Kavramlar Ansiklopedisi | Kategoriler | Konular

Müteşâbihlerin Mâhiyeti Hakkında Anahtar Bir Kavram Olarak Te'vil

Müteşâbihlerin Mâhiyeti Hakkında Anahtar Bir Kavram Olarak Te


Müteşâbihlerin Mâhiyeti Hakkında Anahtar Bir Kavram Olarak Te'vil:




Te'vil kelimesi süreç içerisinde
?anlamak/yorumlamak? ve ?lafzı, başka bir mânâya delâlet ettiğine dâir bir
delilden dolayı, asıl mânâsından, gerektirmediği bir mânâya hamletmektir?
şeklinde de anlaşılmış olsa da, ilk dönem lügat kitaplarında bu kelimeye
?âkıbet? mânâsı verilmektedir. Kur'ân-ı Kerim'deki kullanımında da te'vil
kelimesinin bu çerçeveye oturmuş olduğu görülmektedir.

Kur'an'da te'vil kelimesi 17 yerde
kullanılmaktadır ve ?işlerin âkıbeti?, ?varacağı yeri? mânâsına gelmektedir.
Nitekim Yûsuf Sûresinde Yusuf'a rüyada görülenlerin te'vilinin (te'vîlu'l-ehâdîs)
öğretildiğinden bahsedilmesi (12/Yûsuff, 6), ona rüyada görülen şeylerin
?âkıbetinin ne olacağını? kestirmenin ve o görülen şeylerin ?gelecekte yaşanacak
vâkıa olarak? neye tekabül edeceğini bilmenin öğretilmesi demektir. Zaten yine
aynı sûrede anlatılan kralın bir rüya görmesi ve bunu Yusuf'un te'vil etmesi
olayı da bu görüşü açıkça ortaya koymaktadır. Kral bir rüya görmüştür (12/Yusuf,
43). Ve kimse bu rüyayı te'vil edememiş (12/44), dolayısıyla te'vil etme işi
Yusuf'a bırakılmıştır (12/45). Yusuf da bu rüyayı te'vil etmiş, onun âkıbetini
bildirmiş, yani o rüyada görülenlerin ileride nasıl gerçekleşeceğini ve bu
gerçekleşecek olanın nasıl olacağını onlara bildirerek tedbir almalarını
söylemiştir (12/46-48).



Kehf Sûresinde ise Mûsâ (a.s.) ile ?Allah'ın
katından rahmet verdiği ve bir ilim öğrettiği kullarından bir kul?un kıssası
anlatılmaktadır. Bu kıssada o ?kul?un birtakım olayları gerçekleştirdiği
anlatılmakta ve Hz. Mûsâ'nın bu yapılan işleri anlamlandıramadığından şaşkına
döndüğünden bahsedilmektedir (18/Kehf, 65-77). Tüm yaşanan olaylardan sonra Hz.
Mûsâ'nın sözel bir müdâhalede bulunmasının (18/77) ardından o ?kul?un şöyle
dediğine şâhit olunmaktadır: ?İşte, dedi; bu, benimle senin aramızın
ayrılmasıdır. Şimdi sana sabredemediğin şeylerin te'vilini haber vereceğim.?
(18/Kehf, 78). Âyetlerin devamına bakıldığında o kulun te'vilini haber verdiği
şeylerin gelecekte olacak olan hâdiselerle ilgili olduğu görülmektedir. Âyetler
o kulun yaptığı işlerin ileride ne gibi bir sonuçla, âkıbetle bağlantılı
olduğunu ortaya koyup anlattıktan sonra şöyle demektedir: ?İşte senin
sabredemediğin şeylerin te'vili (âkıbeti) budur.? (18/Kehf, 82). Görüldüğü
gibi bu sûredeki te'vil kavramının da gelecekle ve gelecekteki âkıbet ve sonuçla
yakın bir irtibâtı vardır.

4/Nisâ 59 ve 17/İsrâ, 35. âyetlerde de en güzel
te'vilin (ahsenu te'vîlâ), yani en güzel âkıbet ve sonucun müslümanların olacağı
kaydedilmektedir. 10/Yûnus 39. âyette ise inanmayanların ?bilgisini
kavrayamadıkları ve te'vili kendilerine gelmemiş olan şey?i yalanladıkları
bildirilmektedir. Burada da inanmayanların Kur'an'ın bildirdiklerini (ilmi)
yalanladıkları, bu bilgiyi kavramadıkları ve bundan da öte, bilgisi bildirilen
şeylerin sonucu, gerçekleşmesi (te'vili) oluşmadığı halde, o kimselerin bunu
yalanlamış olduğu ifâde edilmektedir ki, yine te'vili ile ileriye dönük, ileride
sonuç bulacak şeyler arasındaki yakın alâka göze çarpmaktadır.

