sel
Rüya Tabirleri
Açılış  Giriş Sayfası Yap
Favori  Sık Kullanılanlara Ekle
MC ÜYE İŞLEMLERİ
Üyeadi:
Parola :
Ansiklopediler
Sponsorlu Bağlantılar
Secme Konular
· Kur'ân-ı Kerim'de İçkinin Haramlığı ve Yasaklanma Aşaması
· İslâm Kelimesinin Anlamları
· Nâs ve İnsan Kelimelerinin Anlam ve Mâhiyeti
· Allah'ın Kulu, Kulun Allah'ı Sevmesinin Belirtileri
· HAYY-KAYYUM
· Kur’an’da Ruh Sağlığı, Psikolojik Denge ve Huzur
· a- Hudûs Delili
· İnsan İle Diğer Canlılar Arasındaki Farklar
· Hikmetin Kur’andaki Dört Anlamı
· Sâlih İnsan Kimdir?.

Burayada Bak
· Vasînin Vekil Veya Başka Bir Vasî Tayin Etmesi
· Câhiliyyenin Bir Başka Yönü
· Mısır'dan Çıkış
· 2- Adâlet
· Ru’b
· Orucun Şartları
· Athene
· 3) Büyük Cehâlet
· Hoşa Gitmese de İtaat
· Fesat
· Münâfıklar
· İkon
· Tecessüd
· Arbede
· Câhiliyye

Son Okunanlar
· Dünya-Âhiret Ayrımının Değerlendirilmesi ve Dünyayı Terk .
· Haram Kazanç Yolları
· İslâm Ekonomisinin Genel Prensipleri
· En Kötü Ticâret; Allah’ın Âyetlerini Az Bir Karşılığa Satmak.
· Fikir Yoluyla Fesad
· Az Bir Karşılık ile (Ucuza) Satmak
· Günahların Çeşitleri
· Hiçbir Peygamber, Tebliğ Karşılığında İnsanlardan Ücret İstemez.
· Kur'ân-ı Kerim'de Oruç.
· Hz. Muhammed (s.a.s.) ve İsrâiloğulları



Kavramlar Ansiklopedisi     A B C Ç D E F G H I İ J K L M N O Ö P R S Ş T V Y Z 0 1 2 3 4 5 6 7 8 9

Dünya-Âhiret Ayrımının Değerlendirilmesi ve Dünyayı Terk .

Dünya
Dünya-Âhiret Ayrımının Değerlendirilmesi ve Dünyayı Terk   İlk müslüman nesillerin zihinlerinde sonraki nesillerde görülen dünya ve âhiret arasındaki kesin ayrım yoktu. Onların duygularında âhiretten tamamen kopmuş yalnız dünya için olan ve dünyadan kopmuş yalnız âhiret için olan ameller yoktu. Evet, bazı ameller vardır ki, onlarda tabiatı icabı rûhî yön ağırdır: Namaz, duâ, zikir ve genelde ibâdetler. Bir de fikrî yönün ağır bastığı ameller vardır: İlim tahsili ve ilimde ilerleme, siyasî, iktisadî ve savaş-barış gibi hayata ait işlerin idaresi... Ve his yönünün egemen olduğu ameller de vardır: Yeme-içme, giyinme, mesken edinme ve cinsel tatmin gibi. Lâkin bu, birtakımıyla öbürünün arasını ayırmaz. Çünkü, bağlantılı ve tekleşmiş bir insanî yapıdan çıkmaktadır hepsi. Bunların hiç biri, dünya ve âhiretten, her ikisinden koparılıp, biriyle ilgisiz hale getirilemez. Asr-ı Saâdet müslümanlarının hayatlarına hâkim olan, tasavvurlarını yönlendiren ibâdet kavramı, tüm dünyevî alanları kuşatıyordu. Onların anlayışında dünyanın âhiretten koparılması mümkün olmadığından, ibâdetleri, hayatları, ölümleri, her şeyleri Allah içindi (6/En’âm, 162). Bunun için de onların anlayışında hayat, biri öbüründen ayrılmayan birleşik halkalardı. Namaz, hac, yeme-içme, cinsel ilişki, Allah yolunda cihad, rızık peşinde koşma, ilim tahsili, dünyanın imarı... hepsi ibâdettir. Hepsi aynı anda dünya ve âhiret içindir. Gündüz veya gece insanın geçirdiği şuurlu her an ve Allah'a yönelerek O’nun indirdiğine uyarak yaptığı her amel, ibâdet çeşitlerinden biridir, birbirine de bağlıdır. O, sürekli bir ibâdetten öbürüne geçer. Namaz, zekât, oruç gibi ibâdetler, rûhî yönü ağır iseler, bunun anlamı sadece onların ibâdet kabul edildiği veya onların dünya için değil de yalnız âhiret için oldukları değildir. Her birinin dünya hayatında gerçekleşmesi zorunlu olan gerekleri vardır. Namaz, kötülükten ve münkerden alıkoyar (29/Ankebût, 45); zekât, nefsi ve malı temizler; oruç takvâya alıştırır; hac iyiliğe çağırır... her biri dünya ve âhiret için olur aynı anda. İnsanın hayatta yaptığı diğer akıl veya duyuların ağırlıkta olduğu ameller de, geniş anlamıyla ibâdet sınırının dışında değildirler; elbette onlarla Allah’a yönelme amaçlandığı ve Allah’ın emirlerine uyulduğu sürece. Böylece onlar da âhiretten kopmuş ve