sel
Rüya Tabirleri
Açılış  Giriş Sayfası Yap
Favori  Sık Kullanılanlara Ekle
MC ÜYE İŞLEMLERİ
Üyeadi:
Parola :
Ansiklopediler
Sponsorlu Bağlantılar
Secme Konular
· Kur'ân-ı Kerim'de İçkinin Haramlığı ve Yasaklanma Aşaması
· İslâm Kelimesinin Anlamları
· Nâs ve İnsan Kelimelerinin Anlam ve Mâhiyeti
· Allah'ın Kulu, Kulun Allah'ı Sevmesinin Belirtileri
· HAYY-KAYYUM
· Kur’an’da Ruh Sağlığı, Psikolojik Denge ve Huzur
· a- Hudûs Delili
· İnsan İle Diğer Canlılar Arasındaki Farklar
· Hikmetin Kur’andaki Dört Anlamı
· Sâlih İnsan Kimdir?.

Burayada Bak
· Bu İsmi Bilmenin Faydaları
· Tevrat'ın Nüshaları
· TEVESSÜLÜN ÇEŞİTLERİ Kitap Ve Sünnetin Kavranması
· Mü’minlere Zikrin Emredilmesi
· Kolay Hesap
· Fethin Araçları
· Âd Kavmi
· Noel
· Reformasyon
· 3-) Şirk-i Takrib
· Rızkın Temizinden Faydalanmak.
· RUKÛ..
· Halkı Saptırmak İçin Çaba Harcamaları
· Elçilere Çeşitli Yöntemlerle Zarar Vermek İstemeleri
· 3- Tevliye

Son Okunanlar
· Şehidin Ölmezliği
· Sözlerin En Güzeli Olan Kitap’ta “En Güzel Söz” Diye Tanımlanan “Dâvet”in Usûlü
· Bir İman Toplumu Olarak Ümmet
· d- Gönül Genişliği
· a- Puta tapmak
· 6- Hikmet Ve Gâye Delîli
· Yoldaş İlişkisi
· Din; Anlam ve Mâhiyeti
· 1) Dövme Yaptırmak ve Dişlerin Şeklini Değiştirmek
· Helâk; Anlam ve Mâhiyeti



Kavramlar Ansiklopedisi     A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T V Y Z 0 1 2 3 4 5 6 7 8 9

Şehidin Ölmezliği

Şehidin Ölmezliği
Şehidin Ölmezliği:   Bazı insanlar âlimdir, topluma ilim yoluyla hizmet eder. Aslında ilim kanalıyla ferdiyetten/bireysellikten arınır ve toplumdan bir parça olur. Ferdî şahsiyeti, ilim yoluyla toplumun kollektif kimliğiyle birleşir; aynen bir damla suyun denize ulaşıp orada yok oluşu gibi. Âlim, gerçekte kendi kişiliğinin bir kısmını, yani kendi düşünce ve fikirlerini topluma ulaştırmayla, bu bağlantıyla toplumda devamlı yaşar duruma gelir. Diğer bir faâl şahsı, meselâ bir buluş yapan kişiyi ele alırsak, bu kimsede bu icadı sâyesinde toplumla birleşir ve topluma fennî bilgisi, sanatı ve kendi varlığı ile faydalı olur ve kendisi o toplumda yaşamaya devam eder. İnsan, bıraktığı faydalı eser sâyesinde ölümsüzleşir. Diğer biri sanatkârdır, meselâ şâirdir, kendisini sanat ve kültürü, fikir ve düşünceleriyle yaşatır. Bir başkası, ahlâk hocasıdır, toplum terbiyecisidir; kendisini hikmet dolu öğütlerle kalplerden kalplere aktarır ve yine bu kimse de toplumda kendini yaşatır. Öldükten sonra toplum içinde yaşayanlardan biri de şehiddir. Şehid, kendi kanıyla, kendini toplumda yaşatır, daha doğrusu, toplumda ebediyyen yaşayan bir kan, bir ruh olur. Bazıları kendi fikirlerine kıymet, ebediyet ve ölümsüzlük katabilir; bazıları fen, hüner ve sanatlarıyla kendileri için unutulmazlık kapılarını açabilirler. Fakat şehid, kendi kanına, hakikatte bütün vücut ve varlığına kıymet, ebediyet ve ölümsüzlük sağlar. Şehidin kanı her zaman toplumun damarlarında atar durur. Daha doğrusu, her bölükten kaliteli insan, ancak kendindeki bir özellik kadar, kendinden bir miktar özellik katarak topluma ölümsüzlük bağışlarken; şehid bu yolda, kendini tamamen bütün varlığıyla verir. Bu sebeple Hz. Peygamber şöyle buyuruyor: “Her iyi iş gören kimsenin elinin üzerinde başka bir iyilikseverin eli vardır; ancak Allah yolunda şehid oluncaya kadar. Allah yolunda şehid olduktan sonra, bunun üstüne çıkacak el yoktur.”       Ölüm konusunda farklı anlayış, felsefe ve inançlar vardır. Bunlardan biri, bedenle ruhun ilişkisini, bir hükümlünün hapisle, kuyuya düşmüş bir kişinin kuyuyla, kafesteki kuşun kafesle olan bağlantısı şeklinde değerlendiriyor. Bu anlayışa göre ölüm, kurtuluş ve özgürlüktür, intihara bile kapı açıktır. Peygamberlik iddiasında bulunmakla şöhret yapmış Mani’nin felsefesine göre böyledir. Diğer bir anlayış, bunun tam tersidir. Ölüm; tam bir yok oluş, bitiş ve sönüştür, varlığı kaybediştir. Aksi ise yaşayış, var oluş, vücut sahibi oluştur. Varlık yokluğa nazaran daha aziz, var oluş yokluğa her durumda tercih edilen bir durumdur. Yaşayış nasıl olursa olsun ve ne şekilde devam ederse etsin, ölüme tercih edilmelidir. İskenderun’lu meşhur hakîm/tabip Câlinus’un görüşü böyledir. Bu şahıs şöyle der: “Ben yaşamayı her hal ve şekliyle ölüme tercih ederim. Hatta o kadar ki, bir eşeğin karnında olmak ve nefes alabilmek için eşeğin kuyruğu altından başımı çıkarmak, bana ölümden, yok oluştan daha kıymetlidir.” Birinci görüş, ölümü kutsarken, ikinci görüş dünya hayatını yüceltmektedir. Başka bir anlayış ise şöyledir: Ölüm, yokluk ve yok oluş değildir, sadece bir dünyadan diğer bir dünyaya göçüştür. Fakat insanın dünya ile olan bağlantısı, ruhun bedenle; mahpusun hapisle, kuyudakinin kuyu ile, kuşun kafesle olan irtibatı gibi değildir. Ancak belki talebenin okulla, ziraatçının ekimle olan ilişkisine benzeyebilir. Hiç şüphe yok ki, öğrenci evinden, yuvasından, dostlarıyla buluşmaktan ve bazen de vatanından uzak kalıp okulunun sınırlı çevresinde tahsil ve tekâmülü için uğraşır durur. Fakat