıktır. Çünkü Rûhânî kişilik Hristiyanlıkta vardır ve on­lara göre rûhânîler kutsal kişilerdir. Hristiyanlıkta, -sözde- günahlardan münezzeh sayı­lan ve­lîlere, özel bir sıfat verilir. Bunlara, Hristiyan Araplar “Kıddîs” derler. Bu sözcük: “Mukaddes şahsiyet” demektir. Nitekim Papa’dan söz ettikleri zaman O’nu, “Kadâse'tul-Bâba” şeklinde özel bir unvanla anarlar ki bu, Mukaddes Papa Hazretleri demektir. Batı dillerinde bunun karşılığı “Saint=sen” ve “San”dır. Saint Benoit (Sen Benua) ve San Marco (San Marko) gibi... “Kaddesellahu Sirrahû”  duâsının anlamına gelince “Allah onun sırrını takdîs etsin” demektir. Bu duâ şeklinden öyle anlaşılıyor ki tarîkat bağlıları, büyükleri hakkında şöyle düşün­mektedirler: "Onlar, (yani evliyâlar), artık Allah'ın rahmetine muhtaç değildirler. Ancak O'nun il­tifat ve övgüsüne muhataptırlar." Bu ilgiyle açıklanması gereken üç önemli nokta vardır: Birincisi şudur: Peygamberler (aleyhimusselâm) hazerâtı da dâhil, herkes ve her şey, istisnâsız Allah Teâlâ'nın rahmetine muhtaçtır. Hiç kimse O'nun merhametinden müstağnî değildir. İkincisi: İslâm'da mü’min kişinin duâsı Kur’ân ve sünnetten rûhunu almalıdır. Bu her iki yüce kaynakta da “Kaddesellahu Sırrahû” gibi bir duâ şekline rastlamak mümkün değildir. Ne Hz. Peygamber (s.a.s.), ne ashâbından biri, ne de tabiîn hazerâtından hiç kimse, mü’minleri böyle bir duâ ile anmamıştır. Bilakis ümmetin bu büyükleri birbirlerine şu ifadelerle duâ et­mişlerdir:  “Rahimekellah; rahimekillâh”: Allah sana rahmet eylesin. “Yerhamukellah; yerhamukillâh”: Allah sana rahmet eylesin. “Rahimehullah - Rahimehallah-...” : Allah ona rahmet eylesin. “Rahmetullahi Aleyhi; Aleyha...”: Allah'ın rahmeti onun üzerine olsun. “Radiyallahu Anhu –Anha – Anhuma – Anhum -...”: Allah ondan (onlardan…) râzı olsun, vs. Üçüncüsü: “Tenzîh” ve “Takdîs” edilmeye gelince, bu ancak Allah Teâlâ'ya yaraşır. Nitekim me­leklerin: “... Biz Seni, överek tüm eksikliklerden tenzîh ediyor ve Seni takdîs ediyoruz.” şeklinde Yüce Allah'a cevap verdiklerini Kur’ân-ı Kerîm kaydetmektedir (2/Bakara, 30).[5] Dolayısıyla yukarıda söylendiği şekilde yapılacak fevrî açıklamalar, Yüce Kur'ân'ın öngördüğü hikmete de aykırıdır. Çünkü tarîkat bağlısı olan in­san, mistisizmin derûnî etkilerini, gönül dünyasının derinliklerinde büyük bir coşku ile yaşar. Bu bakımdan onu, önyargılarından arındırmak; engin duygularından­ soyutlamak; dalgaları arasında yüzdüğü hayâl âleminden onu kurtarmayı göze almak ve aklın isâbetli kılavuzluğunda onu Kur'ân'ın aydınlık ortamına çekmeye ça­lışmak, dünyanın belki de en zor işidir. Sebebine