Kavramlar Ansiklopedisi | Kategoriler | Konular

Gaybın Bilinip Bilinememesi

Gaybın Bilinip Bilinememesi


Gaybın Bilinip
Bilinememesi:



Kur'an'da gaybı sadece Allah'ın
bildiği ifâde edilmektedir.

?De ki: ?Ben size Allah'ın hazineleri
benim yanımdadır' demiyorum. Gaybı da bilirim demiyorum.?
(En'am, 50)

"Gaybın anahtarları Allah'ın
yanındadır; onları O'ndan başkası bilmez."
(En'âm: 6/59)

"De ki: Gayb ancak Allah'ındır."
(Yûnus: 10/20)

"Göklerin ve yerin gaybı (sırrı)
yalnız Allah'a aittir." (Hûd:
11/123)

"Göklerin ve yerin gaybı Allah'a
aittir." (Nahl: 16/77)


"Göklerin ve yerin gaybı (gizli
bilgisi) O'na (Allah'a) aittir."
(Kehf: 18/26)

"De ki: Göklerde ve yerde, Allah'tan
başka kimse gaybı bilmez."
(Neml: 27/65)

"Allah, göklerin ve yerin gaybını
bilir." (Fâtır: 35/38)


"Şüphesiz Allah, göklerin ve yerin
gaybını bilir." (Hucurât:
49/18)

Gaybı, sadece Allah'ın bildiği
konusuyla ilgili hadis-i şerifler de vardır.[1]


Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki:

?Kim bir arrâfa veya kâhine gider,
gaybdan verdiği haberi tasdik ederse; şüphesiz ki o Hz. Muhammed (s.a.v.)'e
indirilmiş vahyi inkâr etmiştir.?[2]


Peygamberler, gayb konusunda özel bir
konumdadır. Kendilerine gelen vahy, gaybla ilgili bir olaydır. Vahyi getiren
Cebrail, bir melektir ve gaybdan gelmektedir. Peygamberler gayb âleminin yol
göstericileridir. Toplumları gayba ve fizikötesine iman ve itikada davet için
gönderildiler. Peygamberler, toplum ve gayb arasındaki ilişkiyi de sağladılar;
toplum ve gayb âlemini birbirine bitiştiren bir halka oldular. Bazı âyetlerde,
Allah'ın dilediği kullarını gayb hakkında bilgilendirdiği ifâde edilmektedir:


"Allah size gaybı da bildirecek
değildir. Fakat Allah, elçilerinden dilediğini ayırt eder."
(Âl-i İmran: 3/179)

"O bütün görülmeyenleri bilir.
Sırlarına kimseyi muttali kılmaz. Ancak, (bildirmeyi) dilediği peygamber bunun
dışındadır." (Cin:
72/26-27)

Bu bağlamda Hz. İbrahim'e yer ve
göklerin melekûtunun gösterildiği[3],
Hz. Yusuf'a rüya tabir etme ilminin ve kavminin yiyeceği yemekleri önceden bilme
yeteneğinin verildiği[4],
Hz. İsa'nın, İsrailoğulları'nın evlerinde ne yiyip neleri biriktirdiklerine
vâkıf olup bunları kendilerine haber verdiği[5]
belirtilmektedir.

Fakat, peygamberler de beşerdir, bizim
gibi insanlardır. Beşer oldukları için de kendiliklerinden gaybı bilemezler. Tüm
peygamberler gibi Peygamberimiz'in de kendiliğinden gaybı bilmesi söz konusu
değildir. Allah, peygamberlerine gaybdan bazı bilgiler verirdi.
Peygamberimiz'in, bir kısım gaybî sırlara sahip olduğu gerçektir ama, her şeyi
biliyordu, gayba tümüyle vâkıftı demek yanlıştır. Başta Hz. Aişe olmak üzere
sahabilerin çoğuna göre Hz. Peygamberimiz gelecek hakkında bilgi sahibi değildi.
O gaybı bilmez.[6]
İbn Abbâs der ki: "Yüce Allah, peygamberlere gaybdan vahyi bildirmiş ve
gaybından olan şeyleri onlara vahyetmek ve indirdiği hükümleri sûretiyle onları
vahyettiği kadarıyla gayba muttali kılmıştır. Gaybı Allah'tan başkası bilemez.[7]