toplum içinde saâdetle yaşayışın tek yolu, tahsil boyunca başarılı bir öğrenim devresini bitirebilmektir. Nitekim çiftçi de ev, yaşayış ve ailesini bırakıp tarlasında ekiniyle meşgul olmaktadır; ama ekim ve tarlada çalışması, onun maîşetini temin ettiği gibi, yılın kalan kısmını ailesinin, evinin çevresinde geçirmesine katkı sağlar. Dünyanın âhiretle, ruhun bedenle olan bağı işte böyle bir bağdır. Böyle bir dünya görüşü olan kimse, ameliyle başarılı olacağını bilir. Aynen, bir öğrenciyi ele aldığımız zaman, üzerinde tahsil yaptığı dalda, meselâ ziraatçilik konusunda esaslı bilgi edinmiş ise, vatanına dönmek ve öğrendiklerinin neticesini orada görmek istemesi beklenir. Her an, işini tamamlamış bir çiftçi gibi elde ettiği ürünü evine taşımak arzu ve endişesi içindedir. Bu öğrencinin, hiçbir zaman görevini arzusuna fedâ etmeyen bir çiftçi misali, içinde yalım yalım yanan vatan hasreti ile savaşıp tahsilini yarım bırakmama gayreti vardır. Allah dostlarına, bu başarıları elde etmiş öğrenci gibi, adı ölüm olan öbür dünyaya göçüş bir arzudur. Öyle bir arzu ki, bu âlemde bir an dahi kalma arzusunu ortadan kaldırır. Hz. Ali şöyle buyuruyor: “Eğer Allah onlar için belirli bir ecel çizgisi çizmemiş olsaydı, onların ruhları, sevaplarının sevkinden ve günah işleme ihtimali korkusundan, bir göz açıp kapayıncaya kadar bedenlerinde kalmazdı.” Aynı halde, Allah dostları, hiçbir zaman ölümü karşılamaya koşmazlar. Zira adına ömür dediğimiz şey, sadece tekâmül/olgunlaşma, sâlih amel ve güzel iş yapma fırsatıdır. Her ne kadar yaşarlarsa insânî kemâlâta o oranda fazla erişeceklerdir. Hatta ölüme karşı koymaya çalışır, Allah Teâlâ’dan uzun ömür talebinde bulunurlar. Bu açıdan bakarak pekâlâ görüyoruz ki, Allah dostlarının ölümü arzu, isteyiş ve sevişi; hiçbir zaman ölüme pisi pisine atılma değildir; uzun ömür dilemeye ters değildir. Kur’ân-ı Kerim, “ biz Allah dostlarıyız” iddiâsında bulunan yahûdilere hitap ederken şöyle buyuruyor: “Eğer siz evliyâullah -Allah dostları- olsanız ölüm, sizler için arzu edilen ve sevilen bir şey olmalıydı.” (Bakara: 2/94-96). Sonra şöyle ilâve ediyor: Fakat bunlar hiçbir sûretle ölümü arzu etmiyorlar. Zira, önceden gönderdikleri çok zâlimâne, cinâyetkârâne amellerinin neticesi, öbür dünyada nereye gideceklerini kendileri pekâlâ bilmektedirler.   Evliyâullah -Allah dostları- iki hal ve durumda uzun ömür dilemekten kaçınırlar. Bunlardan biri şudur: Her ne kadar yaşasalar, bulundukları durum, tâatlerinde daha fazla başarı elde edemeyeceklerini, aksine tekâmül yerine noksanlığa düşeceklerini hissettikleri zaman, Hz. Hüseyin gibi şöyle duâ ederler: “Allah’ım, eğer ömrüm Sana itaatle geçecekse bana uzun ömür ihsan et. Yok, eğer, yaşayışım şeytana otlak olacak ise imkân nisbetinde beni kendi tarafına çek, çağır.” İkincisi ise, şehâdettir. Allah dostları, şehâdetle ölümü Allah’tan şartsız olarak niyâz ederler. Tahmin edilebileceği gibi şehâdette yukarıda sayılan her iki özellik de vardır: Hem amel ve hem tekâmül. Hadis-i şerifte ifade edildiği gibi, şehâdet hâriç, her iyi amelin tekâmül basamağında bir üst seviyesi vardır. Diğer yönüyle ise öbür dünyaya hicret; arzu edilen, istenen, sevilen bir şeydir Allah dostları için. Bu nedenle Hz. Ali, ölümün kendisine şehâdetle nasip olduğunu görünce neşesinden âdeta kalıbına sığmıyordu. Hz. Ali’nin yaralanmasıyla vefatı arasında geçen zamanda söyledikleri ifadelerden biri şuydu: “Allah’a kasem olsun, arzum olan şehâdeti istemişimdir daima, ona da ulaştım. Bu karanlık gecede uçsuz bucaksız bir çölde su arayan ve birden bire bir kuyu veya bir pınar bulan kişiye benziyorum. Ben arzusuna erişmeyi arayıp bulan bir kişi gibiyim. Şu halde, şehâdet; İslâm nazarında, fertler açısından, kısacası şehitliğin üstün fazîletine inanan kimse için büyük bir başarıdır, başarıların en üstünü; bir arzudur, arzuların en istenileni.    Şehâdetin diğer bir çehresi daha vardır; toplumla olan bağlantısı. Şehidin toplumla iki bağı vardır. Biri, kendisi hayatta olsaydı, ondan bazı kimseler faydalanabilirdi, fakat bu durumla onun feyzinden mahrum kalınmaktadır. Diğeri, fesat ve kötülüğü körükleyen kimselerle olan bağıdır ki, onlarla muâhezeye kalkıp, onların elleriyle şehâdete ermektir. Muhakkak ki, o şehidin hayatının feyzinden faydalanan, onun yolunda giden arkadaşları, eli boş kalmışlardır ve o şehidin şehâdetinden elbette ki müteessir olacaklardır. Onların bu üzüntüsü, aslında kendilerine ağlayıştır, kendileri için üzülüştür. Ancak, şehidin şehâdetinin vuku buluşunda şehâdet, arzulanmayan bir olayın meydana gelmesi dolayısıyla özlenen bir iş olur. Şöyle bir örnek verebiliriz: Bir müdâhaleyi gerektiren, meselâ iç hastalıkların bazılarında yapılacak ameliyatlar, hiç şüphe yok ki yerinde bir iştir. Fakat ameliyatı gerektiren bir şey yoksa bu yapılan hatadır. Toplum açısından, şehâdetten alınacak ders şudur: İlkin böyle bir durumun vuku bulmasını önlemek gerekir. Yoksa bu fâcia, yapılmaması gereken bir eylem olarak