gelince, hemen bütün tarîkatlarda ve özellikle Nakşîbendîlikte öyle abartılı bir evliyâcılık mitolojisi vardır ki zaten her mürîd şeyhini en büyük evliyâlardan sayar. Nitekim tarîkatın gizli öğretilerinde evliyâ peygamberlerden daha üstündür. Nakşîbendî şeyhleri arasında çok az kişi bu sırrı ağzından kaçırmıştır. Bunlardan biri de Hasan Lûtfi Şuşud’dur. Bu şahıs aynen diyor ki: "Velâyet, fenâya varmış kimsenin hâlidir. Nübuvvet mertebesinden uludur. Bazı enbiyâ hazerâtı velâyete de sâhib olmuşlardır. Lâkin her velîde nübuvvet-i tarifiyye veya tebliğiyye mevcûd olagelmiştir."[6] Bu belgesel ifâde ile çarpıcı bir şekilde kanıtlandığı üzere her tarikat şeyhine, (insanüstü güçlere sahip) velî diye inanılan ve onu peygamberlerden üstün tutan; hatta -tabir caizse- onu fizik bir ilâh olarak kabul eden zihniyet ve inanışa sıkı sıkıya bağlı kimseyi, eğer gerekli ortam ve şartların oluşmasın­dan önce râbıtanın içyüzü hakkında aydınlatmaya kalkışırsanız bu, bir bakıma tanrılaştırılmış tarîkat şeyhini, can fedâ mürîdinin yüzüne karşı ya düpedüz ya­lancı bir sah­tekâr, ya da kapkara bir câhil diye nitelemek sûretiyle onun bütün dünyasını alt üst etmek anlamına gelecektir ki böyle bir davranışın ne gibi sonuçlar getireceğini tahmin etmek güç değildir. Nakşîliğin tılsımlı ekseni ve ağırlık merkezi sayılan râbıtanın esin kaynağını araştırırken onun olgunlaşma süreci içinde tarikatı, Hind mistisizminin, İslâm'a uyarlan­mış şekliyle yaşayan rûhânîlerdeki hayat tarzına önce bakmakta yarar var­dır. Bunların ba­şında hiç kuşkusuz Gulâm Abdullah-ı Dehlevî gelmektedir ki Halid Bağdâdî'yi işte bu kişi yetiştirmiştir. Ünlü Nakşî Şeyhi Kasım Kufralı, bizzat kendisinin de halkalarından biri olduğu bu tarîkatın pirlerinden Gulâm Abdullah'ı, yukarıda işaret edi­len yaşam tarzı içinde aynen şu sözlerle anlatmaktadır: "Hind muhitinde, zâhidlerde daima görülen sahralarda gezme, et ye­meme ve türlü işkenceler dolu bir riyazât hayatı geçirme gibi haller bu zatın da günlük hayatını işgal ediyordu."[7] Kufralı’nın, bu şahsı yetiştiren Mirza Mazhar Cân-ı Cânân hakkında söylediği sözler de yukarıdaki ifadeye çok benzemektedir. Görüldüğü üzere böyle bir yaşam biçimi ne Hz. Muhammed (s.a.s.)'in, ne de sahâbîlerinden herhangi birinin yaşam tarzına benzemektedir. Doğrusunu söylemek gerekirse Hindli spiritüalist Budha Guatama ancak bu şekilde yaşamıştır. Dolayısıyla râbıtaya son şeklini veren Bağdâdî'nin Hindistan'a giderek, Budha'yı örnek almış olan böyle bir insanın denetiminde bir yıl egzersiz yapması, râbıtanın kaynağı hakkında insanı ilk kuşkulandıran bir ipucu oluşturmaktadır. Halid