O halde, bu âyet-i kerimede iki olgudan söz
edilmemektedir:

1. Bilgisi kavranılmayan şey, yani İlâhî
bildirimler, âyetler,

2. Te'vili gelmeyen şey, yani İlâhî
bildirimlerin âkıbeti, sonucu ile ilgili şeyler.

Gerek te'vil kavramına, gerekse te'vilin
müteşâbih âyetlerle ilgisine doğrudan açıklık getirecek bir başka âyet ise
şöyledir: ?Gerçekten onlara bilgiye göre açıkladığımız, iman eden bir toplum
için yol gösterici ve rahmet olan bir Kitap getirdik. İlle onun te'vilini mi
gözetiyorlar? Onun te'vili geldiği gün, önceden onu unutmuş olanlar derler ki:
?Doğrusu Rabbimizin elçileri gerçeği getirmiş. Şimdi bizim şefaatçilerimiz var
mı ki şefaat etsinler, yahut tekrar geri dönmemiz mümkün mü ki, yaptıklarımızdan
başkasını yapalım?' Onlar kendilerini ziyana soktular ve uydurdukları şeyler,
kendilerinden saptı.? (7/A'râf, 52-53). Görüldüğü gibi âyette Kitap unsuru
ile te'vil unsuru ayrı ayrı zikredilmektedir. Âyet, bir bütün olarak ele
alındığında te'vil ile Kitap'ta bildirilenlerin ya da Kitap ile bildirilen bazı
bilgilerin kıyâmet gününde açığa çıkması olayını kasdettiği açıkça
anlaşılmaktadır. Demek ki burada da te'vil kelimesi, verilen bilgilerin ileride
gerçekleşmesi, sonuçlanması ve ortaya çıkmasıdır ki, bu da ancak kıyâmetle vuku
bulacaktır. Zâten âyette bahsedilen iman etmeyenlerin te'vil geldiğindeki
pişmanlıkları Kur'an'da kıyâmetin kopmasıyla ilgili diğer âyetlerde de
bildirilmektedir.

Te'vil kavramının Kur'an'da herşeyin âkıbeti ve
sonucu, şu anda belirtilen şeylerin gelecekte neye tekabül edeceği ve dahası
?Kitab'ın te'vilinin? şu anda muhâtap olunan bazı İlâhî gerçeklerin ileride
kıyâmetle birlikte aynen ortaya çıkıp kesinleşeceği olduğu anlaşıldıktan sonra,
Âl-i İmrân, 7. âyete dönülebilir.

Yukarıda Kur'an'ın tümünün hem muhkem, hem de
müteşâbih olduğu zikredilmişti. Oysa Âl-i İmrân, 7. âyette Kitab'ın bir kısmının
muhkem, bir kısmının ise müteşâbih olduğu zikredilmektedir. Bu durum nasıl izah
edilecektir? Öncelikle şunu söylemek gerekir ki, müteşâbih âyetlerin ?anlaşılıp
anlaşılmaması? sorunu ile hiçbir ilgisi sözkonusu değildir. Te'vil kelimesini
?tefsir ve anlamın açıklanması? olarak anlayan kimi müfessirler Kur'an'daki
müteşâbih âyetlerin anlaşılamayacağı üzerinde durmuşlardır ki, bu iki açından
yanlış bir anlayıştır.

Birincisi, te'vil kavramına yanlış bir anlam
verilmesi sebebiyle Kur'ânî bir kavramın yerinden edilmesi; ikincisi ise
Kur'an'ın kendisini ısrarla ?apaçık ve anlaşılır? (Bkz. 2/Bakara, 118; 6/En'âm,
52, 126; 16/Nahl, 89; 54/Necm, 17; 57/Hadîd, 9 vd.) diye ortaya koymasına
rağmen, Kur'an'ın bir kısım âyetlerinin anlaşılamayacağı iddiâsında ve zannında
bulunulması nedeniyledir. O halde Kur'an'ın tamamı açık ve anlaşılır; yani
muhkem kavramıyla irtibatlı olarak, lafzen ve mânen çarpıtılmaya, tahrif
edilmeye ve sağa sola kaydırılmaya nihâî anlamda müsâit olmayan ve buna asla
izin vermeyen bir Kitaptır. Kur'an'ın tamamının muhkem olması demek, böylece
Kitab'ın tüm âyetlerinin lafzen ve mânen sağlam bir biçimde, açık ve kesin
olarak yerli yerinde durması demektir ki, bu da onun anlaşılırlığı ile yakından
alâkalıdır. Peki, bu durumda Kur'an'ın bir kısım âyetlerinin muhkem, bir
kısmının ise müteşâbih olduğu gerçeği nereye oturacaktır? Burada hemen şunu
kaydetmek gerekir ki, Kur'an'ın tamamı muhkem/apaçık anlaşılır olmakla birlikte,
bazı muhkem âyetlerin gaybî boyutla bir ilişkisi sözkonusudur.