dillerde dolaşır ve zulüm kahramanı olan katillere bağlı bir üzüntü kaynağı olur. Fakat bu durum, önlenmesi istendiği halde değiştirilemezse, o zaman toplumun fertleri o cânîlere dönüşmekten kendilerini sakınırlar. Toplumun alması gereken diğer bir ders daha vardır. Toplumda şehâdeti gerektirecek durumlar olacaktır. Bu bakımdan şehidin kendisine taalluk eden uyarıcı ve seçilmiş bir amel nedenleriyle ve yükümlü olmadığı halde baş göstermesi halinde, insanların hissiyatları, o şehidin hislerinin renk ve şekline bürünür. İşte bu durumda şehide ağlayış, onun destanına iştiraktir, o ruhla hem-âhenk oluştur, onun neşesine bürünüştür, onun oluşturduğu dalga ile dalgalanmadır. Ağlayış, her zaman bir rikkat veya bir heyecan eseridir. Şevk ve aşk gözyaşlarını hepimiz biliriz. Ağlayış sırasında ve onun kendine has rikkat ve heyecanında, insan bütün hallerden ziyade, ağlamış olduğu sevgilisine kendini daha yakın görür. Hakikatte öyle bir hale bürünür ki, kendini onunla birlikte bulur. Gülüş ve neşede daha ziyade kendine dönüş, bencillik ve benlik; ağlayışta ise, kendinden geçiş, kendini unutuş ve sevilenle bir olmak vardır. Şehidin mantığı, bir yönden aşk mantığıdır, diğer yönden ıslah. Islah eden, âşık ve ârifin iki karakterini senteze tâbi tutarsak ve ondan tek bir insan meydana getirirsek, o zaman şehid ortaya çıkar. Şehid mantığı, başka bir mantıktır. Şehid, destanlar oluşturmak, topluma can vermek, kan vermek, ışık tutmak, hayat bağışlamak için kendini fedâ eder. Şehâdet, sadece düşmanın mağlup olmasına yönelik bir çaba değildir. Şehâdette destanlar oluşturan güç de vardır. Eğer şehidler olmasaydı, destanlar da olmazdı. Üzerinden yıllar geçse de, halkın bu destanlara kulak verişi, bu olaydan ders alışı, ruhlanışı, canlanması temin edilemezdi.[1] Şehidin, sadece savaşta öldürülen olmadığından dolayı, Allah'ın ahkâmı için, Kur'ân-ı Kerim'in hâkimiyetini sağlama yolunda cihad/gayret eden, bu yolda ciddî çabalar harcayan veya en azından bunlara yardım eden müslümanlar, yatağında ölse bile şehid sevâbı alacaklardır. Kur'an'ın şehid tanımından ve hadis-i şeriflerdeki şehid çeşitlerinden kesinlikle bu anlaşılmaktadır. Bir hadis-i şerifte de, "insanların fesâda uğradığı zamanda Peygamber'in sünnetine sarılan kişiye de (yüz) şehid sevabı verileceği" bildirilmektedir. Çünkü, şehidin gâyesi ölmek değil; Kur'an'ın ahkâmına itaat, O'nun hükümlerinin hâkimiyetine çalışmak, Rasûl'ün sünnetine sarılmaktır. Bunu sağlayınca, savaş alanında ölmese de şehid sevabı alacaktır. "Allah yolunda hicret edip sonra öldürülen, yahut ölenleri  hiç şüphesiz Allah güzel bir rızıkla rızıklandıracaktır. Şüphesiz Allah, evet O, rızık verenlerin en hayırlısıdır." (Hacc: 22/58). Hz. Ali de der ki; "Bir devlet başkanı bir kişiyi hapseder ve ona zulmederse, hapishanede iken o mazlum da ölürse şehiddir.[2] Ve zâlim sultanlara karşı hakkı söylerken öldürülenlerin en büyük şehidler olduğunu da Peygamberimiz haber vermiştir.[3] Sahâbe, Bedir'de, Uhud'da bazı şehidleri anlatıyor: "Sanki Cennetin kokusunu almış da o tarafa koşarmış gibi koşarken gördüm, sonra da şehid edildi..." İnsan, bir şeyde sağlam bir ilim  edinecek olursa, o bilgi edindiği şeye doğru koşar ve onu elde etmek için gayret eder. Sanki kokusunu almış gibidir. Günümüzde de deriz: "Bu, paranın kokusunu almış, o tarafa gidiyor." Paranın kokusunu alan, o işe yatırım yapar, onu elde eder. Parayla insan, bazı organlarını doyursa bile gözünü ve iç dünyasını doyuramayacak, mutluluğu da satın alamayacaktır. Çünkü insan, maddî şeylerle değil; ibâdetle, zikirle, Allah'ı râzı etmekle, cennetle tatmin olup doyum sağlayabilir. Bunu idrâk edemeyen insanlar, doyumlarını sağlamak için sadece paraya doğru koşuyorlar; ama bu, bazılarının açlıklarını artırmaktan başka bir şey sağlamıyor. Şehid, hadis-i şerifte ifâde edildiğine göre, karıncanın insanı ısırdığında ne kadar acı duyarsa, şehid olurken ancak o kadar bir acı duyar.[4] Biz, Filistin'de oğlunun ölmüş cesedi yedirilen kadının, sonra da işkence edilerek öldürüldüğünü duyunca tüylerimiz ürperiyor. Önce kolları, sonra ayakları kırılan, sonra da burnu kesilen insanları duyunca yüreklerimiz hopluyor, bize bunu gözönüne getirmek bile acı veriyor. Bize verdiği acı kadar şehidimiz acı duymamıştır. Yusuf (a.s.)'un güzelliğine bakarken ellerini kesen kadınların acıyı hissetmedikleri gibi şehidler de ölürken acı hissetmezler. Onun için, biz şehidlerimize acımıyoruz. Onlara rahmet okuyor ve kendimize acıyoruz. Şehid olmak (yani cephede düşman tarafından öldürülmek) gâye değildir; müslümanca yaşayan bir kul olmak, canlı şehid gibi yaşamak, Allah'ı râzı edecek şekilde yaşamak gâyedir. Allah'ın ahkâmının hâkim olması için kulluk yapmak gâyedir. Hazineyi elde etmek için harâbeyi yıktıkları gibi, öteki dünyayı (hatta her iki dünyayı) güzelleştirmek için şehâdet, severek tercih edilir. Ama o yolda yürürken önümüze engeller çıkmış, Mûsâ'nın denizi, İbrâhim'in ateşi veya Yusuf'un hapishanesi çıkmış, hiç önemli değil; ya geçeriz ya geçeriz!    