Peygamberimiz şöyle buyurdular:


"Ben de ancak fâni bir insanım
(beşerim). Siz bana birçok
davalar getiriyorsunuz. Sizlerden biri, diğer tarafa nazaran beni ikna etmede
daha kabiliyetli ve muktedir olabilir (meselesini daha beliğ olarak
savunabilir). Ben de ondan işittiğime (ve delillere) göre hüküm veririm. Bununla
bir kimseye, hakikaten din kardeşine ait bir şeyi verecek olursam, o kimse
(bunu) asla almasın. Zira benim ona o şekilde vermiş olduğum şey, ancak ateşten
bir parçadır. Dilerse o ateşi alsın, dilerse bıraksın."[8]


Dikkat edilirse Rasûl-i Ekrem,
getirilen delillerin esas alınmasını ve ona göre hüküm verilmesini tavsiye
etmiştir. Ayrıca "ben gaybı bilirim ve mutlaka her hakkı, hak sahibine veririm"
dememiştir. Günümüzde bazı medyum, hoca veya şeyhlerin gaybı bildiğini ve ona
göre davrandığını iddia edenlere dikkat edilmelidir.

Kurtubî de şu açıklamaları
yapmaktadır: "Allah, peygamberi gaybından dilediğine muttali kılar. Çünkü
peygamberler, mûcizelerle teyid edilmişlerdir. İşte gayb olan bazı şeyleri
bildirmeleri de bunlardandır. Hz. İsa'nın bazı kimselere evlerinde neleri
sakladıklarına dair haber vermesi gibi. Yüce Allah, peygamberlerden razı olduğu
kimseleri istisna etti. Onlara vahyetmek sûretiyle gaybından dilediğini onlara
öğretti. Bunu onlara bir mûcize ve peygamberliklerine dair doğru bir delalet
olarak vermiştir. Müneccim ve benzeri kimseler olan falcılar ve gayba dair haber
verdiklerini iddia eden kimseler ise, Allah'ın beğenip seçtiği peygamberlerden
değildir. Aksine bunlar, sezgi, tahmin ve yalanlarıyla Allah'a karşı yalan
söyleyip iftiralarda bulunan kâfirlerdir.[9]


Buna göre, beşerin bilgi edinebilme
sınırları içerisine girmeyen, insanın bilgi elde etme yollarıyla bilinemeyen
bilgilere, yani ona dair bilgiyi Yüce Allah'ın tamamıyla kendisine tahsis ettiği
ve ancak dilediği kadarını dilediği peygamberine bildirdiği "gayb bilgisi"ne
sahip olduğunu iddia etmek, kişinin kâfir olmasına sebeptir.

Gayb, iki kısımda değerlendirilir:
a- Mutlak gayb, b- İzâfî (göreceli) gayb. Mutlak gayb, yalnız
Allah'ın bildiği gaybdır. Gaybın bu çeşidini Allah, başkasına bildirmemiştir.
İzâfî gayb ise, bazılarına göre gayb iken, bazılarına gayb sayılmayandır.
Mesela, kişinin içinden geçen duygular, kalbindeki manalar, kendisine malum
olduğu, gayb olmadığı halde, başkası için mechul olduğundan gaybdır. Dağın
eteğinde olan bir kimse için, dağın ardı gaybdır. Ama uçaktan bakan kimse için,
dağın hiçbir yanı gayb değildir. Gayb ile idrak ve duyularımız arasında engel ve
duvarlar, maddi perdeler yoktur. Gayb, gaybın varlığı, gizliliğin var oluşu,
idrak ve duyularımızın gücü ile ilgilidir.[10]

Duyularımızın ve idrakimizin
belirli kapasiteleri vardır. Mesela mikropları göremediğimiz gibi, radyonun
rahatlıkla aldığı sesleri de çıplak kulağımızla duyamıyoruz. Bu yüzden gayb,
bizim idrak ve duyularımızın sınırlı olması yönünden gaybtır. Allah için gayb
diye bir şey sözkonusu değildir.