Bağdâdî'nin divanına şöyle bir göz gezdirmekle onun ne kadar duygusal bir kişiliğe sahip bulunduğu hakkında yeterli bir izlenim edinmek mümkündür. Bu nedenle onun şöhretinden yararlanan şeyhler bu divanı daima mürîdlerinden gizlerler. Rabbânî'nin karmaşık ve pek anlaşılama­yan mektuplarını hemen her münasebette ortaya koydukları halde Bağdâdî'nin açık seçik divanından onlara bir tek mısraı bile okuyup açık­lamazlar. Hatta bu divanın gündeme getirilmesi ihtimallerine karşı son de­rece kıvrak dav­ranır, dikkatleri dağıtırlar. Sebebine gelince, tipik Nakşî mür­îdlerinin, zih­ninde imparatorlardan çok daha heybetli, peygamberlerden daha kutsal bir kişilik içinde canlanan ve böylece anımsanması gereken Bağdâdî gibi bir tarîkat mürşidine âit di­vanda aşktan, meşkten söz edildiği anlaşılırsa bu, onun zincirine bağlı bir halkadan ibaret olan şeyhin, kendi mürîdleri nazarında basitleşerek onlar üzerindeki otoritesini kaybetmesi demektir. İşte buna benzer birtakım spekülasyonların arkasında gerçek yanları gizli tutulmaya çalışılan Bağdâdî'nin bu kişiliği, râbıtanın kaynağını arayan insan için yine çok önemli bir ipucu oluşturmaktadır. Aslında Bağdâdî'nin yogadan, nasıl olmuş da bir râbıta yaratmış olabil­diği meselesini tam mânâsıyla aydınlatabilmek için önce Budizm'i, ondan sonra da yogayı çok iyi incelemek gerekir. Çünkü şurası açık bir gerçektir ki Nakşîbendî şeyhlerinin çoğu ilim ve kültürden yoksundurlar. Onlardaki bilgi fukaralığı eskiden beri bilin­mekte­dir. Bu nedenledir ki bir Nakşî cemaati arasında şeyhin çevresini oluş­turan câhil kalabalıkları, ona yakın olan üst düzey bir klik yönetir ve yön­lendirir. Doğrusunu söylemek gerekirse şeyhin bizzat kendisi de yine bu kurnaz bendegân takımı tarafından yönetilir ve yönlendirilir. Kasım Kufralı gibi eşine çok ender rastlanabilecek şahsiyetler hâriç, bu şeyhler ha­yat ve kâinât gerçeklerinden o kadar habersiz, o kadar çok karanlık bir dün­yada yaşamak­tadırlar ki kendi tarîkatlarının geçmişi hakkında bile efsane­lerden öte bir malumat sahibi değildirler. Onun için Nakşîbendî Tarîkatı'nın, yakın geçmişinden bir kesitin ger­çeklerini bile onlara anlatmak ve çeşitli din ve felsefelerden, birtakım inanış biçimlerinin bu tarîkata sızmış bulunduğuna ilişkin onları kısa yoldan iknâ etmek ne yazık ki mümkün değildir. Bu nedenle önce Budizm'i, ondan sonra da yogayı bir nebze tanıtmakta ve yoga ile râbıta arasındaki benzerlikleri gözler önüne sermekte sadece ya­rar değil, -gerçeklerin daha net ve rahat bir şekilde ortaya çıkması bakımın­dan- zorunluluk vardır. Bu ilgi ile şuna büyük bir ihtimal