Şehid: Ne adına, kime karşı ve niçin mücâdele ettiğini bilen kimsedir. Şehid, tuğyânın kurumlaşıp otoriteleştiği bir dünyada İlâhî sevdâya tutulmuş müslümandır.  Şehid: Kendisinin yeryüzünde halîfe[5] olduğu bilincinde olan, “yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve din tamâmen Allah’ın oluncaya kadar İslâm düşmanlarıyla savaşılması gerektiğini”[6] unutmayan bir dünya vatandaşıdır. İstanbul’u fethetmek için tâ Medine’lerden gelip sur kenarlarında şehid olanların yolunu sürdüren ve dünyanın bir ucunda yaşayan bir mücâhid müslümanın dünyanın diğer ucundaki mazlum müslümanlara yardım için kıtalar arası seferleri en güzel seyahat kabul edenlerin yoludur şehidlik. Şehid: Öyle bir öğretmen ve tebliğcidir ki, yıllarca medreselerde/okullarda verilen derslerin, ciltlerce yazılan kitapların, dillerle yapılan tebliğ ve uyarıların sağlayamadığı bir netice ve kazancı sağlar. Şehid: Yarar-zarar hesaplarına radikalce iyi bir ders verir: Tek dünyalı insanların ölçülerine göre, şehidin yenemeyeceği bir düşmana kendini öldürteceğine, hayatta kalıp gücünü uygun zamanda kullanmak üzere saklaması daha faydalıdır. Gâlip gelemeyeceği, sonucunu dünyada göremeyeceği bir mücâdeleye girmemesi gerekir. Böyle düşünenler şehidi anlayamazlar. Anlarlarsa böyle düşünemezler. Şehidlik: Sayıyı, maddî imkânların üstünlüğünü gözlerinde büyütenlere; pragmatizm ve determinizmin vazgeçilmez olduğunu zannedenlere en güzel cevaptır. “Boşu boşuna ölmek”, “kendine yazık etmek”, “kendini tehlikeye atmak”, “siyaset bilmemek...” gibi ithamların, şehâdetin zevkini bilmeyenlerin bahâneleri olduğunu haykırmaktır. Bu tek dünya merkezli iddiâlar, şehâdet vâsıtasının hizmet ettiği gâyeyi bilmeyen veya önemsemeyip saptıranların anlayışlarıdır. Gâye, küfre/fitneye karşı maddeten gâlip gelmek, onu yıkmak, yönetimi değiştirmek, yeryüzüne hâkim olmak olunca, bu amaca götüren araç ve yöntemler de ona göre seçilir. Şehid için bunlar gâye değildir, olamaz. Bunlar, önemli olmasına çok önemlidir ama, amaç değildir. Amaç, Allah’ın rızâsını kazanmaktır. Yeryüzünde egemen olmak ise, bu amacın doğurduğu bir sonuç, bir lütuftur. Bu ince çizgi İslâm inkılâbıyla herhangi bir devrimi, şöhretli herhangi bir kahramanla şehidi birbirinden ayıran çizgidir. İhtilâllerin amacı bir memlekette (veya yeryüzünde) egemen olmaktır. Müslümanlar cihadla görevlidirler. Egemenlik (ve zafer) cihadın celbettiği, Allah’ın rızâsının sonucu lutfedilecek bir kazanımdır. Ancak müslümanlar bu kazanım için değil; sadece Allah’ın rızâsı için cihad eder. Sonunda bu kazanım (hâkimiyet) olsun veya olmasın, birinci derecede önemli değildir. İşin o cephesi Allah’a bağlıdır. Ve Allah’ın sünneti odur ki, her zaman müslümanlar dünya ölçeğinde başarılı olamazlar. Allah, zaferi insanlar arasında evirir çevirir: “Eğer siz (Uhud’da) bir acıya uğradıysanız, (Bedir’de düşmanınız olan) o kavim aynı acıya uğramıştır. İşte böylece Biz, zafer günlerini insanların kâh bir kesimine, kâh diğer kesimine nasip ederiz. Tâ ki Allah, iman edenleri ortaya çıkarsın ve aranızdan şehidler/şâhidler edinsin. Allah zâlimleri sevmez. Bir de (böylece) Allah, iman edenleri günahlardan temize çıkarmak, kâfirleri de helâk etmek ister. Yoksa, Allah içinizden cihad edenleri belli etmeden, sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi sandınız?” (Âl-i İmrân: 3/140-142) Zafer, muvaffâkiyet/başarı Allah’ındır, o dilediğini başarılı kılar. “Nusret/zafer, yalnızca mutlak güç ve hikmet sahibi Allah’ındır.” (Âl-i İmrân: 3/126) Yine unutmamak gerekir, Allah mü’minlere yardım için söz vermektedir: “Mü’minlere yardım etmek Bize hak olmuştur.” (Rûm: 30/47) Bu, cihad edip şehâdete can atan kimselere uzak da değildir. “Allah’ın yardımı/zaferi yakındır.” (Bakara: 2/214) “Onlar ağızlarıyla Allah’ın nûrunu söndürmek istiyorlar. Halbuki kâfirler istemeseler de Allah nûrunu tamamlayacaktır. Müşrikler istemeseler de, dinini bütün dinlere üstün kılmak için Peygamberini hidâyet ve hak ile gönderen O’dur. Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticâreti size göstereyim mi? Allah’a ve Rasûlüne iman eder, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda savaşırsınız. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemîninden ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur. Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah’tan yardım/zafer ve yakın bir fetih. Mü’minleri bununla müjdele!” (Saff: 61/8-13)               Birçok peygamber gelmiş, ömürlerini Allah’ın rızâsı doğrultusunda tebliğ ve cihada harcamışlardır. Fakat bazıları küçük bir ümmet/cemaat bile oluşturamadan gitmişlerdir. Bu, mağlûbiyet ve başarısızlık mıdır? Maddî ve zâhirî yönden “evet!” Hz. Nûh da, dünya ölçeğinde mağlup olduğunu belirtiyordu: “(Nûh) Rabbine; ‘Ben mağlûb oldum, yenik düştüm, bana yardım et!’ diye yalvardı.” (Kamer: 54/10). O Nûh (a.s.) ki, her türlü yöntemi denemiş, gece-gündüz, gizli-açık tebliğ etmiş, tebliğ etmişti: “(Nûh:) ‘Rabbim! dedi, doğrusu ben, kavmimi gece gündüz (imana) dâvet ettim; fakat benim dâvetim, ancak kaçmalarını artırdı. Gerçekten de, (imana gelmeleri ve böylece) günahlarını bağışlaman için onları ne zaman dâvet ettiysem, parmaklarını kulaklarına tıkadılar, (beni görmemek için) elbiselerine büründüler, ayak dirediler, kibirlendikçe kibirlendiler. Sonra ben kendilerine haykırarak dâvette bulundum. Üstelik, onlarla hem açıktan açığa, hem de gizli gizli konuştum.” (Nûh: 71/5-9). Hem de, dile kolay; tam 950 sene...    “Andolsun Biz Nûh’u kendi kavmine gönderdik de, o, dokuz yüz elli sene onların arasında kaldı.” (Ankebût: 29/14) Ama, hakikatte ve âhiret ölçeğinde onlar başarılıydı, gâlipti, gâyelerine ulaşmışlardı. Onlar, ne yaptılarsa Allah rızâsı için yapmışlar ve o rızâyı da kazanmışlardı. İnsan, sadece kulluk yapmak için[7], Allah’ın emir ve yasaklarına uyup O’na teslimiyetle itaat için yaratıldığına göre, bu görevlerini yapandan daha başarılı kimse olur mu? Şehid: “Şehidlerin efendisi, zâlim sultan önünde hakkı haykırandır” hadisini canıyla tasdik eden kimsedir. Şehid, kendi ölümüyle sonuçlanan eylemiyle, zâlimin maddî gücüne hiçbir zarar vermediği gibi İslâm saflarına da maddî açıdan hiçbir katkıda bulunmamıştır. Aksine, şehâdetiyle, kendi kişisel varlığını yok ederek İslâm saflarından bir neferin güç ve imkânlarından mahrum bırakmıştır; İslâmî hareketi yarar-zarar hesapları içinde yönlendirmeye çalışan zihniyete göre bu böyledir. Onlar, görmez veya göremez ki; İslâmî hareketin esas dinamikleri maddî imkânların ötesinde, ölçülemez, kolay anlaşılamaz dinamiklerdir. Şehid, toplumun kalbidir. Şehidin kanı, bir uzvu olduğu topluma ulaştığında, toplumun kurumuş damarlarını harkete geçirir, canlandırır, bir kalp görevi yapar. Toplumu, içinde bulunduğu bitkisel hayattan (ot gibi yaşamaktan) kurtarır, canlandırır.  Şehidlik: Yaşamak için her çeşit zillete/şerefsizliğe tâlip olanların yaşadığı bir dünyada, çok şerefli bir ölümü (ebedî hayatı) seçmektir. Hayat süren leşlere, canlı cenaze durumunda olanlara en güzel dersi vermek için ölümsüzler kervanına katılmak demektir. Ölüm istenmez ama, ölümden bin beter olan zillet hiç istenmez. Âdî birer korkak, alçak birer hâin olarak zillet içinde yaşamaktansa, şereflice ölüm elbette daha iyidir. Hem, şehidlik ölmek de olmadığına göre, ölüm istenmez, ama şehidlik istenir/istenmelidir. Şehidin de Rasûl’ün de tekrar tekrar istediği lezzettir şehid olmak. İnsan, müslümanca yaşayamıyorsa, müslümanca ölmenin yolunu mutlaka bulabilir. Bazen yerin altı, yerin üstünden daha güzeldir.  Şehidlik: Zulme, fitneye, Hakka isyâna; canla kanla karşı koymak, neticede kanın kılıca gâlip gelmesini sağlamak demektir. Dünya, şehid olmaya can atanlardan korkuyor. Hiçbir silâh, yerinde kullanılan şehâdet silâhından daha büyük olamaz. Şehid olmak isteyeni, hiçbir maddî şeyle korkutamazsınız. O daima gâliptir; ölse de, yaşasa da. Ölümden korkan tüm materyalistler, yahûdiler, beşerî ideoloji mensuplarını ancak ölümden korkmayan yiğitler korkutabilirler. Görmüyor musunuz İsrâil’in taş atan gençten nasıl korkup üstüne tankla yürümesini... Görmüyor musunuz 15 yaşındaki gencin/çocuğun elindeki taşla dünya ile savaştığını... Çeçenistan destanını... Afgan direnişini, Bosna kıyâmını... (Ve Türkiye’nin uykusunu!... Pardon, Amerika safında Amerikan hedefleri doğrultusunda müslümanlarla savaşını...)  Şehidler, ölümden korkmaz; bilirler ki ölüm, daha güzel bir diyara, asıl vatana göç etmektir. Bilirler ki şehidlik ölümsüzlüktür. Bilirler ki herşeyin olduğu gibi canın da sahibi Allah’tır. O istediği zaman zaten emânetini geri alacaktır. Ama, gönül rızâsıyla seve seve O’nun yolunda canlarını O’na takdim, fazladan ikrâma sebep oluyor. Allah, kendi malını, kulundan, çok büyük bedelle satın almış alıyor. Onlar şehidliğe tâlip olmakla ölümlerini erkene almış olmadıklarının[8], sadece eceli/ölümü güzelleştirdiklerinin bilincindedirler.                       "Allah yolunda öldürülenlere 'ölüler' demeyin. Bilakis onlar diridirler...” (Bakara: 2/154, Âl-i İmrân: 3/169). Dirilikleri nasıldır? Nasıl, ne tür bir hayat yaşıyorlar? “Fakat siz onu hissedemez, anlayamazsınız.” (Bakara: 2/154). Şehidlerin hayatını tümüyle idrâk edemeyiz; künhüne vâkıf olamadığımız bir hayattır bu. Ancak, kabul ve tasdik ederiz, inanırız ve onlara ölü demeyiz. Cansız dediğimiz cisimlerin hayatını bilemediğimiz, atomlarındaki yazıları/şifreleri çözemediğimiz gibi... Tesbih eden[9], İlâhî emânetin azametini idrâk eden[10], Allah korkusundan yarılıp paramparça olan, yuvarlanan[11] taşların, dağların hayatını bilemediğimiz gibi. Cin ve meleklerin hayatına vâkıf olamadığımız gibi. Berzah/kabir hayatını tümüyle idrâk edemediğimiz gibi... Âhireti tümüyle anlayamadığımız, rüyânın sırlarını, rûhî hayatın gizliliklerini çözemediğimiz gibi... Şehidlerin hayatını da tümüyle anlayamayız. Ama tüm sayılanlara iman ettiğimiz gibi şehidlerin yaşadığına da inanırız.           