Kur'an-ı Kerim, mutlak gaybın
bilinmesini sadece Allah'a tahsis etmek sûretiyle bu husustaki cahiliyye
inancını reddetmektedir. Kur'an, gaybı bilme özelliğini Allah'a âit bir kemal
sıfatı olarak göstermektedir.[11]
Yalnız Allah'a ait olan gaybı bilmenin, diğer yaratıklardan birine tahsis
edilmesini Kur'an tevhide aykırı bulmaktadır. Gayb kapılarını zorlama denemeleri
olan fal, kehanet vb. yollara başvurmayı yasaklamaktadır. Allah'ın dilediklerini
muttali kılacağı gayb alanına ait bilgi edinme yollarının vahiyden ibâret
bulunduğu, böyle bir bildirim olmadan gaybı bilmenin mümkün olamayacağı
vurgulanmaktadır. Allah ve bildirdiği kadarıyla Rasûlüllah dışında hiç kimsenin
mutlak gayb olan âlemle ilgili şeyler bilmesi mümkün değildir. Sihirbazların,
büyücü, medyum ve onların yardımcıları olan cin ve şeytanların gaybı bilmesi
mümkün değildir. Kur'an onlar için kulak hırsızları[12]
der.

Yüce Allah, birçok âyetinde gayb
ilminin kendine has olduğunu belirtmiştir. Allah tarafından, bilgisi kendisine
has olduğu açıkça belirtilen gayb bilgisini bilmek iddiasında bulunanlar kâfir
olurlar. Deney yoluyla bilinebîlen hususlarda bir takım emare ve sebeplere
istinaden meydana gelecek hallere dair kanaat belirtip tahminlerde bulunmak ise,
kişiyi küfre götürmediği gibi, fâsık da yapmaz. Ancak gelecekte kazanacaklarına
dair iddialarda bulunmanın, genel ve özel anlamda gelecekte meydana gelecek
olayları haber vermenin ise küfür olacağında şüphe yoktur. Yine, kehanet yoluyla
ya da arraflık, medyumluk ile gayb bilgisi iddiasında bulunmak da aynı
hükümdedir. Arraf ve kâhin gaybı bilmek iddiasında bulunan kimselerdir. Bu gibi
kimselere gidip gayba dair bilgiler soranların, Muhammed (s.a.s.)'e
indirilenleri yalanlamış olacaklarını açıkça belirten ve onlara gitmeyi
yasaklayan pek çok hadis vardır.[13]


Bu arada kâinatta cereyan eden
birtakım olayların meydana gelmesini, başka bazı olayların etkisiyle meydana
geldiğini ileri sürerek, onları Allah'ın yaratma ve takdiri dışında kalan
sebeplerle meydana geldiklerini söylemek de aynı şekilde küfür ve inkârdır.
Nitekim Peygamber (s.a.s.)'in Hudeybiye'de bir sabah namazını kıldırdıktan
sonra, yağmur yağışını Allah'ın lütuf ve rahmetine değil de; belli bir yıldızın
belli bir burca girmesine bağlı olarak kabul edenlerin kâfir olduklarını
belirten hadis-i şerifi bu konuda açık deliller arasındadır.[14]


Kurtubî'nin naklettiğine göre, Hz.
Ali, Hâricîler üzerine yürümek istediğinde, birisi bu vakitte çıkmamasını ve
filân yıldızın doğmasını beklemesini tavsiye etmiş, dediği vakitte yola
koyulacak olursa zaferi kazanacağını belirtmiş. Ancak Hz. Ali, ona kesin bir
şekilde şöyle cevap vermiş: Muhammed (s.a.s.)'in müneccimi yoktu. Ondan sonra
benim de olmayacaktır. Senin bu söylediğin sözün doğru olduğunu kabul eden bir
kimsenin, Allah'a şirk koşmuş bir kimse gibi olmayacağından emin değilim. Bundan
dolayı biz seni hem yalanlıyor, hem de sana muhalefet ederek, bize gitmemeyi
söylediğin saatte yola çıkacağız. Daha sonra Hz. Ali, beraberindekilere
yönelerek şunları söyler: "Ey insanlar, yıldızlarla ilgili olarak karanın ve
denizin karanlıklarında yol alabilecek kadarından fazlasını öğrenmeyiniz. Şunu
biliniz ki müneccim (yıldızlara bakarak geleceğe dair haber veren), sihirbaz
gibidir. Sihirbaz da kâfir gibidir. Kâfir de cehennemdedir." (Daha sonra,
kendisine bu saatte yola çıkmamasını söyleyene yönelerek:) "Allah'a yemin ederim
ki, eğer senin yıldızlara bakıp ona göre amel ettiğine dair bir haber ulaşırsa,
ben ve sen, hayâtta kaldığımız sürece hapisten çıkartmam. Yönetici kaldığım
sürece (mücahid mü'minlere verilen ve devlet hazinesindeki hakları olan) maaşını
keserim." Daha sonra Hz. Ali, o adamın çıkmamasını istediği saatte yola koyulur
ve Haricilere karşı muzaffer olur. Bu olay, Nehrevan Olayı diye bilinir.[15]