vermek gerekir ki, yaklaşık 170 yıl önce Bağdâdî'yi açık bir şekilde yogacılıkla suçlayan Ma'ruf el-Berzenjî, eğer Budizm ve yoga hakkında geniş bir bilgiye sahip olsaydı Bağdâdî'nin savu­nucuları karşısında pes etmeyecek ve O'ndan özür dilemek gibi bir du­rumda kalmayacaktı. Çünkü Bağdâdî hakkında: "O, Hindistan'a gitti, sihirbaz yogacılardan ders aldı ve İngiliz Hristiyanlardan bir din öğrendi. (...)"[8] diyebilecek kadar az çok bazı gizli şeyleri se­zebilmiş olduğu anlaşılan el-Berzenjî, eğer bu konuda geniş bir bilgiye sa­hip olmuş bulunsaydı râbıta ile yoga arasındaki inanılmaz benzerlikleri derhal saptayabilecek ve sonuç ne olursa olsun, (ilim kisvesini taşıyan bir şahsi­yet olarak) İslâm'ın tahrip edilmesine karşı asla susmak ve teslim olmak zorunda kalmayacak, aksine direnişini sürdürecekti. Dolayısıyla Berzencî örneği, o dönemde yaşayan ve büyük çoğunluğu, Nakşîbendîlerin tuzağına düşen mollaların, kültürel durumunu açıkça yan­sıtmaktadır. Çünkü birer İslâm âlimi ve evliyâ diye sonraki kuşaklara tanıtı­lan bu adamlar da eğer Berzenjî gibi yoga hakkında (veya daha kapsamlı bir ifade ile) İslâm'ın dışındaki diğer din ve felsefeler hakkında yeterli bilgiler­den yoksun olmasalardı Budizm'i İslâm'a uyarlamaya çalışan Nakşîbendî­lere âlet olmayacaklardı. Şu halde madem ki başta tarîkatçılar olmak üzere râbıtanın asıl kaynağı hakkında çoğunluk hemen hemen bir şey bilmemektedir, öyle ise meseleyi kökünden ele almak gerekir. Yani önce Budizm'in, keza onun disiplinle­rinden biri olan yoganın ve meditasyonun ne olduğunu çok iyi öğrenmek icap eder. Bu konudaki tarihî bilgiler eşelendiğinde Budizm'in ana yurdu olan Hindistan'ın, âdetâ başlı başına bir âlem olduğu görülür. Ilıman muson ik­liminin egemen olduğu yağmurlu, kesif ormanlarla kaplı, uçsuz bucaksız yemyeşil ovalarıyla, bitek ve bereketli topraklarıyla, kalabalık şehirleriyle, efsanevi mimarisiyle son derece ilginç ve insan psikolojisini derinden etki­le­yen bu coğrafyaya, tarihöncesi devirlerden başlamak üzere yüzyıllar boyu, çeşitli ırklar, ya saldırarak, ya da usul usul göç ederek gelip yerleşmişlerdir. Mundallar'dan, Santallar'a, Bhiller'den Gondlar'a, zenci Darvitler'den, Hind Ârîleri'ne ve Melanezya Irkı'na kadar çeşitli insan top­lulukları önce gelip buraları şenlendirmiş, arkalarında derin izler bırakmış­lardır. Bu bakımdan Hindistan, epeyce farklı bir antropolojiye sahiptir. Bu topraklara sonraları akın eden Persler'in, Moğollar'ın, Afganlar'ın, hatta Helenler’in ve Anadolu kökenli milletlerin, zaman içinde Hind potasında eridikleri de bir gerçektir. Dolayısıyla Hindistan, sosyal