Seven, sevdiğinin yolunda, sevdiğinin isteğini seve seve fedâ edendir; Şehidlik, bu hükmü kanıyla onaylayan sevdâlı fedâidir. Şehid, Tevhid mücâdelesinin ebedî şâhididir. Hakk’a ve hakikatlere, gözüyle görmüş gibi şâhid olan şehâdet eridir. Şehâdet/şehidlik, şehâdet kelimesini kuşanmakla, Allah’ın şâhidi olmakla mümkündür. Allah dışındaki bütün ilâhlara “lâ -hayır!-” demek, şehâdete giden yola girmektir. Çünkü gerçekten şehâdet kelimesini haykırmak, bütün dünyaya meydan okumak, bütün küfür dünyasını karşısına almak, şehâdete/şehidliğe tâlip olmak demektir. Şehidlerin kanları, İslâmî değişim ve dönüşümün, inkılâbın anahtarıdır. Şehidlerin kanları, güzellik ve koku saçan kırmızı lâlelerdir. İnsan nasıl olsa ölecek, ecel ne bir sâniye önce, ne bir sâniye sonra değil[12], tam vaktinde gelecek. Ama ölümün şeklini belirlemek biraz da bizim irâdemize bağlı; kahramanca, şereflice ölmek, yani ölümsüzleşmek veya sıradan biri gibi... Tevhidin ve Hakkın düşmanları, İslâmî dâvetin önüne engel koymak üzere her zaman hile ve tuzak kurmuşlardır. Tevhid tarihi boyunca bâtıl güçler, dünyevî aşağılık çıkarlarına engel gördükleri Hakkın hâkimiyetini istemediklerinden, insanları Allah yolundan alıkoymak için cinâyetlerden, vahşet ve katliâmlardan geri durmamışlar, sayısız şehidin kanı karşılığında fethedilen İslâm topraklarını işgal etmişlerdir. Cihad ve şehâdet rûhundan başka bu zâlimleri durduracak bir yol yoktur. Bu şuurdaki mü’minler, tarih boyunca Tevhid bayrağını yere düşürmemişler, özellikle saâdet asrından sonra, tâğutlara bütünüyle kulluk yapıldığı hiçbir devir olmamıştır. Kutsal emânet, şehidler sâyesinde bize sağlam bir şekilde ulaşmıştır. Şehid kanlarının yeşerttiği engin filizler Hak’tan başkası karşısında boyun eğmeyerek mukaddes değerleri korumuşlardır. Şehid kanlarının suladığı her toprak parçası, şehidlik mantığını öğretirken, üzerinde dolaşanlara sorumluluklarını hatırlatmakta ve şöyle haykırmaktalar: “Ey Allah’ın kulları, her şey Allah yolunda verilmeye lâyıktır; ama hiçbir şey Allah yolunda harcanmayacak kadar kıymetli değildir! Mukaddes tevhid sancağını yere düşürmemek, kutsal emânete ihânet etmekten kurtulmak için bugün, şehidlik şuurunu yeniden canlandırmak zorundayız. Unutmamalıyız ki bugün küfür cephesi, geçmiştekilerden daha mâsum, daha merhametli değildir. Hak ile bâtıl arasındaki mücâdele, günümüzde de en şiddetli biçimde sürüyor. Hz. Hüseyin’in şehâdeti, asırlardır cihad, inkılâp ve şehâdet rûhunu nasıl etkilemiştir? Seyyid Kutub ve onun gibiler hâlâ yaşamıyorlar, yoldaki işaretleri göstermiyorlar mı? Bak, nasıl canlı dersler veriyorlar, hizmet ve cihad yapıyorlar... Onlar bu hizmetleri yaparken ölü de, biz mi diriyiz? Kansız ihtilâl olmadığı gibi, her hayırlı inkılâp da şehidlerin kanına ihtiyaç duyar. İslâmî inkılâbın olmazsa olmazlarından biridir şehâdet. En büyük inkılâp, Kur’an’ın, Peygamber’in inkılâbıdır. O inkılâp öncesi, nice zahmetlere, fedâkârlığa, şehâdetlere sahne olmuştur Mekke ve Medine. Selâm olsun Sümeyye’lere, Yâsir’lere, Ammar’lara, Bilâl’lara, Hamza’lara, Câfer’lere! Yakın tarihteki devrimlere bakın. 1789 Fransız devrimi, 1917 Rus İhtilâli; ne kanlara ve canlara sahne olmuştur. İran İslâm İnkılâbı da yüz bini aşkın şehid kanının üstüne kurulmuştur. Bugün de şehidler ve canlı şehidler ayakta tutmaktadır. Bir buğday başağını düşünelim: Evimize ekmek olarak gelip bize enerji vermesi için hangi aşamalardan geçmiştir? Bir tohumun toprağa düşmesi, yere gömülmesi, çiğnenmesi, karanlık yer altı zindanlarında uzunca çile çekmesi... Yarılıp/yaralanıp ikiye bölünmesi, ölmesi lâzımdır. Sonra bu aşamalardan geçen buğday dânesi, bir ölür, yüz dirilir.[13] Şehidler de başak gibidir, bir ölür, bin dirilir. Denilebilir ki Deniz Gezmiş ve iki arkadaşı 1970’lerde dâvâları için kendilerini fedâ etmese, komünizm için idam sehpâsına boynunu uzatmasaydı, belki 70’li yıllarda Türkiye’de bu denli ilerlemeyecekti komünizm. PKK dâvâsı da bâtıl dâvâ uğruna binlerce canın fedâ edilmesiyle büyümedi mi? Onlar, cenneti olmayan bir dâvâ için, kendilerine göre yokluğu seçebiliyorlar da, müslüman gerektiğinde cennet karşılığı fedâi olamayacak mı? Canlı şehidler unutmaz ki, uğrunda ölünmeye/canlanmaya en lâyık dâvâ İslâm dâvâsıdır. Bâtıl ideoloji mensupları kadar çalışmayan, fedâkârlık yapmayan insanlar, sorumluluklarından nasıl kurtulacaklar? “İnsanlardan bazısı Allah’tan başkasını Allah’a eşler, benzerler edinir de onları, Allah’ı sever gibi severler. İman edenler ise Allah’ı daha çok severler...” (Bakara: 2/165)       Bâtıl dinler, beşerî dâvâlar ve ideolojiler uğruna, içi boş kavramlar için, ırkçılık, kan dâvâsı, toprak veya bâtıl simgeler uğrunda eziyet çekenler, ölenler normal görülebiliyor, hatta bu kimseler kahraman ilân ediliyorken; Allah yolunda öldürülenlere nasıl bakılmalı? "Ben de müslümanım el-hamdü lillâh!" diyenler nasıl bakmalı? Bu bakış, bakanın kendisini iman aynasında görüp, imanının testi olmaktadır aslında. İmanın, mü’min olmanın bir bedeli vardır. Cennetin bir bedeli vardır.