İşte gayble ilgili ?bazı? muhkem âyetler,
anlaşıldığı kadarıyla müteşâbih olarak zikredilmektedir. Yani bir âyet, aynı
zamanda hem muhkem, hem de müteşâbih olabilmektedir. Ama muhkem bir âyetin
müteşâbih olması için gaybî bir boyutunun da olması gerekmektedir. Zira
müteşâbih deyimi bir şey hakkında duyuların veri elde edememesi, yani gayb
alanıyla ilgili olması sebebiyle ve o konuda kesin bir bilgiye sahip olamama
sonucu o şey hakkındaki düşünce ve yorumların benzer olması ve neyin kesin doğru
olduğunun bilinememesi dolayısıyladır. Başka bir ifâdeyle müteşâbih kelimesi,
gaybî gerçeklere -kisin bilgimizin olmaması sonucu- zihnimizde bazı benzerlikler
kurmamızı ifâde etmektedir. Bununla birlikte şunu da söylemek gereikir ki,
muhkem âyetlerin gaybla ilgili olanların tümü müteşâbih kapsamına girmemektedir.
Bunun böyle olması te'vil kavramının anlamıyla irtibatlıdır. Gerek Kur'an'ın
diğer âyetlerinde, gerekse Âl-i İmrân, 7. âyetteki te'vil kavramının gelecekle
ilgili bir içeriğinin olması, yani "gelecekte vâki olacak bir âkıbet ve sonuç"la
ilişkilenmesi açıkça müteşâbihin gelecekle alâkalı olmasını gerekli kılmaktadır.
Müteşâbih, muhkem âyetlerin gaybla ilgili boyutlarıdır ama, bu gaybî boyut da
ileride sonuçlanacak ve gerçekleşecek bir yön taşımaktadır. Bu durumda, te'vil
kavramından hareketle müteşâbihâtı, sonucu/âkıbeti ileride (kıyâmet gününde)
açığa çıkacak ve gerçekleşecek olan âyetler olarak gerekecektir. Zâten Kur'ân-ı
Kerim, "Kitab'ın te'vilinin gelmesini", Kitab'ın önceden bildirdiklerinin
kıyâmet gününde açıkça ortaya çıkması şeklinde tanımlamaktadır (7/A'râf, 52-53).
O halde müteşâbihât, Allah'ın kısmen bilgisini verdiği, ama tamamıyla
kuşatamadığımız kıyâmet günü, cennet, cehennem ve bunların ahvâline dâir ileride
vukuu gerçekleşip âkıbeti ortaya çıkacak âyetleri kapsamaktadır. Nitekim el-İsfehânî,
müteşâbihâta giren konular arasında kıyâmet gününün niteliklerini zikretmiş,
bunun nedeni olarak da "duyuların bu nitelikleri tasavvur etmedik çâresizliği"ni
kaydetmiştir (Râgıb el-İsfehânî, a. g. e. s. 44). Yine, birtakım eksiklikler ve
bulanıklık taşısa da vaad ve vaid (cennet ve cehennem) ile kıyâmet âyetlerini
müteşâbihât kapsamında değerlendiren görüşlere İslâm tarihinde rastlanılmaktadır
(Reşid Rızâ, Tefsiru'l-Menâr, c. 3, s. 164, Beyrut, tarihsiz).

Durum böyle olunca Âl-i İmrân, 7. âyette niçin
müteşâbihâtın te'vilinin peşine düşmenin kınandığı ve niçin bu tutumun
"kalplerinde eğrilik olanlar"ın tutumu olarak zikredildiği de anlaşılmış
olmaktadır. Çünkü müteşâbihâtın te'vilini insan, bu sınırlı idrâkiyle
bilememektedir. Onun te'vilini insan, bu sınırlı idrâkiyle bilememektedir. Onun
te'vilini (nasıl sonuçlanacağını ve âkıbetini) ancak Allah bilebilir. O halde
mü'minlere düşecek olan, müteşâbih âyetlerde bildirilen hakikatlerin âkıbetini
bilmeseler de, hepsine birden iman etmiş olmaktır. Zira gerçek mü'min,
gelecekteki vuku bulacak olayları tümüyle görmese ve bilmese de sırf "Allah'tan
indirildiği" için ona iman edendir. İşte bundan dolayı âyette "ilimde râsih
olanlar ise, 'o kitaba inandık, onun tamamı Allah katındandır' derler"
buyrulmaktadır.