yalnız dünya için değillerdir. İnsanın yaratılış amacı, ibâdet olduğu için (51/Zâriyât, 56) tüm davranışları bu amaca hizmet edebilir. İnsanın hayatının tamamı ve dünyadaki faaliyetlerinin tümü bütünleşerek, varlık gayesini gerçekleştirir ve duygularında dünya ile âhiret birleşir. İlk müslüman nesillerin mantığında meseleler böyleydi. Bütün hayatlarını toplayan, aralarını birleştiren, görüşlerini aynı yapan, derin ve köklü anlamıyla “lâ ilâhe illâllah”tı. O zaman da bu tevhid, Allah’tan insanın dünya hayatını düzeltip âhirette güvene ulaştırması için indirilen kapsamlı bir din olur. Bu tevhid dininde bir meseleyle öbürünün arası ayrılamaz. Câhiliyye Arapları çeşitli ilâhlara tapındığı için, hayatları da parça parça ve birleşemez haldeydi. Hislerinde dünya ile âhiret arasında bir bağ da yoktu. Tapınılan rabler çok olduğundan ibâdet de dağınıktı. Biraz putlar, biraz kabile, biraz baba-dede geleneği ve biraz da hevâya, nefsî isteklere tapılıyordu. Ya da hepsi, duyularında bir bağlantı ve irtibat olmadan aynı anda tanrı kabul ediliyordu. “Hayat, ancak bu dünyadaki hayatımızdır. Ölürüz ve yaşarız; bizi ancak zaman (zamanın geçişi) yokluğa sürükler’ derler. Onlar sadece zannediyorlar.”  (45/Câsiye, 24) Dünyadan sonra hayat olmadığına göre, sonrasını düşünmeden içinde yaşanılan şu an yaşanılır, sorumsuzca, hesap verme endişesi olmadan, canlarının istediği gibi... Çağdaş câhiliyye, eski câhiliyyeden daha çok insan fıtratını, tevhidi/birliği, hayatı parçalamaktadır. Âhiretle bağını koparıp hayatı dünyadan ibaret kabul eden insan, huzuru dünyada da bulamamakta, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar intiharlar, çıldırmalar, bunalımlar, stresler, her çeşit psikolojik anormallikler içinde, dünya görüşündeki bu yanlışlığın âcil cezasını, avans olarak çekmektedir. İslâm, tevhid dini olduğundan, aralarında kesin bir ayrım yapılarak, birbirinden kopuk şekilde dünya ve âhiret ikilemine yer vermez. Laiklik denilen çok tanrılı anlayıştadır birbirinden tümüyle bağımsız ve kopuk din-dindışı, din adamı-dünya adamı, dünya-âhiret, Sezar-Tanrı ayrımları. Tevhid dini, insanın maddî dünyasıyla mânevî dünyasını birleştirdiği gibi; dünya ile âhiret yollarını da birleştirdi. Bunlar niçin iki yarı yol olsun ki? Biri, bir ilâhın, öbürü de başka bir ilâhın mı? Dünyaya hâkim olan ilâh, kıyâmet günü insanları hesaba çekip cezalandıracak veya ödüllendirecek ilâh değil mi? Allah, sadece göklerin ilâhı mı? Yeryüzünü ve tabiat olaylarını yönlendiren, dünyayı düzenleyen başka ilâh mı var ki, dünyâ ile âhiret birbirini ilgilendirmeyen kopuk ve bağımsız parçalar olsun. Âhiret hayatının ölçüsü, dünya hayatının terazisinden değişik midir ki, bir iş dünya ölçüleriyle güzel, âhiret hesabına göre çirkin veya aksi olsun. Halbuki dünyada güzel işlerin âhiretteki karşılığı da daha güzel, dünyada şer olanın da âhiretteki karşılığı cezadır. “Güzel iş yapanlara daha güzel mükâfat (cennet), bir de fazlası vardır... Kötü amel işleyenlere gelince, kötülüğün cezası kötülükleri kadardır. Onları bir de zillet kaplayacaktır...” (10/Yûnus, 26-27) “Kim zerre kadar hayır/iyilik yapmışsa onu görür; kim de zerre kadar şer/kötülük işlemişse onu görür.” (99/Zilzâl, 7-8) “Hayâtu’d-dunyâ”, yakın hayat; “hayâtu’l-âhiret”  de diğer hayat, son hayat demek. Yol tektir; başı dünyada, sonu âhirette. İki şeritlidir bu yol; bölümlerden birini iyi amel sahipleri tutuyor ve onları cennete götürüyor. Diğerini de kötüler tutuyor ve onları azaba götürüyor. Dünya ve âhiret farklı yollar değil, yolun başının ve sonunun adlarından ibaret. “Sizi yarattığı gibi yine O’na döneceksiniz. Allah insanlardan birtakımını doğru yola eriştirdi, fakat birtakımı da sapıklığı hak etti. Çünkü bunlar Allah’ı