[14] Bedeli ödenmeyen inanç, taklitten öte gidemez. İmanda tahkîke ve yakîne ulaşmak için gereken bedeli eksiksiz ödemek gerekir. İman sözü kuru bir iddiâdan ibâret değildir; "inandım" diyen, en ağır imtihanlara tâlibim demektedir: “İnsanlar imtihandan geçirilmeden, sadece ‘iman ettik’ demeleriyle bırakılavereceklerini mi sandılar? Andolsun ki, Biz onlardan öncekileri de imtihandan geçirmişizdir. Elbette Allah, doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlaka ortaya koyacaktır. Cihad eden, ancak kendisi için cihad etmiş olur. Şüphesiz Allah, âlemlerden müstağnîdir.” (Ankebût: 29/2-3, 6) Nelerle imtihan olacağız? “Andolsun ki sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azalma ile ile imtihan eder, deneriz. Sen sabırlı davrananları müjdele!” (Bakara: 2/155) “Yoksa, Allah içinizden cihad edenleri belli etmeden, sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi sandınız?” (Âl-i İmrân: 3/142) “Sevdiğiniz şeylerden infak edip Allah yolunda harcamadıkça birre (iyiliğe) eremezsiniz. Her ne harcarsanız, Allah onu hakkıyla bilir.” (Âl-i İmrân: 3/92) Allah yolunda savaş yapanları, cephede savaşan müslümanları görenler iyi bilir? Hayatta bu kadar nurlu, candan tebessüm edip gülen huzur dolu yüzlere kesinlikle başka bir yerde rastlanamaz. Şehidlik için gönülden yalvaranları, en güzel duâyı dille ve fiille yapanları, düğüne gider gibi cepheye koşanları kalemle veya dille anlatmak mümkün değildir, onu gören ve yaşayan bilir ancak.       Şehid: Fânî varlığını Allah’a sunarak giriştiği alışverişte, kendisi için rızâ ve cennet satın alırken, geride bıraktığı cemaati için de, bu dinamikleri çağırmış olur. Şehid kanının  bereketi  ve fazîleti dediğimiz şeydir bu. Şehâdetin işlevi, Allah’ın gaybî imkânlarını, şehidin içinden çıktığı cemaat üzerine celbetmektir. Allah’ın rızâsına paraleldir Allah’ın yardımı; sünnetullah budur. Allah’ın rızâsı, Allah’ın yardımını neticelendirir. Şehidin mesajı, örnekliği, verdiği dersler, kanı ile kendi zamanında ve gelecekteki, dâvâ kardeşlerine faydası ve Sünnetullah gereği Allah’ın yardımı ve zaferini dâvet ettirici olduğu gibi; âhirette de, içinden çıktığı topluma Allah'ın izniyle şefaat edebilecek, dünyada olduğu gibi âhirette şehâdette (şâhidlikte) bulunacak, hakkın şâhidi olacaktır. Her şehid, dünya âleminde geriye kalanlara kutsal bir mesaj bırakarak gider. Hiçbir ölüm olayının şehidlik kadar derin muhtevâsı yoktur. Belki birkaç damla gözyaşı veya dramatik sessizlik... Fakat şehâdet, katiller cephesinde, bir bedenin varlığına karşı girişilen bir yok etme olayından ibâret olmayıp, hak ve hakikatin, adâlet ve doğruluğun yok edilmesi olayına mâtufdur. Dolayısıyla yok edilmek istenen şehidin bedeninde sembolleşen hak, hakikat ve tevhid gerçeğidir. Dökülen her şehid kanı, aynı zamanda İlâhî dâvânını ebediyyen pâyidar kalması için önden gidenlerin arkada kalanlara mes’ûliyetlerini hatırlatma sadedinde bir mesajdır. İlâhî dâvâ uğruna canlarını fedâ edenleri anlayabilmek, ancak onların kaygılarıyla kaygılanıp, küfre ve zulme karşı onların duyduğu kutsal kini kuşanmakla mümkün olacaktır.       Şehidler, kendi hayatlarını fedâ etme pahasına kutsal emaneti, İslâm sancağını bize ulaştırdılar. Bizler, bu bayrağı taşıyabiliyor muyuz? Bizden sonraki nesillere bayrağı daha yükselterek teslim edebiliyor muyuz? Cevabımız “evet” ise, şehid olamasak bile şehidlerin şefaatini umabiliriz; “hayır” ise, hesap meleklerinden önce şehidlerin yakamıza yapışacakları endişesi taşımamız gerekir. Şehidin kanı, hak ve bâtılı, adâlet ve zulmü birbirinden ayıran ölçü taşıdır. Şehid, halk kalabalıklarının sırıtan yüzünü görmesine engel olan bâtılın zulmünün maskesini yırtma görevi üstlenir. Hak yolunun tâvizsiz savunucuları olan canlı şehidler, başarısızlığın % 99 olduğunda bile bâtılla tokalaşıp uzlaşmazlar. Ezilir, ama sebat ederler; düşerler, ama dosdoğru çizgiden yalpalamazlar.  Hz. Hüseyin; şehidlerin seyyidi işte böyle birisidir. “Heyhâte mine’z-zilleh” diyen korkusuz peygamberin yiğit torunu. Hüseyin gibi muhteşem mağluplardır asıl gâlipler, tarihe geçen, tarih yazanlar. Onu dünyevî olarak yenen, şehid edenlerin durumu mu? Kim, oğluna Yezid ismi koymuş ki bugüne kadar? Ya Hüseyinlerin sayısı?! Hz. Hüseyin, bir destan kahramanı değil, baştan sona bir destandır, canlı destan! Kendisi için en çok ağlanılan büyük şehid. Dâvâ adamının bir ideal uğruna ölebilenine/ölümsüzleşenine Hüseyin’den daha güzel bir örnek mi aranır? [15]         [1] Murtaza Mutahharî, Şehid. [2] Mirkat, Şerhu'l-Mişkât, 2/303. [3] Ebû Dâvud, Melâhim 17; Tirmizî, Fiten 13. [4] Tirmizî, Fezâilu’l-Cihad 26; Nesâî, Cihad 35; İbn Mâce, Cihad 16. [5] Bakara: 2/30. [6] Enfâl: 8/39. [7] Zâriyât: 51/56. [8] Âl-i İmrân: 3/154. [9] İsrâ: 17/44. [10] Ahzâb: 33/72. [11] Bakara: 2/74. [12] A’râf: 7/34. [13] Fetih: 48/29. [14] Bakara: 2/214. [15] Ahmet Kalkan, Kur’an Kavram Tefsiri.