Konuyla ilgili bir başka tartışma da Âl-i İmrân,
7. âyetteki "durak"ın "lafza-i celâl"de mi, yoksa "el-ılm"de mi olacağı
tartışmasıdır. "Te'vil" kelimesinin "tefsir" ve "mânânın açıklanması" olarak
anlaşılması sonucu ortaya çıktığını düşündüğümüz bu tartışmanın müteşâbihâtın
anlaşılıp anlaşılamayacağı tartışmasıyla da yakın bir ilişkisi vardır. Selefin
büyük çoğunluğu, durağın lafza-i celâl üzerinde olması gerektiği (yani te'vili
yalnızca Allah bilir, başkası değil) ve âyetin sonrasının ayrı bir cümle olduğu
görüşündedirler. İbn Abbas, Ubeyy ve İbn Mes'ud'dan rivâyet edilen kıraat budur.
Durağın "ve'r-râsihûne fi'l-ılm"deki "ılm" üzerinde olacağını
söyleyenler (yani te'vili Allah ve ilimde râsih olanlar bilir); Mücâhid'den
nakledilen rivâyete dayanmaktadırlar. Mücâhid'den başka, seleften bazılarının da
bu görüşte olduğunu nakledenler var ise de, büyük çoğunluğun aksi görüşte
olduğunu kabul etmeyen yoktur (M. Said Şimşek, Kur'an'da İki Mesele, s. 43).

Te'vil kelimesinin sonraki dönemlerde tefsir ve
mânânın açıklanması olarak anlaşılması Kur'an'da "anlaşılmaz" âyetlerin varlığı
problemini ortaya çıkarmış ve bu nedenle buna karşı çıkan ulemâ, durağı "el-ılm"
kelimesine alarak "müteşâbihin yorumunun ve anlaşılmasının" ilimde râsih olanlar
tarafından gerçekleştirilebileceğini ortaya koymaya çalışmışlardır. Bizce bu bir
zorlamadır. Zira te'vili, yani âkıbeti Allah'tan başka kimse bilmemektedir.
Zâten te'vilin tefsir ve anlaşılmayla ilgili olmadığı bilindiğinde böyle bir
zorlamaya da gerek kalmayacaktır. O halde mânâya uygun olarak durağın "Allah"
lafzında olması gerekmektedir. Zira gaybı yalnız O bilebilir.

Sonuç olarak denilebilir ki, Kur'ân-ı Kerim
bütün âyetleriyle muhkem bir kitaptır. Kitabın muhkem olması lafzen ve mânen
nihâî anlamda kendisine karşı herhangi bir dahlin, çarpıtmanın, tahrifin
olamayacağı ve bu yüzden de Kitab'ın tümünün açık ve anlaşılır olduğu, kesin bir
hüküm taşıdığı anlamına gelmektedir. Bu böyle olmakla birlikte muhkem âyetlerin
gelecekle ilgili gaybî boyut taşımaları (kıyâmet gününün zamanı ve nitelikleri,
cennet-cehennem ve bunların tam olarak keyfiyetleri gibi) insan idrâkinin
bunları kavrayamaması nedeniyle bu âyetleri müteşâbihât kapsamına sokmaktadır.
Müteşâbihâtın konusuna Allah'ın zâtı ve sıfatları ile Allah'ın eli, yüzü, istivâ
etmesi gibi ifâdeleri sokmak doğru bir yaklaşım olarak görülmemektedir. Zira
Allah'ın bu tür ifâdelerle nitelendirilmesi tamamen mecâzî ifâdeler olup hakiki
mânâyla bir ilgisi sözkonusu olamaz. O halde bunlar mecazlı ifâdeler olup
müteşâbih değildirler. Müteşâbihâtın konusunu tâyin etmede te'vil kavramı
anahtar bir rol üstlenmektedir. Te'vil bir şeyin âkıbeti, sonucu
ileride/gelecekte nasıl gerçekleşeceği ve neye tekabül edeceği gibi mânâlara
geldiğinden müteşâbihâtın ileride gerçekleşecek ve sonuçlanacak esaslı bir
yönünün olması gerekmektedir. Bu da genel olarak bu dünya hayatından sonraki
dönemle ilgili âyetlere karşılık gelmektedir. (3)