bırakıp şeytanları dost edinmiş ve kendilerini doğru yolda sanmışlardı.” (7/A’râf, 29-30)    İlk müslümanlarda dünya-âhiret birliği öyle bir noktaya gelmişti ki, gerçekte dünya hayatında yaşarlarken düşünce ve fikirleri âhirete bağlıydı, âhireti görür, önlerinde duruyormuş gibi yaşıyorlardı; “âhirete yakînen iman”, bu demekti çünkü. Kur’an’ın ba’s, hesap ve ceza üzerindeki yoğun tekrarı ve vurgusu, kıyamet sahnelerini canlı ve çekici bir üslûpla sunuşu, müslümanlara his ve hayalleri ile, önlerinde o an görüyor ve olaylarını yaşıyormuşçasına âhireti canlı yaşatıyordu. Hatta, bütün gerçekleriyle dünya geçmiş, âhiret de olaylarıyla hazır, şu anda yaşanıyor gibi! Melek değillerdi; zaten insan üstü olmaları, insanlıklarından çıkmaları da istenmiyordu onlardan. Onlar da beşeriyetleri icabı bazı günahlar işleyebiliyordu. Ama hataya düştüklerinde, yanlışlarında ısrar etmiyor, hemen tevbe ediyorlardı: “Onlar bir kötülük yaptıkları, ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah’ı hatırlayarak hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Günahları da Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki? Ve onlar, bile bile yaptıklarında ısrar etmezler. İşte onların mükâfatı Rableri tarafından bağışlanma ve altından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetlerdir. Çalışanların ecri ne güzeldir.” (3/Âl-i İmrân, 135-136)  Evet, onların duygularında dünya ve âhiret, birleşik tek bir hesaptı, iki ayrı hesap değildi. Dünya Kur’an’da zemmedilmiş, Rasûlullah’ın diliyle lânetlenmiştir, ona meyledip aşırı sevgi beslemek, ona bağlanmak yasaklanmıştır; doğru. Ama bu tavsiyeler Kur’an ve hadiste hangi konumda gelmiştir? İki durumda geldiğini görüyoruz. Bir: Dünya sevgisi ve ona bağlanmanın insanlarla Allah'a ve âhiret gününe iman arasında bir engel oluşturduğu zaman.  İki: Onlarla Allah yolunda cihadın arasına girdiği zaman. “Dünya hayatıyla sevindiler. Oysa âhiretin yanında dünya hayatı, bir geçimden ibarettir.” (13/Ra’d, 26) “Bize kavuşmayı ummayan, dünya hayatına râzı olup onunla rahat edenler ve Bizim âyetlerimizden gaflet edenler... İşte kazandıkları işlerden ötürü onların varacakları yer, ateştir.” (10/Yûnus, 7-8) “De ki: ‘Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabalarınız, elde ettiğiniz mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz ticaret, hoşunuza giden evler sizce Allah’tan, Peygamberinden ve Allah yolunda cihaddan daha sevgili ise, Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.” (9/Tevbe, 24) Bu iki alanda, âyetlerde açıklanan sebeplerle dünya zemmedilmiştir. Fakat bu iki alandaki gerçek durum, dünya, insanın hissinde âhiretten kopuktur. Ya hiç inanmadığı için, ya inancı zayıf, karmakarışık olduğundan düşünce, duygu ve tavırlarına tesir edemediği için... Onun idrâkinde problem şudur: İnanmadığı, ya da varlığıyla yokluğu eşit bir imana sahip olduğu bir cennete, can ve maldan fedâkârlıklara karşılık vaad edilmiş; o halde bu, varlıklardan mahrum olmaktır. Böyle bir kimse, dünya nimetleri konusunda Allah’ın mubah kıldıklarıyla yetinmek istemeyip şehvetlerinin ve hevâsının paralelinde yürümek arzusundadır. Bu problemden dolayı dünya hayatını tercih etmektedir. “İşte tuğyan ederek azıp da dünya hayatını tercih edenin varacağı yer şüphesiz cehennemdir.” (79/Nâziât, 37-39)  “Ama siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz; oysa âhiret daha iyi ve daha bâkîdir.” (87/A’lâ, 16-17) “Durakları ateş olduğu halde kâfirler zevklenirler ve hayvanlar gibi yerler.” (47/Muhammed, 12) Kur’an’ın portresini çizdiği dünyayı âhirete tercih eden kimse, arzularının sınırsız tatminini yeğlemiştir; çünkü bu zevklerden mahrum olmak, onun yanında Allah’ın onu uyardığı azaptan daha önemlidir. Ya, âhirete