Son takip: 21.09.2019 - 08:10
Konu ile alakali düsüncelerinizi yaziniz:



· Denizler · 2- Kuşku İle Algılama · 49) La Hükme İllallah · Müslümanların Ehl-i Kitaba Karşı Davranışları Nasıl Olmalıdır? . · MESH (“AŞAĞILIK MAYMUNLAR OLUN!”) · Tefsirlerden İktibaslar · İsa’ya Ölürken Sirke mi Verdiler, Şarap mı?. · Fuhuş ve Zinâ Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler · Zekâtı Tehir Etmenin Cezası · Câmilerdeki Sadaka Taşı · Ezan Yasağı; Allahu Ekber’den Ta ı Uludur’a · İtaat ve İttibâ Yoluyla Şirk. Tâğutların Hükmünü Allah’ın Hükmüne Tercih Etmek, İslâm’ın Yaşanıp Kur’an’ın Hâkim Olmasını İstememek, Rasûlullah’ın Örnek ve Önder Olduğunu Kabullenmemek. · b) Kubh · 5- Tevhide İnanmak, Gerçek üstünlüğü Doğurur · ŞEFÂAT.. · Şifâ Çeşmeleri; Kaplıca ve İçmeler · Besmele Şuurunun Mü'mine Kazandırdıkları · Fuhuş ve Zinânın Cezâsı Üzerine; Recm Tartışması · 1) Sefer · Cinayet; Büyük Zulüm..
· GİRİŞ · AF-AFV · AĞLAMAK-GÖZYAŞI · AHİD · ÂHİRETE İMAN · ÂİLE VE EŞLERİN GEÇİMİ · AKIL · ALLAH (C.C.) · ANA BABAYA İHSAN · ARZ VE SEM · ATALAR YOLU · ÂYET · ÂYETܒL-KÜRSÎ · AZİM VE TEVEKKÜL · BAKARA VE İCL (SIĞIR VE BUZAĞI) · BÂTIL · BELA-İMTİHAN · BESMELE · BUHL/CİMRİLİK · CÂHİLİYYE · CEHENNEM · CENNET · CİHAD · Dalalet · DİN · DİN GÜNÜ · DUA · DÜNYA · DÜNYA HAYATI · DÜŞMANLIK · ECEL · EHL-İ KİTAP · EMÂNET · EMR-İ Bİ’L-MA’RÛF VE NEHY-İ ANİ’L-MÜNKER · ENDÂD · ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI) · Esmau'l-Husna · ESMAULLAHİ'L-HUSNA · FAİZ · FAKİRLİK-ZENGİNLİK · Felah · FESAD · FETİH · FISK VE FÂSIK · FİTNE · FUHUŞ VE ZİN · GÂLİBİYET (ALLAH’IN YARDIMI VE ZAFER) · GAYB · GAZAP · GÜNAH · GÜZEL SÖZ · HAC · HAK-BÂTIL · HAKK · HAKKA BÂTILI KARIŞTIRMAK VE HAKKI GİZLEMEK · HALİFE-HİLÂFET · HALK (YARATMA) · HAMD · HARAM-HELÂL · HASENE-GÜZELLİK · HASTALIK · HAYIR-ŞER · HELÂK · HESAP · HEV · HİCRET · HİDÂYET · HİKMET · HİLÂFET-İMAMET · HIRSIZLIK · HÜKM-HÂKİMİYET · HÜZÜN-ÜZÜNTÜ · İbadet · İBLİS · İÇKİ VE KUMAR · İFSAD-İSLAH · İFTİR · İHLÂS · İHSAN-MUHSİN · İHTİLAF · İKRÂH · İLİM · İMAM · İMAN-MUMİN · İNCİL · İNFÂK · İNKÂR · İNSAN · İNSANLARA İYİLİĞİ EMREDİP KENDİNİ UNUTMAK · İNZÂR · İRTİDÂD-MÜRTED · İSLAMIN HAREKET METODU · İSLÂM-MÜSLÜMAN · İSRÂF · İSRAİL OĞULLARI · İSTİANE · İSTİÂZE · İSTİĞÂSE . · İSTİĞFAR · İSTİKAMET · İSTİKBÂR-MÜSTEKBİR · İSYAN-İTAAT · İTİKAF · İZZET-ZİLLET · KADIN · KÂFİR · KALB · KALP VE KALBİN MÜHÜRLENMESİ · KAN DÖKMEK · KARZ-I HASEN · KISAS · KITÂL-SAVAŞ · KİTAB-KUR'AN · KİTAPLARA İMAN · KIYÂMET · KÖLE-KÖLELİK · KORKU · KÜFÜR · KÜFÜR ÖNDERLERİ · LÂNET · MAĞFİRET · MAL-MÜLK VE MÂLİK · MÂSİYET · MEKR-TUZAK · MELEK-MELEKLERE İMAN · MESCİD · MESH (“AŞAĞILIK MAYMUNLAR OLUN!”) · MEYDAN  OKUMA  (KUR'AN'IN  İ'CÂZI) · MİLLET · MÎRÂS · MUHKEM VE MÜTEŞÂBİH ÂYETLER · MÜNAFIK-MÜNAFIKLAR · NAMAZ · NASARA-HRİSTİYANLIK · NEBİ-RASUL · NEFS · NESH · NİFAK-MÜNAFIK · NİKÂH VE TALÂK · NİSYÂN-UNUTMA · NÛR · ÖLÜM · ORUÇ · PEYGAMBER-PEYGAMBERLİK · PUT VE PUTA TAPMA · RABB · RİBAT-RABITA-MURÂBATA YAPMAK · RİYA · RIZIK · RUH · RUKÛ · SABİÎLER · SABIR · SÂLİH AMEL · SECDE · ŞEFÂAT · ŞEHİD · ŞERİAT · SEVGİ · ŞEYTAN · ŞİARLAR · SIDK/DOĞRULUK · SİHİR-BÜYÜ · SIRÂT-I MÜSTAKÎM . · ŞİRK · ŞÜKÜR · ŞÛR (İSTİŞÂRE/DANIŞMA) · SU VE YAĞMUR · TAAT · TAĞUT · TAHÂRET-TEMİZLİK · TAHRİF · TAKİYYE · Taklid · Takva · TÖVBE · TEVEKKÜL · TEVESSÜL-VESİLE · TEVHİD · TE’VİL VE TEFSİR · TEVRAT · TİCÂRET · TUĞYÂN · ÜLܒL-EMR · ÜMMET · VAHDET · VASİYET · VELÎ · YEME-İÇME · YEMİN · YÜSR-KOLAYLIK · ZALİM · ZEKÂT · ZİKİR · ZULÜM

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80


Google
 
Web ihya.org
CepAlem Gazeteler E-Kart E-Kitap Saglik Şiirler Sözlük
Kuran Meali Hadis Namaz Vakitleri Ingilizce Samil Fıkıh Fetva Rüya Tabiri
Kamus Hikayeler Forum Dini Terimler Haberler Oyun Resimler Ilahiler
Terimler isimler Sosyal Kavram Hadis Sözlügü imsakiye
Üniversite taban puanları ilmihal Rehber