Zaman ve mekân engeli veya
yaratılış özellikleri açısından sınırlı bir varlık olan insan, gayb denilen
alanla her an karşı karşıyadır. Mutlak gayb, hakkında hiçbir şekilde bilgi
sahibi olunmayan ve vahy yoluyla sadece peygamberlere bildirilen gayb olmak
üzere iki kısımdır. İzâfî gayb da fizikî âlemle ilgili ve fizik ötesi olmak
üzere ikiye ayrılabilir. İnsanların kısmen de olsa bilgi sahibi olabildiği bu
alan, hiçbir zaman sadece Allah'a mahsus mutlak gayb sınırlarını zorlamaz.
Esasen bir kimse bir şey hakkında bilgi sahibi olabiliyorsa, söz konusu husus
onun için şehadet konumundadır. Bu açıdan izâfî gayba "izâfî şehadet" demek de
mümkündür. Gayb ile şehadetin kesişip iç içe girdiği kavşak noktası varlığı
olarak nitelenebîlecek bir varlık yapısına sahip bulunan insanda akıl, ruh ve
gönül gibi adlarla anılan bazı fizik ötesi boyutlar bulunmaktadır. Kur'an,
âlemde insan tarafından müşahede edilen her şeyin görünen yönünün, bilinen
fonksiyonunun ötesinde görünmeyen ve bilinmeyen bir metafizik cephesinin de
bulunduğunu haber vermektedir.[16]
Duyulur âlemde gerçekleştiği halde; zaman, mekân ve duyuların yetersizliği gibi
sebeplerle insanın bilgi sahibi olamadığı varlık alanları da mevcuttur.


[17]











[1] Bkz.
Buhârî, İstiska: 29, Tevhid: 4; Müslim, İman: 77.





[2]
Ahmed bin Hanbel, Müsned.





[3] En'âm:
6/75.





[4] Yûsuf:
12/21, 37.





[5]
Âl-i İmran: 3/49.





[6] Bkz.
Müslim, İman: 287; Tirmizî, Tefsir: 7.





[7]
Taberî, XX/123.





[8]
Müslim, Akdiye: 13.





[9]
Kurtubî, Camiu li Ahkami'l-Kur'an: XIX/27-28.





[10] Beşir
Eryarsoy, İman ve Tavır, 320-324.






[11]
Mâide: 5/109; En'âm: 6/73; Tevbe: 9/94, 105; Ra'd: 13/9; Sebe': 34/48.





[12]
Hıcr: 15/18.





[13]
Müslim, Mesâcid: 33; Selâm: 125; Ebû Dâvud, Salât: 167; Nesâi, Sehv: 20;
Tirmizî, Tahâret: 102; İbn Mâce, Tahâret: 122; Müsned, II/429; IV/68; V/380
vs..






[14]
Buhârî, Ezan: 156, İstiska: 28, Meğâzi: 35; Müslim, İman: 125; Ebû Dâvud,
Tıb: 22; Tirmizî, Tefsir: 56; Nesâi, İstiska: 16.





[15]
Kurtubi, Camiu li Ahkami'l-Kur'an: XII/29.






[16]
Bakara: 2/74; İsrâ:
17/44; Hac: 22/18.





[17]
Ahmed Kalkan, Kur'an-ı Kerim Kavram
Tefsiri.