aslında inanmadığı için ki, onun hissinde korkutulduğu azap bir vehimdir, hakikati yoktur. Ya da, âhirete imanı zayıftır; o azap, hayalinde, elindeki nimetten mahrum olmanın acısından daha hafif gelmektedir. Bu her iki durum da anormaldir, sahibinde denge bozukluğu getirir. “Onların kalpleri vardır ama anlamazlar; gözleri vardır ama görmezler; kulakları vardır ama işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibi, hatta daha da sapıktırlar.” (7/A’râf, 179) Ya da o, gözünde ancak net olanı yakından görebildiği, uzağı göremeyen, görme kusuru olan gibidir. Algılama organı ancak yakında olanı var sayıyor; uzaktakini ise karışık, müphem birbirine karışmış, bulanık görüyor. Normal bir insanın hissinde ise, olay tamamen değişiktir: Normal bir insan, ilk anda ruhunu gayb dünyasına kapatmaz; nefsini sadece organlarının algıladığı alana hapsetmez. Yaratıcısının kendisine yaratılış gayesi olan hilâfet misyonuna yardımcı olsun diye iki karşılıklı güç takdir ettiğinin bilinci içindedir. Her biriyle hilâfet ve kulluk görevinin bir bölümünü gerçekleştirir;  ikisiyle aynı anda dengede kalır. Birincisi, organlarının algıladığına inanmak, ikincisi de gayba imandır. Birinci gücüyle, yakındaki algılanan eşyaya, çevresindeki maddî varlıklara karşı davranışını düzenler. Maddenin özelliklerini öğrenir. Yeryüzündeki durumunu güzelleştirmek için Allah’ın hizmetine verdiği göklerde ve yerdeki enerjinin kullanılması için bilgisini geliştirir. İkinci gücüyle de fıtratına konulan doğrultuda iman esaslarına inanarak hakikatlerle muâmelesini sürdürür. “Allah’ın sana verdiğinden (O’nun yolunda harcayarak) âhiret yurdunu gözet; ama dünyadan da nasibini unutma.” (28/Kasas, 77) “O size yeryüzünü musahhar kıldı. Haydi onun omuzlarında yürüyün ve Allah’ın rızkından yiyin. Dönüş O’nadır.” (67/Mülk, 15) İnsan, birini seçerse mecburen öbüründen kopacağı şekilde; dünya ve âhireti karşılıklı iki olgu olarak değerlendirmenin Allah’ın dininde bir dayanağı yoktur. “De ki: ‘Allah’ın kulları için yarattığı ziyneti/süsü ve temiz rızıkları kim haram kılabilir?” (7/A’râf, 32) Burada ziynetin anılmasında özel bir anlam vardır. Ziynet, güzelliktir. Güzellik ise, zarûretten fazla bir şeydir. Yani, Allah’ın kullarında mubah kıldığı, nasıl olursa olsun hayatı koruyacak bir mecbûriyet değil; zarûretin de ötesi güzellik noktasına varan bir şeydir. Rasûlullah (s.a.s.) de şöyle buyurmuştur: “Vallahi, ben sizin Allah Teâlâ’dan en çok korkan ve sakınanızım. Fakat bazen nâfile oruç tutar, bazen tutmam. Bazen nâfile namaz kılar, bazen uyurum. Ben evlenirim. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse, o benden değildir.” (Buhârî, Nikâh 1; Nesâî, Nikâh 4; Dârimî, Nikâh 3) Bu hadis-i şerif, Allah’ın kulları için râzı olduğu ibâdette, dünya geçiminden el etek çekme ve ondan tamamen kopmanın bulunmadığını vurgulamaktadır. Çünkü bu el etek çekme ve sadece âhiret için gece gündüz ibâdet, Allah’tan haşyetin göstergesi değildir. Hz. Peygamber öyle yapmadığı gibi, bu tavrın sünnetinden kopma olduğunu sert bir ifadeyle belirtiyor. Başlarında zâhidlerin efendisi (s.a.s.) olmak üzere ilk neslin zâhidlerinin zühdleri,  dünya varlığına karşı kendilerini Allah yolunda cihada iletiyordu. Sapıtmış bir ortamı düzeltip, yerine normalini getirmek için çalışma; emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker, ki bu iki şey Allah’ın hayırlı olması için çıkardığı ümmetin temel özelliğidir (3/Âl-i İmrân, 110). Başlarında Rasûlullah olmak üzere zâhidler, varlığı yasaklamıyor, onun üstüne tırmanıyorlardı. Mücadele ettikleri o yüksek ufuklar da onları cihaddan alıkoymuyor, gerçekler dünyasında ortaya koymak için çalıştıkları hedefler için çalışmalarını engellemiyordu. Onlar, nefisleriyle