mozaik bakımından o kadar renkli, o kadar kozmopolit bir ülkedir ki tarih boyunca bu niteliğe sahip bulunmuş başka bir yer, hemen hemen yoktur. Hayranlık uyandıran müziği, göz alıcı sanatları, rengârenk giysiler ve takılar içindeki allı pullu kadınları ve bin bir türlü âdetleriyle; büyücülerin, üfürükçülerin, falcıların, medyumların, Hint fakirlerinin, dilenci râhiplerin gösteri kıyâmeti içinde cirit attığı cadde ve meydanlarıyla; Yoginlerin rüyalar âleminde uçarcasına tefekküre daldık­ları parklarıyla başlı başına birer dünya olan Hind şehirleri son derece büyü­leyicidir. Hindistan'ın ilginç yanları sadece bunlarla da sınırlı değildir. Bilakis buraya tarih boyunca gelip yerleşmiş olan milletler, insanın hayâl sınırlarını zorlayan o kadar çok din, felsefe, düşünce ve inanış biçimi türetmişlerdir ki bunları, ayrıntılarıyla yazıya dökmek, ilim adamlarını ve araştırmacıları yıl­larca uğraştırmıştır.   [1] Ruhu'l-Furkan: 2/78 [2] Halid Bağdâdî Divanı, Beyit: 46, 47 [3] Bk. Muhammed Muti' el-Hâfız-Nizâr Abaza, Ulemâ'u Demashk va A'yânuha 1/334 [4] Hasan Lûtfi Şuşud, İslâm Tasavvufunda Menâkıb-ı Evliyâ s.163 İstanbul-1958. [5] Kutsallık kavramı hakkında fazla bilgi için Bk. Ferit Aydın, İslâm'da İnanç Sistemi, s. 28-31 Kahraman Yayınları istanbul-1995 [6] Hasan Lûtfi Şuşud, İslâm Tasavvufunda Menâkıb-ı Evliyâ s.163 İstanbul-1958 [7] Kasım Kufralı, Nakşîbendîliğin Kuruluş ve Yayılışı s. 93 Türkiyat Enstitüsü No. 337 İst. [8] Bk. Muhammed Muti' el-Hâfız-Nizâr Abaza, Ulemâ'u Demashk va A'yânuha 1/304


Son takip: 23.05.2020 - 05:16
Konu ile alakali düsüncelerinizi yaziniz:



· Büyünün Etkisi Var mıdır?. · Meded · Kalplerin Hastalığı ve Giderek Mühürlenmesinin Sebepleri · 7- Kur’an’ın Tümü Veya Belli Bölümleri Anlamında · Fer’i Deliller · Haram olduğunu söyleyenlerin delilleri · Propaganda; Firavunların Hakkı Etkisizleştirme ve Bâtılı Savunma Silâhı · 1. Sulh yoluyla konulan cizye · Fetihle İlgili Diger Bazı Notlar · Tefsirlerden İktibaslar · b) İbadet Şeklindeki Korku · Ticârette kâr sınırı · Havf Çeşitleri · ZEKÂT.. · MUKADDİM-MUAHHİR · Secde İçin Aldığımız Tekbir'in Anlamı · İkinci Mânâda Vasiyet · Allah’tan Başkası ile Yapılan Yeminin Şartları · Gazap Edilenleri Dost Edinmek · Peygamberleri Allah Seçer