ve şeytanla olan cihadlarını turun sonu yapmadılar. Onların şeytanla ve nefisleriyle savaşları ve zaferleri esas hedeflerine yönelik hareketlerinde bir başlangıç noktasıydı: Cihada, mârufu emre, münkerden sakındırmaya, şirk kalesinin yıkılıp iman kalesinin kurulmasına, tâğutların egemenliğine son verip Rabbânî doğruların ikamesine, Allah düşmanlarının korkacağı gücün oluşturulmasına... Nefislerindeki şeytanla cihada başlamasalar veya nefislerindeki şeytânî özelliklere savaşlarında kesin bir sonuç almadan savaşı bıraksalardı, bunları gerçekleştiremezlerdi. Ama onlar, nefisle mücadele yeter, hedef de budur diyerek durmadılar hiç. İçlerindeki şeytanla/nefisle mücadelede zâhidin yolu; şehvetleri, nefsin isteklerini öldürüp yok etme yoluyla “nefsin öldürülmesi” değildir. Onun Rabbânî metoddan aldığı yolu, şeytanın saptırmalarına karşı, gücü oranında “nefsine hâkim olması”, onu kuşatma altında tutmasıdır. Allah, insan nefsinde yarattığı bu motivleri boşuna yaratmamıştır. İnsanın yeryüzünde halifeliği, imtihana tâbi tutulması, dereceler alması, olgunlaşması için gereklidir nefsin istekleri. Nefsi öldürmek, fenâya, yokluğa ulaşmakla; haram hudutları, setleri yıkacak şekilde arzuların salıverilmesi, alabildiğine özgürlük; her ikisi de aşırılıktır. Rabbânî metod, insanı ifrat ve tefritten kurtarır, dengeyi oluşturur. Nefsi, arzuları öldürmeden, bu isteklerin kontrol edilmesi istenir imtihanın kazanılması için ve bu mücadele bir ömür boyu sürecektir. Arzuları öldürüp de kurtulmak, cenneti garanti etmek, ya da bunu temel gaye edinmek yoktur nebevî hayatta. Motivler, nefsin arzu ve istekleri, imtihan alanlarıdır. “İnsanların hangisinin daha güzel amel işleyeceğini deneyelim diye yeryüzündeki her şeyi, dünyanın ziyneti/süsü yaptık.” (18/Kehf, 7) Yanlış zühd anlayışı içinde olan mistik kimsenin nefsinde, onu dünya gerçeğinde amelden alıkoyan pek çok etkenler oluşur. Bunlardan biri, dünyaya bakışıdır. Onun hissinde dünyanın âhiretle ilgisi yoktur; kurtulmaya çalıştığı bir zindandır dünya. Dünya bir zindan olunca, mahkûm zindanı hiç  imar  eder,  onun  ıslahıyla  ilgilenir  mi?  Ondan  kurtulacağı  günü gözetler sadece. İkinci etken, istekleri hareketlendiren motivlerin yok edilmesiyle isteklerin de yok olmasıdır. İnsan, yeme-içme, giyme, mesken edinme vb. dünyevî gereçlere rağbet eder. Bunları elde etmek için devamlı hareket halinde olur. Nefsindeki rağbetleri gerçekleştirmek için uğraşı halindedir hep. Ruhî riyâzetin gayesi, nefsi onlardan arındırmak için o istekleri öldürmek olunca, ne için hareket edecek, ne için çalışacak? O bu dünya hayatından hiçbir şey istemiyor ki! İstese bile asgari şartlara göre çok basit bir hayat ve onu koruyacak en hafif bir külfet ister. Üçüncü etken de fenâ lezzeti; vâsıl olduğu hayali. Nefse rızâ ve kanaat veren anlayış. Bu üç etken, yanlış kaza-kader anlayışıyla da birleşince, mistiği hayatın akışında harekete geçirecek bir şey kalmaz.                      Sahâbenin zühdü, dünyanın geçici olduğu, gerçek nimetlerin âhirete ait olduğuna dayanan bir şuur idi. Bu zühd, sahiplerini cihad, mücadele ve dünyanın ıslah ve imarına iten öncü ve yapıcı bir zühddü, bir aktivite, bir aksiyon idi. İçine kapanık ve pasif bir ruh hali değildi. Nefsi fitneye karşı koruyan bir zühddü; fitneden korunmak için nefsi öldüren bir zühd değil! Kur’an ve sünnetteki dünyanın kötülenmesi ile ilgili tavsiyeler, hatırlatma için gelmiştir. Ta ki insanlar dünyaya aldanıp âhireti unutmasınlar. Yoksa, dünya hayatındaki eylemleri, hareket ve faaliyetleri yasaklamak için gelmemiştir. Yol kenarındaki, insanları heyelân bölgelerine karşı uyaran trafik işaretlerine benzer bu uyarılar. Trafiği engellemek için değildir bu işaretler. Bir grup yolcu çıkıp da “biz bu yolda yürümeyiz, yolda heyelâna karşı uyaran işaretler var” dese, tedbirde aşırı oldukları ortaya çıkar. Yolculuğu bırakmaları, tedbirle korkaklığı karıştırdıklarını gösterir ki, yanlış tedbir anlayışı onları gidecekleri yere ulaşmalarını engeller. Kendine güvenen yola girer ama heyelândan da korunmaya çalışır; korkak ise yoldan kalır. Din, yoldaki risklere karşı uyarırken, yolu bırakmamızı emretmiyor elbette. Rasûlullah’ın şu hadisine bakmak yeterlidir: “Nefsim elinde olana yemin ederim ki, eğer günah işleyip tevbe ediyor olmasaydınız, Allah sizi kaldırıp sizin yerinize günah işleyen ve Allah’tan istiğfar edip Allah’ın da onları mağfiret edeceği bir kavim getirirdi.” (S. Müslim bi şerhi’n-Nevevî, 17/65) Bu hadis, tabii ki günah işlemeye teşvik etmiyor. Peygamber’in insanları günah işlemeye teşvik etmesi düşünülemez bile. O, insanları Allah'a itaate ve gücü nisbetinde günahlardan kaçınmaya çağırıyor. İnsanları sâlih amele teşvik ediyor. İnsan, hayat gerçeğinde çalıştığı zaman, ondan günahların sâdır olması kaçınılmazdır. “Bütün Âdemoğulları hata eder; hata edenlerin hayırlıları da tevbe edenlerdir.” (İbn Mâce, 2/1420; Ahmed bin Hanbel, 3/198; et-Tâc, 5/515) O zaman, hayat gerçeğinde çalışıp günaha düşen mü’minin yapacağı iş istiğfar olacaktır (3/Âl-i İmrân, 135-136). Hiç günah işlememek için hiç çalışmamak gerekir; insanın üzerine farz olan görevlerin de terk edilmesidir bu. İnsandan istenen, günah işleme endişesinden dolayı dünyevî arzularını öldürmesi değildir. Zaten bu çaba, sonuçsuz kalır, insan fıtratındaki bu istekten ebediyyen kurtulamaz. Çünkü bu, yeryüzündeki halifelik misyonunu işlemez hale getirir. İnsandan istenen, dünyayı ıslah ve imar etmek için gücü oranında Allah’tan korkarak mubah olan bütün alanlarda çalışıp hareket etmesidir. Yanlış zühd anlayışındaki bazı mistikler, sadece namaz, oruç ve zikirle yetinmeye başladılar. “Âhiret için istenen ameller bunlardır. Dünya işlerine bizim ihtiyacımız yoktur, çünkü dünyevî işler şeytanın ağına düşüren fitnelerdir...” Düşünceleri böyleydi. Bu şekilde dünya ve âhiret bütünlüğünü kopardılar. Sonra ne oldu? Yeryüzünün halifesi gibi davranıştan, rızık peşinde koşmaktan tamamen koptular. Tıp, astronomi, matematik, mühendislik, fizik, kimya gibi bilimleri fâni dünya ile ilgilidir diye  terkettiler.  Tehlikeye  götüren  dünya   hayatının  süsleridir diye maddî kalkınmayı terkettiler. Bâtılla savaşı, tâğutlara tavır almayı, zulüm ve fesada engel olmayı bıraktılar. Çünkü “her şey nefislerle mücadeleye bağlıydı. Allah, kullarını dilediği konuma yerleştiriyordu; başka türlü isteseydi öyle yapardı. İstediği zaman da O kendiliğinden değiştirirdi...” Böyle düşünüyorlar ve uzlete çekilip dünyayı kâfir ve fâsıklara bırakıyorlardı. Sonuç mu? İslâm dünyasının başına gelen fakirlik, cehalet, hastalıklar, güçsüzlük, maddî alanların tümünde geri kalmak ve bunların yanında küfrün egemenliği, zulüm ve sömürü... Hepsi oturan, hepsi fakir, cahil, hasta bir ümmetin hali nasıl olur? Her insan sadece geçineceği asgarî rızkı temin için çalışırsa, İslâmî otorite, Allah yolunda harcayacağı fazlalığı nereden bulacak? Kur’an’da emredilen düşmanları korkutacak güç hazırlığı (8/Enfâl, 60), dünya bilimleri, maddî hazırlık ve birikim olmadan nasıl oluşacak? Gerçek zühd, üretime ve çalışmaya engel değildir. Hakiki mü’min, çalıştığı alanda en güzel şekilde üretim yapar. Sonra da kendisi için hoş şeylerden en az miktarı kullanır ve gerisini Allah yolunda harcar. Bununla da toplumda sigorta, yardımlaşma ve irtibat sağlanır. Böylece toplumdaki bireylerin yaşam seviyeleri birbirine yakın olur. Aşırı zengin ve açlık noktasında fakir bulunmaz. İslâm devleti de, zekât ve infak gibi gelirlerden