· GİRİŞ · AF-AFV · AĞLAMAK-GÖZYAŞI · AHİD · ÂHİRETE İMAN · ÂİLE VE EŞLERİN GEÇİMİ · AKIL · ALLAH (C.C.) · ANA BABAYA İHSAN · ARZ VE SEM · ATALAR YOLU · ÂYET · ÂYETܒL-KÜRSÎ · AZİM VE TEVEKKÜL · BAKARA VE İCL (SIĞIR VE BUZAĞI) · BÂTIL · BELA-İMTİHAN · BESMELE · BUHL/CİMRİLİK · CÂHİLİYYE · CEHENNEM · CENNET · CİHAD · Dalalet · DİN · DİN GÜNÜ · DUA · DÜNYA · DÜNYA HAYATI · DÜŞMANLIK · ECEL · EHL-İ KİTAP · EMÂNET · EMR-İ Bİ’L-MA’RÛF VE NEHY-İ ANİ’L-MÜNKER · ENDÂD · ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI) · Esmau'l-Husna · ESMAULLAHİ'L-HUSNA · FAİZ · FAKİRLİK-ZENGİNLİK · Felah · FESAD · FETİH · FISK VE FÂSIK · FİTNE · FUHUŞ VE ZİN · GÂLİBİYET (ALLAH’IN YARDIMI VE ZAFER) · GAYB · GAZAP · GÜNAH · GÜZEL SÖZ · HAC · HAK-BÂTIL · HAKK · HAKKA BÂTILI KARIŞTIRMAK VE HAKKI GİZLEMEK · HALİFE-HİLÂFET · HALK (YARATMA) · HAMD · HARAM-HELÂL · HASENE-GÜZELLİK · HASTALIK · HAYIR-ŞER · HELÂK · HESAP · HEV · HİCRET · HİDÂYET · HİKMET · HİLÂFET-İMAMET · HIRSIZLIK · HÜKM-HÂKİMİYET · HÜZÜN-ÜZÜNTÜ · İbadet · İBLİS · İÇKİ VE KUMAR · İFSAD-İSLAH · İFTİR · İHLÂS · İHSAN-MUHSİN · İHTİLAF · İKRÂH · İLİM · İMAM · İMAN-MUMİN · İNCİL · İNFÂK · İNKÂR · İNSAN · İNSANLARA İYİLİĞİ EMREDİP KENDİNİ UNUTMAK · İNZÂR · İRTİDÂD-MÜRTED · İSLAMIN HAREKET METODU · İSLÂM-MÜSLÜMAN · İSRÂF · İSRAİL OĞULLARI · İSTİANE · İSTİÂZE · İSTİĞÂSE . · İSTİĞFAR · İSTİKAMET · İSTİKBÂR-MÜSTEKBİR · İSYAN-İTAAT · İTİKAF · İZZET-ZİLLET · KADIN · KÂFİR · KALB · KALP VE KALBİN MÜHÜRLENMESİ · KAN DÖKMEK · KARZ-I HASEN · KISAS · KITÂL-SAVAŞ · KİTAB-KUR'AN · KİTAPLARA İMAN · KIYÂMET · KÖLE-KÖLELİK · KORKU · KÜFÜR · KÜFÜR ÖNDERLERİ · LÂNET · MAĞFİRET · MAL-MÜLK VE MÂLİK · MÂSİYET · MEKR-TUZAK · MELEK-MELEKLERE İMAN · MESCİD · MESH (“AŞAĞILIK MAYMUNLAR OLUN!”) · MEYDAN  OKUMA  (KUR'AN'IN  İ'CÂZI) · MİLLET · MÎRÂS · MUHKEM VE MÜTEŞÂBİH ÂYETLER · MÜNAFIK-MÜNAFIKLAR · NAMAZ · NASARA-HRİSTİYANLIK · NEBİ-RASUL · NEFS · NESH · NİFAK-MÜNAFIK · NİKÂH VE TALÂK · NİSYÂN-UNUTMA · NÛR · ÖLÜM · ORUÇ · PEYGAMBER-PEYGAMBERLİK · PUT VE PUTA TAPMA · RABB · RİBAT-RABITA-MURÂBATA YAPMAK · RİYA · RIZIK · RUH · RUKÛ · SABİÎLER · SABIR · SÂLİH AMEL · SECDE · ŞEFÂAT · ŞEHİD · ŞERİAT · SEVGİ · ŞEYTAN · ŞİARLAR · SIDK/DOĞRULUK · SİHİR-BÜYÜ · SIRÂT-I MÜSTAKÎM . · ŞİRK · ŞÜKÜR · ŞÛR (İSTİŞÂRE/DANIŞMA) · SU VE YAĞMUR · TAAT · TAĞUT · TAHÂRET-TEMİZLİK · TAHRİF · TAKİYYE · Taklid · Takva · TÖVBE · TEVEKKÜL · TEVESSÜL-VESİLE · TEVHİD · TE’VİL VE TEFSİR · TEVRAT · TİCÂRET · TUĞYÂN · ÜLܒL-EMR · ÜMMET · VAHDET · VASİYET · VELÎ · YEME-İÇME · YEMİN · YÜSR-KOLAYLIK · ZALİM · ZEKÂT · ZİKİR · ZULÜM

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80


Google
 
Web ihya.org
CepAlem Gazeteler E-Kart E-Kitap Saglik Şiirler Sözlük
Kuran Meali Hadis Namaz Vakitleri Ingilizce Samil Fıkıh Fetva Rüya Tabiri
Kamus Hikayeler Forum Dini Terimler Haberler Oyun Resimler Ilahiler
Terimler isimler Sosyal Kavram Hadis Sözlügü imsakiye
Üniversite taban puanları ilmihal Rehber