artırdıklarını İslâm mesajının yayılmasında ve düşmanları ürküten bir güç hazırlığında kullanır. Dünyanın âhiretten koparılması ve her ikisinin zıt köşelere konulması, bunlardan birine yönelmenin öbüründen kopmayı gerektirmesi, ibâdetin dar kalıplara sıkıştırılıp insanın bütün faâliyetlerini kapsayan anlamının ihmal edilmesi, dünyaya meyletme aşırılığı gibi yanlışlardır. Allah’ın farz kıldığı ibâdetlerden sadece bir bölümünü alıp o konularda ısrar ve sebat gösterilmesi; ama dünya hayatıyla ilgili kabul edilip terk edilmesinde Allah’a yakınlık vardır diye başka bir bölümünün ihmal edilmesinin acılarını bütün ümmet çekmektedir. Bu yanlış, başka bir yanlışı doğurmuş, paraya taparcasına bağlanan, israf ve lüks içinde hayat süren, aç komşularını görmezden gelen dünyevîleşmiş insanlar çoğalmaya başlamıştır. Lüks başlayınca yıkım da başlar. Müslümanca yaşama haklarına her türlü darbe vurulurken, dinleri tehlikeye düştüğü halde, dünyevîleşen insan, işiyle gücüyle, dünya varlığıyla meşguldür. Parasına gelecek tehlikelere karşı takındığı tavrı dinine karşı saldırılarda göstermez. Rahat, barış, demokrasi, dünyaya bağlılık fısıltılarıyla uykudadır, uyarıcı seslere kulak vermez. Yanlış zühd anlayışı olan mistisizm, dünyanın imarından ve halifeliğinden uzaklaşmayı sonuçlandıran yönüyle insanın maddî ve duygu yönünü çökertiyordu. İsraf ve lüks içinde, tüketmeye dayanan bir yaşayış da insanın rûhî ve mânevî yönünü mahvediyor. İslâm, hiçbir konuda aşırılığa müsaade etmez. Dünyaya tutkunluğu istemediği gibi, inzivâyı ve dünyanın imar ve ıslahını terk etmeyi de onaylamaz. İslâm’dan uzaklaştıkları için geri kalan ümmete, kalkınamamış olmalarının sebebinin İslâm olduğu görüşünü kabul ettirmeye çalıştı fikir emperyalizmi. Ümmet de kurtuluşu batı uygarlığında, materyalizmde, tüketim toplumu olmada aramaya başladı. Başta dünya-âhiret ikilemi/uyumsuzluğu olmak üzere, haram-helâl anlayışı, değerler, imanî ve ahlâkî ilkeler önemsiz görülmeye başlandı. İslâm’ın tüm bağlarından koparak âhireti hesaba katmayan bir dünyevîleşme ile uygarlaşmaya çalıştılar. Maddî gücün ve kalkınmanın batılılara göre çok azına sahip oldukları halde batılılardan daha fazla lükse boğuldular. Evler, döşemeler, lüks koltuklar, arabalar, mutfaklarda teknolojik aygıtlar, ürettiğinden çok fazlasını tüketme anlayışı, zevk eseri giyimler, bin bir çeşit kumarlar, içkiler, spor ve müzik bağımlılıkları, özgürlük kavramının içine konulan kadınların açılıp saçılması, modaya uyma, eğlenceler, fesatlar... Gerçek müslümanların son asır câhiliyetindeki sapıtmış beşeriyete sunacağı çok şeyleri vardır, olmalıdır. Dünyanın imarı için gerekli imkânları diledikleri yerden alabilir müslüman. Ama gerçek bir medeniyet geliştirmek için onları kullanmada İslâmî ölçülere bağlılık şarttır. Bilimi, maddî ve teknolojik gelişmeyi alabilir ama onları nerede kullanacağını belirlemek şartıyla. Âdi zevkleri tatmin etmek için mi, âhireti unutmak için mi, israf ve aşırı tüketimle şeytanın kulluğunda mı kullanacaktır bütün bunları? O zaman ne kendisi zillet ve pasiflikten kurtulabilir, ne de beşeriyeti hüsrandan ve helâkten kurtarabilir. Ama bunları şer’î ölçüler ve Rabbânî programın tatbikinde kullandığında, İslâm’ın hâkimiyetini tekrar sağlamada, ilâhî adâletin icrâsında, hayatın her alanında fıtrata ters düşmeyen ilkeler için uygulandığında, insanın varlık gayesini gerçekleştirmiş olacaktır. Ancak o zaman ibâdet ve dünya-âhiret anlayışı yerli yerine oturur; o takdirde müslümanlar, kendilerini içinde bulundukları zilletten ve cehenneme adaylıktan kurtardıkları gibi, kurtuluş yolu arayan sapıtmış insanlığa da kurtarıcı eli uzatabilir. (5)  


Son takip: 06.06.2020 - 10:29
Konu ile alakali düsüncelerinizi yaziniz:



· İRTİDÂD.. İrtidâd; Anlam ve Mâhiyeti · El-Azîz/Her Şeye Gâlip; Esmâü'l-Hüsnâ'dan Bir Diğeri · Diğer Yaratıklara Güzel Davranma · Papaz · Gerçek Islahatçılar Aynı Zamanda İnkılapçıdırlar · Orucu Bozmayan Şeyler · Bu İsmin Birçok Yüce Anlama Gelmesi · Muhkem, Müteşâbih ve Te'vil Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler · Tabiat Felsefesi · Zeka, Kültür, Tahsil Durumu. · 16) Cündullah · 4) Apaçık Sapıklık · Levhv el-Hadis; Faydasız, Boş Söz. · Sosyalizm · Siz de mi Hâlâ Kıyâmetin Kopmadığını Sanıyorsunuz?. · Kur'an Okuma ve Hatta Öğretme Karşılığında Ücret Almayı Yasaklayan Hadis-i Şerifler · Cana Kıymanın Uhrevî Sorumluluğu. · Hadis-i Şeriflerde Af Kavramı · FALİKU'L-İSBAH-FALİKU'L-HARBİ VE'N-NEVA · Kur’ân-ı Kerim’de Mekr Kavramı
· GİRİŞ · AF-AFV · AĞLAMAK-GÖZYAŞI · AHİD · ÂHİRETE İMAN · ÂİLE VE EŞLERİN GEÇİMİ · AKIL · ALLAH (C.C.) · ANA BABAYA İHSAN · ARZ VE SEM · ATALAR YOLU · ÂYET · ÂYETܒL-KÜRSÎ · AZİM VE TEVEKKÜL · BAKARA VE İCL (SIĞIR VE BUZAĞI) · BÂTIL · BELA-İMTİHAN · BESMELE · BUHL/CİMRİLİK · CÂHİLİYYE · CEHENNEM · CENNET · CİHAD · Dalalet · DİN · DİN GÜNÜ · DUA · DÜNYA · DÜNYA HAYATI · DÜŞMANLIK · ECEL · EHL-İ KİTAP · EMÂNET · EMR-İ Bİ’L-MA’RÛF VE NEHY-İ ANİ’L-MÜNKER · ENDÂD · ENSÂRULLAH (ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARI) · Esmau'l-Husna · ESMAULLAHİ'L-HUSNA · FAİZ · FAKİRLİK-ZENGİNLİK · Felah · FESAD · FETİH · FISK VE FÂSIK · FİTNE · FUHUŞ VE ZİN · GÂLİBİYET (ALLAH’IN YARDIMI VE ZAFER) · GAYB · GAZAP · GÜNAH · GÜZEL SÖZ · HAC · HAK-BÂTIL · HAKK · HAKKA BÂTILI KARIŞTIRMAK VE HAKKI GİZLEMEK · HALİFE-HİLÂFET · HALK (YARATMA) · HAMD · HARAM-HELÂL · HASENE-GÜZELLİK · HASTALIK · HAYIR-ŞER · HELÂK · HESAP · HEV · HİCRET · HİDÂYET · HİKMET · HİLÂFET-İMAMET · HIRSIZLIK · HÜKM-HÂKİMİYET · HÜZÜN-ÜZÜNTÜ · İbadet · İBLİS · İÇKİ VE KUMAR · İFSAD-İSLAH · İFTİR · İHLÂS · İHSAN-MUHSİN · İHTİLAF · İKRÂH · İLİM · İMAM · İMAN-MUMİN · İNCİL · İNFÂK · İNKÂR · İNSAN · İNSANLARA İYİLİĞİ EMREDİP KENDİNİ UNUTMAK · İNZÂR · İRTİDÂD-MÜRTED · İSLAMIN HAREKET METODU · İSLÂM-MÜSLÜMAN · İSRÂF · İSRAİL OĞULLARI · İSTİANE · İSTİÂZE · İSTİĞÂSE . · İSTİĞFAR · İSTİKAMET · İSTİKBÂR-MÜSTEKBİR · İSYAN-İTAAT · İTİKAF · İZZET-ZİLLET · KADIN · KÂFİR · KALB · KALP VE KALBİN MÜHÜRLENMESİ · KAN DÖKMEK · KARZ-I HASEN · KISAS · KITÂL-SAVAŞ · KİTAB-KUR'AN · KİTAPLARA İMAN · KIYÂMET · KÖLE-KÖLELİK · KORKU · KÜFÜR · KÜFÜR ÖNDERLERİ · LÂNET · MAĞFİRET · MAL-MÜLK VE MÂLİK · MÂSİYET · MEKR-TUZAK · MELEK-MELEKLERE İMAN · MESCİD · MESH (“AŞAĞILIK MAYMUNLAR OLUN!”) · MEYDAN  OKUMA  (KUR'AN'IN  İ'CÂZI) · MİLLET · MÎRÂS · MUHKEM VE MÜTEŞÂBİH ÂYETLER · MÜNAFIK-MÜNAFIKLAR · NAMAZ · NASARA-HRİSTİYANLIK · NEBİ-RASUL · NEFS · NESH · NİFAK-MÜNAFIK · NİKÂH VE TALÂK · NİSYÂN-UNUTMA · NÛR · ÖLÜM · ORUÇ · PEYGAMBER-PEYGAMBERLİK · PUT VE PUTA TAPMA · RABB · RİBAT-RABITA-MURÂBATA YAPMAK · RİYA · RIZIK · RUH · RUKÛ · SABİÎLER · SABIR · SÂLİH AMEL · SECDE · ŞEFÂAT · ŞEHİD · ŞERİAT · SEVGİ · ŞEYTAN · ŞİARLAR · SIDK/DOĞRULUK · SİHİR-BÜYÜ · SIRÂT-I MÜSTAKÎM . · ŞİRK · ŞÜKÜR · ŞÛR (İSTİŞÂRE/DANIŞMA) · SU VE YAĞMUR · TAAT · TAĞUT · TAHÂRET-TEMİZLİK · TAHRİF · TAKİYYE · Taklid · Takva · TÖVBE · TEVEKKÜL · TEVESSÜL-VESİLE · TEVHİD · TE’VİL VE TEFSİR · TEVRAT · TİCÂRET · TUĞYÂN · ÜLܒL-EMR · ÜMMET · VAHDET · VASİYET · VELÎ · YEME-İÇME · YEMİN · YÜSR-KOLAYLIK · ZALİM · ZEKÂT · ZİKİR · ZULÜM

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80


Google
 
Web ihya.org
CepAlem Gazeteler E-Kart E-Kitap Saglik Şiirler Sözlük
Kuran Meali Hadis Namaz Vakitleri Ingilizce Samil Fıkıh Fetva Rüya Tabiri
Kamus Hikayeler Forum Dini Terimler Haberler Oyun Resimler Ilahiler
Terimler isimler Sosyal Kavram Hadis Sözlügü imsakiye
Üniversite taban puanları ilmihal Rehber